| miraci.tr.gg |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
TAGUTİ sistemde oy kullanmak |
|
| |
1- İSLAM’DA LAİKLİK YOKTUR
Laiklik ; geniş ve basit tanımı ile, dinin siyasal hayatın dışına itilmesi, din adamları sınıfının devletin siyasal hayatında din adına etkin olmalarının engellenmesi diye ifade edilir.
Buna cevap olarak deriz ki : Laiklik Fransa’da kilisenin ve papazların siyasete karışmasından sonra Rönesanss ile kiliseyi ve din adamlarını devlet yönetiminden uzaklaştırmak için çıkarılmış bir sistemdir . Fakat İslam’da batıda bilinen şekliyle bir “ din adamları “ sınıfının varlığı söz konusu değildir. Dolayısı ile böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunması söz konusu değildir. Dolayısıyla böyle bir sınıfın din adına siyasal etkinliklerde bulunmalarından ve devletin siyasetinden aktif bir rol oynamalarından söz edilemez.Çünkü böyle bir sınıf yok ki, bu sınıfın icra edeceği fonksiyon kabul veya redde konu olsun.
Bugün içinde yaşadığımız dünyada , İslam adına meydanlara, gazetelere, ekranlara , kürsülere çıkan pek çok alim ,önder , siyasi , akademisyen , maalesef İslam dışı olduğu bizzat kendi taraflarınca bu kadar net bir biçimde ortaya konan laikliği ve demokrasiyi sahipleniyorlar, bunları benimsediklerini söyleyebiliyorlar. Üstelik bazıları daha da ileri giderek bu cahiliyye hükümlerinin Allah’ın dinine de iftira ederek , İslami olduklarını , İslam’la bağdaştıklarını iddia edebiliyorlar .
“ Onlar hala cahiliyye hükmünü mü arıyorlar ? Kesin bilgiye inanan topluluk için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir ? “ ( Maide 50 )
Cahiliyyenin anlamı belirgin bir biçimde bu ayette ortaya konulmuştur.Cahiliyye, Allah’ın belirttiği , Kur’an’da ifade edildiği üzere insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanın insana köle kılınması , Allah’a kulluğun bırakılması, Allah’ın ilahlığının reddedilmesi ve de buna karşılık , kimi insanların ilah kabul edilmesi ve Allah’a değil onlara itaat ve ibadet edilmesi, onlara tapılmasıdır. Cahiliyye bir olgudur. Geçmişte yaşanan bu olguyla, bu günde yarın da yine karşılaşılacaktır. Cahiliyyenin niteliği İslam’la çelişmek, İslam’a karşı olmadır.
Allah’ın şeriatını reddeten ; cahiliyye düzenini kabul ediyor, cahiliyyeyi yaşıyor demektir.! “Cahiliyye sistemleri yalnızca putperestlik şeklinde ortaya çıkan ya da buna benzer mitolojik tanrılara tapmak şeklinden ibaret değildir . Kavmiyet ve vatan gibi ad ve şekli değişik olabilir .Başkalarını zorla egemenliği altında tutan diktatör ve tağutlar gibi yeni putlar olabilir , hatta heykel putlar bunların birer sembolü olabilir .”
Günümüzde bütün çağdaş toplumlar , komünst , kapitalist , yahudi , hırıstiyan ve sözde müslüman geçinen bazı toplumlar bir tür cahiliyye toplumunu teşkil etmektedirler. Çünkü Allah’ın varlığına ve birliğine iman ettiklerini ifade etmekle birlikte tevhid akidesinin en önemli esası olan otorite hakkını ,egemenlik, hakimiyet , yetkisini Allah’a vermemektedirler . Hayatlarını düzenleyecekleri kanun ve kuralları koyma yetkisini , hem de mutlak manada , kendi hemcinslerinin oluşturdukları bazı kurumlara parlemento , hükümet ve yargı gibi organlara vermektedirler . hakimiyetin , hüküm koyma yetkisinin mutlak manada “millet”e ait olduğu ilkesini benimsemektedirler.
Sosyal konumu itibariyle kendilerince alt tabakalarda bulunan bir müslüman hanımın başını örtmesine itiraz etmeyenler , başını örten ya da çarşafa bürünen üniversite öğrencisi ya da belli bir kariyer ve kendilerince yüksek bir mevkide olan birisi oldu mu bu sefer devrim krizleri geçirir , laiklik saralarına tutulur, uysal , insan hakları havarisi kesilenler birden bire kırmızı görmüş boğaya dönerler ; hatta bazıları daha da sapıtarak ağızlarından salyalar saçan bir mahluka dönüşürler.
Burjuvalar , tağutlar ,laikler , tahtları ve üst makamları ellerinde bulunduranlar , Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmesine kesinlikle karşı çıkacaklardır. Zira Allah’ın indirdiği hükümler uygulandığında , onların yüzlerine geçirmiş oldukları ilahlık maskesi yere düşecek ve ilahlık sadece Allah’a ait olacaktır. Sömürü , zulüm ve haram üzerine kurdukları cahiliyye düzeninde kendilerine maddi çıkar sağlamakta olan sömürücü egemen güçler elbette ki Allah’ın indirdiği hükümlerin uygulanmaması için yırtınacaklardır.
Hüküm koyma yetkisi , sadece ve tek Allah'ın olmalıdır . İlahlığın her şeye egemen olması gereğince hüküm, sadece Allah’a özgüdür. Zira egemenlik yani hakimiyet kanun koyma hakkı ilahlığın özelliklerindendir. Egemenliğin kendisine ait olduğunu ileri süren ister bir birey , bir sınıf , bir parti , ister bir gurup , bir ulus , isterse uluslar arası bir örgüt şemsiyesi altında tüm insanlar olsun, ilahlığın nitelikleri noktasından , herkesten önce Allah’a savaş açmış demektir.
“ De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabbler edinmeyelim .. " (al-i İmran 64)
Bu birbirini Rab edinme olayı en katı dikta rejimlerinin (monarşi ve oligarşi ) en başta gelen özelliği, insanları kendisine taptırma ve kurumlarını , sistemlerini , yasalarını kanunlarını , değer yargılarını ve ilkelerini benimsetmedir .İşte ancak İslam nizamında insan bu boyunduruktan kurtulur . Özgürlüğe kavuşur . Düşüncelerini , düzenlerini ,yaşam biçimlerini , yasalarını ve kanunlarını , değer yargılarını ve ilkelerini yalnız Allah’tan alan bir özgürlüğe kavuşup kula kulluktan kurtulur . İslam nizamında bütün insanlar eşit konumundadır . Cahiliyye de , demokrasi ve laiklikte ise insanlar Allah’ın değil de bazı insanların yaptıkları kanun , kural ve ilkeleri ,onların oluşturdukları meşru ve gayrimeşru ölçüleri benimser, onlara tabi olurlar. Bu Allah’tan başka bu ölçüleri, kanunları koyanları İlah ve Rabb edinmek sonucunu doğurur.
“ Yoksa Allah'ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara kanun kılacak ortakları mı vardır? Eğer azabı erteleme sözü olmasaydı , derhal aralarında hüküm verilirdi . Ve zalimler için şüphesiz can yakıcı bir azap vardır “ ( Şu’ra 21 )
“ Şimdi sen , kendi hevasını İlah edinen ve allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı , kulağı ve kalbi üzerine mühür vurduğu ve gözü üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü ?..”( casiye 23 )
Bu ayet ve tefsirinden anlaşıldığı üzere , hayatlarını düzenlerken Allah’ın değil de hevalarını esas almaları , hevalarını ilahlaştırmak şeklinde nitelendirilmektedir.
“Allah ve Rasulu ,bir işte hüküm verdiği zaman , artık inanmış bir erkek ve kadına , o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur . Kim Allah’a ve Rasulune karşı gelirse , apaçık bir sapıklığa düşmüş olur .” (Ahzab 36 )
İslam sisteminin temel kurallarından birini , bu sistemin önemli bir ana prensibini açıklamaktadır . Bu ayet insanların hevalarını esas almalarını , Allah ve Rasulunun bir hüküm verdiği konularda , insanların farklı , zıt hüküm koymaya kalkışmalarını temelden yasaklıyor .Laikliği de İslam karşıtı bir cahiliyye olarak dışlıyor.
“ Şunları görmüyor musun? Sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi?Tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” ( Nisa 60 )
“Hayır! Rabbine andolsun ki ,aralarında çıkan anlaşmazlıkta ; seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükümden içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.” ( Nisa 65 )
“Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi.Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirirler“ (Mu’minun 71)
“And olsun ,size öylebir kitab indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”(Enbiya 10)
Allah’a kulluktan kaçınanlar ,sınırsız mercilere kullukta bulunma zilletine düşerler . Kendileri gibi insanlara kullukta bulunurlar . Onların önünde eğilerek hayatını onların kanunlarıyla , nizamlarıyla , değerleriyle kendileri gibi beşeri güçlere ibadet etme zilletini yaşarlar . Onlar ve bunlar yani yöneten ve yönetilenler Allah’ın önünde eşit oldukları halde birbirlerini Allah’tan başka rabbler edinirler.
“De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi Rabbler edinmeyelim .."(Al-i İmran 64)
“Onlar, Allah'dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'dan başka hiç bir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.” ( Tevbe 31 )
Bu ayetin tefsirine bakıldığında görülecektir ki Rab edinmenin şeklini açıklayan bi zatihi Rasulullah’ın kendisidir. !
“Tay kabilesi reisi olan Adiyy bin hatem şöyle der:
Mekke fethedildiği gün ben Hırıstiyan olduğum için Mekke’den kaçtım .Bacım ise müslümanlara köle oldu . Zamanla rasulullah bacımı serbest bırakarak azad etti . Bacımda islamı tanıdığı için müslüman oldu . Bunun üzerine Mekke dışına çıkarak beni aradı ve akrabalarımın yanında beni buldu ve
“ müslüman olduğunu , İslam dininin çok güzel bir din olduğunu , islam’ı bize yanlış anlatmışlar, eğer Hz. Muhammed’den özür dileyip müslüman olursan senin için çok iyi olur . Hem mekke senin yurdun , kabile reisi olman itibariyle bir sürü malında vardır.Tekrar söz sahibi olabilirsin “
diyerek beni ikna etti . Bende geri geldim .Mescidde Rasulullah’ı etrafında sahabelere “Onlar, Allah'dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler,”Tevbe 31” ayetini okurken gördüm ve boynumda gümüşten bir Hac olduğu halde yanına geldim .
"Ey Allah’ın rasulu ; ben eskiden Hırıstiyandım ve Hırıstiyanlığı iyi bilirim . Biz hiç bir zaman alimleri , rahipleri rab edinmedik , onlara ibadet te etmedik dedim . Bu ayette Allah (c.c.) ne demek istemiş dedim .
Bunun üzerine Hz. Muhammed s.a.v : “Ey Adiyy ! çıkar o boynundaki putu“. (Bende çıkardım ). “Ettiniz Adiyy , ettiniz “ dedi. “O rahipleriniz , alimleriniz , okumuş insanlarınız size Allah’ın kitabına muhalif olarak helal ve haram (yasak serbest) koymadılar mı ?” Bende evet ya rasulullah ; onlar okumuş kimselerdi, böyle yaparlardı . Bunun üzerine :
“ işte onların bu yaptıkları (Allahın kitabına muhalif ) Rabb’liktir . Sizinde onların dediklerini benimsemeniz , uymanız onlara ibadetinizdir“ dedi
İbn Kesir Tefsiri , C .7, sayfa 3456) Aynı zamanda hadistir: İmam Ahmed; Tirmizi ,Cem’ul-Fevâid, IV, 68 ve İbn Cerir
Evet kardeşler bu ayeti okuyalım , tefsirini bir araştıralım ,sonra bunu günümüzde şekillendirelim . İbadet eden kullar aynı fakat rabb’lik yapan o gün alimler ve rahiplerdi . Bugün ise beşeri düzenlerin hepsi. Yani parlemento , meclis , krallık , vs. vs. Hayat nizamını , devlet yönetimini Allah’ın emrettiği kaynaktan almayanlar, şeytanın gönüllerine vesvese vererek nefs ve hevalarını ilahlaştırarak , yaratılmış akıllarını putlaştırarak , kendileri gibi yaratılmış , tuvalete girdiğinde üç büklüm olup defi hacet yapanlardan alırlar . İşte bu Cahiliyye’nin ta kendisidir .
Yüce Rabb’imiz bu meselenin iman ve küfür, İslam ve cahiliyye, şeriat ve nefs meselesi olduğunu bildiriyor .Orta yol yok, uzlaşma yok. İki tarafın arasında barış yok . Müminler bir harfini gizlemeden ve hiç bir şeyini gizlemeden ve hiç bir şeyini değiştirmeden Allah’ın indirdikleri ile hükmedenlerdir . Kafirler , zalimler ve fasıklar da , Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerdir
TC. Anayasasında T.C. devletinin : Laik; Demokratik , Atatürk milliyetçiliğine bağlı bir devlet olduğu belirtilmiş ve bu maddelerin değiştirilemez , değiştirilmesi teklif dahi edilemez adeta “put” maddeler olduğu ilan edilmiştir.
İnsan iradesinin ilahlaştırılması ve insanın yaptığı kanunların Allah’ın şeriatinin yerine ikame edilmesi anlamına geldiğine bu ülkede, seksen yıllık pratik uygulamada gerçekleştirdiğine göre , bu devlet İslamı reddeden ,islam şeriatını , Allah’ın hükmünü dışlayan gayri islami bir devlettir.
Atatürkçülük de Laikliği ve Türkçülüğü temel ilke olarak benimsemekle zaten İslam’a karşıtlığını ilan etmiş beşeri bir ideolojidir. Atatürkçülük Allah’ın hükümlerini dışlayarak , İtalyan ceza kanunu, Alman ticaret kanunu , İsviçre medeni kanunu ve ilaveten yerli malı üretim tağuti kanunları esas alarak, hududullah’ı çiğneyen, Allah’la sınır yarışına kalkışan, kavmiyetçi, tağuti bir ideoloji olarak karşımıza çıkmaktadır .
“Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiçbir topluluğun , Allah ve Rasulu ile sınır mücadelesi yapanlara , babaları, oğulları , kardeşleri veya soydaşları olsalar bile sevgi beslediklerini göremezsin “ (Mücadele 22)
3- DEMOKRATİK ÇALIŞMA VE AMEL İLİŞKİSİ :
İslam adına , müslüman olarak belli bir partinin çalışmalarına katılan kimselerin yaptıkları bu iş, sıhhat şartlarını taşısın taşımasın bir ameldir. Bu amelde bulunan kimselere bunu neden yaptıklarını soracak olursak “ İslam ‘ı hakim kılmak için “ ya da “ İslam’ın hakim olabilmesi için uygun olmayan bir zemini uygun hale getirebilmek için “ diye cevap vereceklerdir.
Ancak bu konuda hatırlanması ve bu gerekçeyi ileri sürenlere hatırlatılması gereken bir husus vardır .İslam’ın hakim kılınması için Allah ve rasulu tarafından öngörülmüş bir yol ,bir yöntem ,bir süreç yok mudur?
Bizler bu konuda şeriaatte bir boşluk olmadığına inanıyoruz. Dolayısı ile bu konuda izlenmesi gereken yolun belirleyici çizgilerinin ne olduğu hususunda herhangi bir kapalılık olduğuna inanmıyoruz. Bu konuda kısa olarak şunları hatırlatmakta fayda görüyorum.
İslam’ın hakim kılınma süreci ;başta Hz. Peygamber‘in siretinden (hayatı) olmak üzere , peygamberlerin bize nakledilen sahih uygulamalarından öğrendiğimize göre ; belli başlı 3 karakteristik aşama arzeder.
Bu aşamalar birbirinden kopuk ve ayrı değil, aksine birbirini tamamlayıcıdır.
Bunlar ise
1- Tebliğ
2- Hicret
3- Cihad
Daveti , tebliği kabul eden müminler , davetçi etrafında toplanır, belli bir dönem sonra egemen düzen bunlara sadece “Rabbımız Allah’tır “ dedikleri için baskı ve zulumler yapmaya , onları davalarından uzaklaştırmaya çalışır .Böylece Hak davanın takipçileri ile cahili düzen arasında bir mücadele başlar.
Bu mücadele sırasında kimisi davası yolunda , imanı uğrunda şehid düşer , kimisi maazallah irtidat eder, kimisi de , Allah kendileri ile zalim ve cahili kavimleri arasında hak ile hükmünü verinceye kadar sabreder , izlemesi gereken çizgiden sapmaz , taviz vermeye yanaşmaz. Peygamberlerin İslam’ı egemen kılmak sürecinde izledikleri yol ve bu yolun izlenmesi esnasında karşılaşılan manzara kısaca budur!
Bu yolun ısrarla izlemenin dünyada mutlaka İslam’ın hakimiyeti ile sonuçlanması şartı ya da garantisi yoktur .Fakat bu yolu tavizsiz bir şekilde izlemeye devam edenlerin , salih bir amelde aranan diğer şartlara da sahip olmaları şartıyla, bu uğurdaki, mücadelelerinin mükafatını alacaklarında şüphe yoktur. Buna uygun olmayan herhangi bir yol , İslam’ın bu konudaki değer hükümlerine göre en azından merdut bir bid’attir.
4- DEMOKRATİK YÖNTEM İLE (PARTİ) İLE İSLAMİ HAKİM KILMAK:
Parti çalışmalarıyla islam’ı hakim kılmak , demokratik bir düzen içerisinde söz konusu olur . Demokratik düzenin en belirgin özelliğ ise “EGEMENLİĞİN KAYITSIZ ŞARTSIZ HALKIN OLDUĞUNU “ ileri sürmektir. Demokratik düzenler , böylece işin başından itibaren Allah ‘ın hakimiyetini kabul etmediklerini , Allah ‘ın hakimiyeti yerine halkın hakimiyetini öngördüklerini ifade etmektedirler. Bu herkesin bildiğidir.
Demokratik düzenler Allah ‘ın hakimiyetini yani insanların hayatını düzenlemek üzere Allah ‘ın koyduğu hükümleri dolayısı ile İslam hukukunun tümünü red edip halkın hakimiyetini yani demokratik sistemlerde yasama meclislerinin yaptıkları kanun ve hükümleri kabul ettiklerinden ; bütün kurum ve kuruluşları , mevzuatları da o şekle göre şekillendirirler.
Hiçbir alanda halkın hakimiyetini sarsacağı kabul edilen herhangi bir faaliyet ve çalışmaya imkan verilmek istenmez . Buna aykırı kanaat , yaklaşım ve ve gayeleri bulunan ekipler , en azından bu kanaat ,yaklaşım ve gayelerini açığa vurmamak zorundadırlar; buna çok büyük ölçüde dikkat etmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde kurulu düzenle ve bu düzenin ilkeleriyle karşı karşıya gelir.Bunun için böyle bir süreci kabul edenlerin en azından zahiren de olsa bu ilkeleri kabullenmeleri veya kabul ediyor görünmeleri gerekir.
İstedikleri doğrultuda faaliyeti açık açık yapamayacaklarından işleri güçleri kurulu düzenin mevzuat yada teamüllerindeki boşlukları araştırmak ve bu boşlukları kendi lehlerine yorumlamak için zaman ve emek harcamak olur . İslam davetinin basiret üzere yapılması gereği gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır.Müminler , Peygamberin yolu üzere daveti bırakıp , körü körüne davette bulunamazlar .
“De ki : İşte bu benim yolumdur .Ben Allah’a (körü körüne değil) bir basiret üzere davet ederim Ben de bana uyanlarda böyleyiz. Allah ‘ı tenzih ederim ,ben asla müşriklerden değilim .” (Yusuf 108)
Acaba basiret üzere davet yolunu bırakıp , başka yollar denemeye kalkışmanın şirki red edebilme özellik ve nitelikleri ne kadardır ? !
5- SEÇİM SANDIĞINA GİDEN BİR İNSANIN DAVRANIŞININ ANLAMI
Kendisi ister işin şuurunda olsun, ister olmasın , ister bu anlama geldiğini bilmekle kalbinden bunu onaylamasın, fark etmez - zahiren şudur :”Ben sahip olduğum kendi payıma düşen egemenlik hakkımı , filan partiye veya falan kişiye bana vekaleten kullanmak üzere belirlenen süre içerisinde devrediyorum.”
Daha sonra “milletvekili“ denilen bu kimselerin bir mal, bir meta gibi alınıp satılmaları, seçmenlerini her hangi bir şekilde hesaba katmaksızın yasamalarda (kanun koyma) ,tasarruflarda bulunması, hatta seçmenleriyle birlikte ülkelerini bile gereğinde satmaları , seçmenleri de dahil olmak üzere bütün milletin başına çorap örmeye kalkışmaları , ülkenin ve insanların menfaatlerini peşkeş çekmeleri vb. üzerinde durmayalım.Çünkü bizim için önemli olan seçime katılmanın ne anlama geldiğidir.
O da şudur: “ben mevcut demokratik düzeni kabul ediyorum .Bu düzenin sınırları içerisinde kalmak üzere , hakimiyet hakkımı şu partinin ya da bu kişinin kullanmasını istiyorum.” Seçime katılmanın bu anlama gelmediğini söylemek mümkün değildir.
Bizim sandığın başına giderken başka niyetler taşımamız, davranışımızın hükmünü değiştirmek için yeterli değildir.
İslami bilgisi asgari seviyede olan birisine şöyle bir soru soralım :
Bir gavur bize: “ Şu münkeri veya şu haramı işleyin ; mesela şu şarabı için , yahut şu domuz etini yeyin, o zaman ben de müslüman olacağım aksi takdirde olmam “ dese biz onun dediğini müslüman olmasını sağlamak niyeti ile kastıyla yapabilir miyiz ?
Evet ,böyle bir soru sorsak, kim bize : Niyetiniz o gavuru müslüman yapmak olduğu sürece siz o münkeri ve o haramı işleyebilirsiniz, bundan dolayı sizin için vebal yoktur diyebilir?
Demek ki hangi niyetle olursa olsun ve rey verdiğimiz parti veya kişinin niteliği ne olursa olsun , seçmen olarak seçime katılmanın anlamı , kurulu bulunan demokratik düzeni kabul etmek olarak yorumlanmasa bile, en azından reddetmemek anlamına gelir !
6- MİLLETVEKİLİ ADAYI OLMANIN MANASI :
Milletvekili adayı olmanın anlamı şudur: “Ben sizin adınıza bu maksatla kurulmuş bulunan kurumda gidip teşri (kanun koyma) yapacağım, her biriniz bir fert olmanız dolayısı ile elinizde bulunan genel hakimiyet yetkisinin birer parçasını bana vekaleten belli bir süre devretmenizi istiyorum. Böylelikle ben yeterli sayıdaki temsil oylarımı toplayabildiğim takdirde, sizin adınıza egemenlik yetkisini kullanacağım ve teşri faaliyetlerine katılacağım.“ demektir.
Kur’an- Kerim‘de Allah‘tan başka kanun koyan ve Allah’tan başka hükmüne başvurulan ya da hükmü kabul edilen herkes ve her kurumun ortak adı bilindiği gibi “tağut“ tur.Tağutun reddi ise ,iman edebilmek şerefine nail olmanın ilk ayağıdır.
“ Hak ile batıl apaçık meydana çıkmıştır. Kim tağutu inkar eder ve Allah’a iman ederse o, muhakkak kopması mümkün olmayan sağlam kulba yapışmış olur “ (Bakara 256)
Tağutun ve tağuti düzenlerin egemenliğini kabul etmek , iman ile bağdaşabilir bir eylem olamaz.
“Sana indirilen ve senden önce indirilmiş olanlara her halde iman ettiklerini ileri sürenlere bakmaz mısın ki , onu inkar etmekle emrolundukları halde yine tağutun hükmüne başvurmak isterler. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister “ (Nisa 60)
Şu ayeti kerimede Allah’ın emir ve hükümleri dışında teşri yapmanın , teşri yetkisine sahip olunabileceğini kabul etmenin, hüküm ve mahiyetini açık bir şekilde ifade etmektedir.
“Yoksa onların , Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat yapan (Allah’ın hükümlerine aykırı hükümler koyan , Allah’a eş koştukları ) ortakları mı vardır ?” (Şura 21)
Demokratik seçimlerde ve benzeri bütün eylem süreçlerde ,müslümanın demokrasinin herhangi bir halkasında yer alarak tağuti düzenin işlerlik kazanmasında bir katkıda bulunması , İslam’ın konu ile ilgili ilke ve hükümlerine aykırıdır.
7- DEMOKRATİK DÜZENLERİNİN İDDİALARI NELERDİR ?
Demokratik düzenler, eşitlikçi bir eda ile, bütün fikir ve düşünce sahiplerini partilerin çatıları altında örgütlenmeye çağırır.Ancak bu çağrının temelinde,
“Anti – demokratik“ diye nitelendirilen her türlü muhalif hareketi kontrol altına almak gibi önemli ve ciddi bir avantajı elinde bulundurmak düşüncesi vardır. O halde tez ile uygulama arasında bir tutarsızlık vardır . Ve bu bilinçli yapılmaktadır.
A-Muhalif hareketlerin zararsız bir kimliğe bürünmesini sağlayıp bu kimliğe uygun şekliyle kanalize etmektir.
B-Kurulu düzene muhalefet edebilecek kitle ve söylemleri, onların tepki ve öfkelerini, seçim, propaganda ve benzeri eylem ve gösterilerle ifade etmelerini sağlayarak, barajı zorlayan basınçları, kapakları zaman zaman kaldırarak barajın güvenliğini sağlamak kabilinden , tehlikeli olmak halinden zararsız ve belki de yerine göre faydalı unsurlar haline getirebilmektir.
İslam’ı diğer dinlerden ve diğer dinleri İslam’dan ayırt eden elbette inanç sistemi yani itikattir . Gerek kainatta ve gerekse de insanın hayatının kural , hüküm ve hukukunu belirlemekte de yani bütün boyutlarıyla hakimiyette de Allah’a ortak kabul etmemek bu itikadi esasın ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parçasıdır. “ Hüküm (hakimiyet ) ancak Allah’ındır” (En’am 57)
“O dilediğini hükmeder “(maide1) “ Kimse O’nun hükmünü kovuşturamaz“ (Kehf 26)
İslam ; “Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır” derken , genel olarak beşeri düzenler bu hakkı Allah’tan başka ya da O’na ortak koştukları ,ilah yerine ikame ettikleri varlık ya da kurumlara (parlemanto, meclis vs ) vermektedir .
Demokrasi de hakimiyet hakkını ifade de dahi olsa ilahlaştırdığı halka verdiğini “hakimiyet kayıtsız şartsız halkındır ,ya da milletindir“ diyerek ifade etmekte ve kendine has şirkini formule dayandırmaktadır. Özdeki ve temeldeki bu ayrılık , farklılık ve aykırılıktan sonra , İslam ile demokratik düzenlerin bazı uygulamaları arasındaki biçimsel benzerliliklerden hareket ederek ;“İşte demokrasi de islam’a uygundur“ demenin ya da “islam’i demokrasi“ gibi bir takım acayip ve bilimsel olmayan terkipleri gündeme getirmenin tutarlı bir açıklaması ve gerekçesi olamaz !
8- İSLAMİ HAREKET VE DEMOKRASİ
İslam ; tam anlamıyla Allah’a teslimiyet demektir. Allah’a teslim olmanın anlamı ise, O’nun hükmüne kayıtsız, şartsız , itirazsız teslim olmaktır . Buna göre hareket edilirse mesela ; “ O zaman çok kimse bizi kabullenmez , elimizdeki imkanlarla ve araçlarla biz bu işin üstesinden gelemeyiz , böyle davranmak bizi marjinalliğe iter .. vs. “ gibi gerekçeler, hiçbir şekilde Allah’ın herhangi bir mesele hakkındaki hükmünü , gösterdiği yolu bırakıp başka bir takım hükümlerin ya da yolların aranmasının bir gerekçesi olarak görülemez.
Kaldı ki Hz. Peygamberin hayatı , Kurani yöntemden taviz vermesi tekliflerine karşı gerek Kur’an-ı Kerim’in gerekse kendisinin fiili ve sözlü olarak verdiği cevapları ,bunların ve benzerlerinin asla gerekçe olamaycaklarını çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Allah ‘ın rızasını elde edebilmek için bütünüyle O’nun gösterdiği yolu yani dini takip etmekten başka bir yol yoktur .
Bu şu demektir : İslami hareket ; mesela marjinal kalmak fobisine sahip bir hareket olmadığı gibi, bir takım yaklaşımlarının haksız ve ilmi olmayan bir şekllerde başka sistemlerin yaklaşım ve tutumlarına benzetilmesinden de kendisini sorumlu tutacak kadar kuruntulu bir hareket de değildir . Ne bütün insanlık toptan cehenneme gidecek diye mahkum eden bir harekettir, ne de o zaman çok az insan dışında cehennemden kurtulan olmaz endişesiyle, toptan insanları cennete göndermek eğiliminde olan bir harekettir.
İslami hareket mahiyet itibari ile dini Allah’ın gönderdiği ve Rasulunun gösterip yaşadığı şekliyle hayata geçirmeyi ve hayata hakim kılmayı amaçlayan bir harekettir. O bakımdan kimse yolun her hangi bir aşamasına has olarak öngörülse dahi, özü , şekli ve yapısıyla islami olmayan herhangi bir yöntemi İslam adına müslümanların gündemine dayatmak hakkına sahip değildir
9- DEMOKRASİ VE SEÇİMLER
Müslüman ferd kendi lehine aleyhindeki hükümleri bilmekle mükellef olan müslümanlar ülke gündemini bir hayli meşgul eden seçimler hakkında da konumlarını bilmek durumunda ve net tavırlarını göstermek zorundadırlar.Evet, seçimlere katılmanın hükmü nedir?
Müslümanım diyenler seçimlere katılabilirler mi ; katılamazlar mı?
Bunlar ve benzeri sorulara verilecek cevaplar doğrultusunda uygun davranışlar sergileyebiliriz.
Öncelikle göz önünde bulundurulması gereken husus şudur ki, bizler hayata bakış açısından kaynak olarak Kuran, Sünnet, Kıyas ve icmayı bilir bunlardan çıkarılabilecek hükümlerle hareket ederiz. Bunlardan başkasını aramıyoruz, arayanlarsa derin bir sapıklık içindedir. Bulup buluşturdukları kendisinden Kabul edilmeyecek ve dahi cehenneme Bu bölüm uygun görülmemiştir üren bir pasaportu olacaktır. Demokraside temel şey, insanlar tarafından kanunlar çıkartmak ve buna göre onları bu kanunlara göre yönetmektir. Bu kanunları çıkartacak ve uygulayacak kimseleri halka seçtirirler. Hem de bunu uygularken baskı yaparak seçime insanların gitmesini zorlarlar. Onlara ceza verirler.
Böylece insanlar hürriyetlerini serbestçe kullanmış olurlar.!! Hem de devletin kabul ettiği ilke, fikir ve kanunlar dışında kesinlikle seçime katılmaya müsaade yoktur, kim başka ilke ve fikre çağırıp seçime katılmak istiyorsa önlenir ve cezalandırılır. Türkiye’de diğer Batı devletleri gibi bu uygulamaları yapmaktadır. Biri İslam’a çağırarak seçime katılmak istiyorsa önlenir ve cezalandırılır. Her zaman seçim oluyor, fakat Atatürk ilkeleri ve Batı temel kanunları değişmiyor. Bunları değiştirmeye kalkışmak yasaktır. Öyleyse Yılmazı seç, yada Baykal’i seç,Tayyib'i seç ,Çilleri seç, ya da Erbakan’ı seç veya başkalarını seç değişecek bir şey yoktur. Çünkü aynı ilkelere ve temel kanunlara bağlı kalıp bunlara göre icraat yapacaklar.
Bundan dolayı, demokrasi denilen hayali fikir için (sandığa giderek) demokrasiyi uygulamaya çalışacak, buna göre kanun çıkartacak kimseleri seçmek İslam’a taban tabana zıttır.İslam’da seçim vardır, fakat bu seçim İslam’ı uygulayacak Halife içindir. Halife Allah’ın kitabı ve Resulünün sünnetini uygulamak ve dünyaya İslamiyeti taşımak için ümmet tarafından seçilir ve bunun üzerine ona biat verilir. Medine halkı İslam’a girdikten sonra Resulullah’ı kendileri için bir yönetici olarak kabul ettiler başka ifadeyle ona biat ettiler. Raşidi Halifelerin hepsi ümmetin rızasıyla ve biatlarıyla yönetime geçtiler. Ayrıca Şura ve meşveret Halife ve yöneticileri hesaba çekmek, düzeltmek için ümmetin vekilleri ümmet tarafından seçilir. Vilayetlerde valiye şikayetlerini, görüşlerini ve isteklerini iletmek üzere Vilayet meclisleri, Vilayet halkları tarafından seçilir.Burada önemli olan İslam hükümlerini uygulamaktır. Demokrasi de önemli olan insanların arzularını yerine getirmektir, seçim her iki sistemde de birer üsluptur. Bundan dolayı seçime gidilir. Fakat, demokrasilerde kanunları çıkartacak ve uygulayacak kimseleri seçmek için sandığa gitmek haramdır. Allah’a ve Resulüne inanıp böylesi seçimin manasının ne olduğunu kavrayan Müslüman seçime gitmez. Aksi takdirde dünyada ve ahirette onun akıbeti pek vahimdir. Bu sebeple Türkiye’deki insanlar bedbahttır, huzursuz, sıkıntılı ve perişandır. İnşallah Müslümanlar uyanırda bu 18 nisan seçimleri onlar için son olur, tevbe ederler ve böylesi harama bir daha iştirak etmezler.
Çünkü yüce Rabbımız şöyle buyuruyor.
"Onlar hala cahiliyye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inananlar için Allah’ın hükmünden daha güzel hüküm koyacak kimmiş?” (Maide 50)
"Yoksa bunlar kesin olarak inanmamışlar veya inandıklarını iddia mı ediyorlar.”Sana ve senden önce indirilene inandıklarını iddia edenleri gördün mü?Tağuta muhakeme olunmak istiyorlar.Tağutu inkar etmeleri kendilerine emredildiği halde, Tağutun önünde muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa 60)
Cahiliyye ve Tağut hükümleri Allah’ın hükmü dışındaki her hükümdür. Beşerin ve şeytanın çıkardığı hükümdür. Bu nedenle mümin olabilmeleri veya gerçek mümin olabilmeleri için şu şartı koştu. “Rabbine and olsun ki aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem kılmazlarsa ve verdiğin hüküm hakkında içlerinde hiç bir sıkıntı bulunmadan bu hükme tam teslimiyet göstermezlerse mümin olmazlar." (Nisa 65)
Dilerseniz günümüzde yapılan seçimlerin manasını vererek başlayalım Bu işlem: Demokratik sistemin yasama kurumu olan parlamentoya üye seçimidir. Yani insanların toplumsal yaşantılarında, bireylerin birbirleriyle, devletle, sosyal, ekonomi ve siyasî işlerinde uyacakları kuralları, hükümleri, ölçüleri, emir ve yasakları, kanunları belirleyen kurumun üyelerini seçme işidir. İslâmi açıdan bunun anlamı şirk’tir. Yani "Hüküm ancak Allah’a aittir" hakikatına terstir. İnsanların yaşantısına hüküm koymakta, ya Allah’ı hiçe saymak ya da O’na ortak koşmak demektir. İşte bu seçime katılmak bir takım insanları milletvekili sıfatı ile bu şirki işlemeye itmek demektir. Bu o kişiye yapılabilecek en büyük kötülük ve zulümdür. Zira o kişi, parlamentonun komisyonlarına katılarak veya genel kurul oylamalarına katılarak yasama faaliyetlerine Allah’ın hükümranlığını hiç kabul etmeyip milletin egemenliğini esas kabul eden mevcut anayasanın çerçevesinde katılarak şirk işlemine, cürmüne isteyerek ya da istemeyerek ortak olur. Zira Allahu Teâla şöyle buyurdu:
“Ayetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terk et). Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk) o zalimler topluluğu ile oturma.” (En’ am: 68)
“O, Kitapta size indirmiştik ki; Allah’ın ayetlerini inkar edildiğini, yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kafirlerle beraber oturmayın, yoksa sizde onlardan olursunuz. Elbette Allah, münafıklar ve kafirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa: 140)
Görüldüğü gibi ayet-i kerimelerde Allahu Teâla, Allah’ın ayetlerinin inkar edildiği ya da alaya alındığı yani hükümlerinin hiçe sayıldığı yerlerde tepkisizce oturup kalmayı kesinlikle nehy ediyor. Çağdaş şirk sistemlerinden biri olan demokratik sistemin yasama organı olan parlamentoda Allah’a karşı en büyük isyan, cürüm işleniyor.
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi ile “hüküm (egemenlik) ancak Allah’a aittir” hakikatı inkar edilerek “millet” ilah yerine konuluyor.Böylelikle Allah ya inkar ediliyor ya da O’na küstahça şirk koşuluyor. Küfür ve şirk elbette ki Allah katında en büyük cürümdür, zulümdür, tağutluktur, sapıklıktır, cahiliyyedir. İşte bununla ilgili bazı ayet-i kerimeler:
“Hüküm ancak Allah’ındır. O da, kendisinden başkasına kulluk yapmamanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf: 40)
“Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet-yönet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarına dikkat et. Eğer (Allah’ın hükümlerinden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah ancak günahlarının bir kısmını onların başına bela etmek ister. İnsanların bir çoğu da zaten fasıktırlar (yoldan çıkmışlardır). Yoksa onlar cahiliyye (İslâm dışı) yönetim mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre hükmü bakımından Allah’tan daha iyi kim vardır?” (Maide: 49-50)
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? zira onlar tağutla (Allah’ın indirmediği sistemlerle) yönetilmek istiyorlar. Halbuki onu (tağutu) inkar etmekle emrolunmuşlar dı. Şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”(Nisa60)
“Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çıkan antlaşmazlık hususunda seni (şeriatı) hakem kılıp sonra da verdiğin hükme (şeriatın hükmüne) içlerinde hiç bir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65)
“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide: 44)
“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Maide: 45)
“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse-yönetmezse işte onlar fasıkların ta kendileridir." (Maide: 47)
“Muhakkak ki şirk en büyük zulümdür.” (Lokman: 13)
Bu ayet-i kerimelerin ışığında görüldüğü gibi Allah’ın indirdiği ile yönetmemek, Allah’ın indirdikleri hükümlere rağmen hükümler, yasalar ortaya koyarak insanları yönetmeye kalkmak gerçekten en büyük isyandır, zulümdür.
İşte demokratik sistemin yasama organında yapılan da budur.Kuranda Allah'ın(cc) bize talim ettirdiği Velayet ve Beraet adlı iki nurlu kavramla kafirlerle ilişkimizi kesmemiz ifade edilmiştir. Şu cümlede ifade edilenler için çeşitli polemiklere girecekler elbette olacaktır. Amma velakin ne ifade ettiğimizi onlarda gerçekten iyi biliyorlar. Bütün bu partiler İslam esasları üzerine kurulmadıkları gibi fikirleri, metodları ve hedefleri de İslam değildir. Bundan dolayı kurucularının ve üyelerinin çoğunluğu müslümanlar olsa bile İslami partiler değillerdir, yani küfür partileridir. Çünkü bu partiler; üzerine kurulu oldukları esaslar, benimsedikleri fikirler, fikirlerini yürürlüğe koyacakları metodları ve gerçekleştirmek istedikleri hedefleri bakımından baştan sona küfürden ibarettir ve İslam üzere kurulu değildir.
Kaldı ki bütün bu partilerin İslam esası üzerine kurulu olmadıkları, İslam’la herhangi bir ilgilerinin bulunmadığı ve hedeflerinin İslami hedefler olmadığı gerçeği Türkiye’deki Müslümanlardan saklı değildir.Nitekim bu partiler halk tarafından değil devlet tarafından kurulmaktadırlar.
Siyasi partiler kanununun 86. maddesinde açıkça şöyle belirtilmiştir:”Siyasi partiler,Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğinin değiştirilmesi ve halifeliğin yeniden kurulması amacını güdemez ve bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamazlar“( SİYASİ PARTİLER KANUNU – 86 NOLU MADDE)
İşte bu nedenle bütün bu partileri elinin tersiyle bir tarafa itmek, hatta aynen küfürle ve küfrün nizamlarıyla ve kanunlarıyla mücadele eder gibi, bu partilerle İslam’ın göstermiş olduğu siyasi ve fikri bir şekilde mücadele etmek gerekir. Demek ki herhangi bir müslümanın oyunu herhangi bir küfür partisine vermesi asla caiz değildir.
Türkiye dahil İslam beldelerinin yöneticilerinin kurdukları komploları, sergiledikleri teslimiyetleri ve ABD ile Avrupa’nın uşakları olmaları, müslümanların nüfusları ve servetleri pek çok olmasına rağmen, onları aşağılayıcı bir konuma sürüklemiş ve şereflerini lekelemiştir. Bu kötü siyasi durumu izale etmek veya değiştirmek sizler olmadan mümkün değildir. Allah (cc) şöyle buyurmaktadır:“Bir toplum kendisinde olanı değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.”[Ra’d 11]
Şüphesiz ne tek başına Türkiye ve ne de İslam coğrafyasındaki herhangi bir devlet, bu haliyle gerçek manada etkin bir devlet olamaz. Dahası, Türkiye anayasası ve diğer beşeri anayasalar sahih bir şekilde hayatımızı düzenlemeye elverişli değildirler.Zira bunlar, İslam olan akidemiz ile çelişmektedirler.Özellikle bu çürük beşeri sistemler üzerimizde denenmişken ve bizleri açlık ve sefalete mahkum eden devlet eliyle imzalanmış anlaşmalarla kuşatılmışken, siz Ey Dünya ve Türkiye Müslümanları! Bize düşen bütün işlerimiz için bir hayat sistemi olan İslam’a geri dönmektir. Allah (cc) şöyle buyuruyor:“Kim İslam’dan başka bir din ararsa o ondan kabul edilmeyecektir ve o ahirette ziyana uğrayanlardan olacaktır” [Al-i İmran 85]
Ey Müslümanlar! Türkiye’de, İran’da, Pakistan’da, Suriye’de veya başka bir ülkede olması fark etmez, her müslümanın bu bozuk vakıayı değiştirme işinde bizimle beraber şer’i metod üzere çalışması bir yükümlülüktür. Hem de bir Türk, bir İranlı, bir Pakistanlı veya bir Suriyeli olarak değil, bir müslüman olarak...Çünkü müslümanları doğru bir şekilde kalkındıracak yegane bağ, İslam bağıdır.Allah (cc) şöyle buyuruyor:“Mü’minler ancak kardeştir...” Hücurat 10]
Yine bunun için Rasulullah (sav): “Müslüman, müslümanın kardeşidir...” şeklinde buyurmuştur. Öyle ki müslümanlar tek Halife üzerinde birleşip, Allah’ın ahkamı ve Rasulünün sünneti üzere O’na biat etsinler. O’da, onları dünyada güçlü ve izzetli kılsın, Ahirette de Allah’ın rızasını kazanmalarını sağlasın.
Unutmayalım ki bunlar olmadan gerçek manada doğru bir kalkınma gerçekleşmez. Bunlar olmadan toplum için dönüştürme yapmaya çalışan müslümanın ameli, Ahirette kendisi için kurtarıcı olmaya yetmeyecektir. Çünkü böyle bir kimse, Allah’ın toplumu dönüştürme ile ilgili ahkamına bağlanmayı kabul etmemiş olmaktadır.Halbuki Allah (cc) şöyle buyuruyor:“Ey iman edenler, Allah ve Rasulü sizi size hayat veren şeye çağırdığında icabet edin” [Enfal 24)
Laikliğin, demokrasinin, milliyetçiliğin, pragmatik düşüncenin kapitalizm ve sosyalizmin küfür olduğunu, batıl olduğunu, hakkın ancak Allah’ın dini İslâm olduğunu, İslâm’ın tek doğru ve bütün dinlerin, ideolojilerin, fikirlerin, nizamların üstünde olduğunu, insanların yaşantısına ancak onun hakim olması gerektiğini onun dışındaki bütün din ve nizamların red olunması gerektiğini söylemek ve bunun tahakkuku için çalışmak olmalıdır.
İşte demokratik parlamento seçimlerinin anlamı, şer'î hükmü ve bunun karşısında Müslüman’ın takınması gerektiği tavır budur. Böylesi seçimlerde tavrımız ne olmalıdır? diyen kimse eğer bunda samimi ise, bu şer'î hükmü ve tavrı alır ve gereğince amel eder. Yani “işittik, itaat ettik” der. “İşittik, isyan ettik” diyenlerden olmaz.
Allah’ın hükmü karşısında akıl, mantık yürütmeye kalkmaz. Bilakis Nisa suresi 65. ayet-i kerimesinde belirtildiği gibi şer'î hükmü içinde bir sıkıntı duymaksızın alıp tam teslimiyetle uygular. Bu hususta şer'î hükmün ve tavrın bu olduğu ortaya konunca, İslâm adına hareket ettiğini söyleyerek, Müslümanların büyük bir kısmını da etkileyen bazı şahıs ve çevreler şöyle itirazda bulunuyorlar:
İtirazlar için 10. konuya geçiniz.
10- DEMOKRATİK ÇALIŞMAYI SAVUNANLARIN BAZI GEREKÇELERİ ve GEÇERSİZ OLDUĞUNUN İSBATI
1 -“Evet demokrasi küfürdür. Parlamentoya girip onun çalışmasına katılmak da en azından haramdır. Fakat bizim orada adamlarımız olsa, bu Müslümanların faydasına olmaz mı? Demokratik parti ile İslâm Devleti kurulmaz, fakat o partinin parlamentoda olması hatta hükümet olması, Müslümanların İslâmi faaliyetlerine kolaylık sağlar. Yollarını açar. Onun için Müslümanların bu seçimlere katılıp İslâm’ın gelmesini isteyen şahıs ve partileri desteklemeleri gerekir.Aksi halde Müslümanların menfaatlarına karşı çıkmış, parlamentonun tamamen islam düşmanlarının eline geçmesini sağlamış olurlar“ diyorlar,,,
Bu yaklaşım tamamen pragmatik bir yaklaşımdır.Yani ameli neticesinde görülen fayda ve zarara göre değerlendirme yaklaşımı. Amellerde fayda ve zararı temel ölçü kabul etme yaklaşımı. “Faydalı olan şey iyidir, yapılmalı, zararlı olan şey kötüdür, yapılmamalı” anlayışı. Yani aklı iyi-kötü, hayr-şer hususunda hakem kılmaktır.Halbuki Müslüman için asıl olan; Allah katındaki iyi-kötü, hayr-şer’dir. Onu da akılla bilemeyeceğimize göre Allah’ın indirdiğine başvurarak yani şeriatına başvurarak O’nun hayr dediğini yapmak, şer dediğinden kaçınmak esastır. Hayr ve şerri, iyi ve kötüyü, güzel ve çirkini belirleyen şeriattır, akıl değil!.
İşte bunun böyle olduğunu gösteren bir kaç ayeti kerime “Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin hoşlanmadığınız bir şey hakkınızda hayırlı olabilir. Sevdiğiniz bir şey de hakkınızda şer olabilir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir.” (Bakara: 216)
Demek ki, hayr ve şerrin tayini bizim duygu ve aklımızla değil, Allah’ın ilmine bırakılmıştır. Allah’ın ilmini de Resul’ün getirdiğinden alabiliriz. Başka bir yerden değil. Bunu da Allah’u Teâla şöyle emretti:“Rasul size ne getirdi ise onu alın ve sizi neden nehyetti ise ondan kaçının.” (Haşr: 7) Resul (s.a.v) de şöyle buyurmaktadır: “Bizim dinimizde olmayan her iş red edilir.” (Buhari, K. Buyu’; Müslim, K. Akdiyye, 3243)
Müslümanlar için menfaatin değil de sevap ve günahın ölçü olduğunu şu ayeti kerime açıkça ortaya koymaktadır:
“Sana şaraptan ve kumardan sorarlar. De ki; Her ikisi de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır.Ancak her ikisinin de günahı faydasından daha büyüktür.”(Bakara: 219)
Görüldüğü gibi Allah’u Teâla bu ayet-i kerimesinde menfaati değil, günahı esas kılmıştır. Demek ki; bir hususta insanlar için bazı menfaatler ve günah çatışabilir. O halde tavır ne olmalı?
Elbette ki günah işlemeyip menfaat terk edilmelidir. Zira bir Müslüman için asıl menfaat Ahirette günah ile Rabbinin huzuruna çıkmamasıdır.Şimdi bunu demokratik parlamento seçimlerine indirirsek; demokratik parlamentoya girmekte bazı menfaatler olabilir. En azından öyle zannedilebilir. Fakat orada bulunmakta günah da vardır. Bunu yukarıda izah ettik. Şimdi ne yapılmalı?
O günahı işleyerek o menfaatleri elde etmeye mi çalışılmalı? Yoksa günah işlemeyip o menfaatlerden vaz mı geçmeli? İşte bununla imtihan oluyoruz. Elbette ki günah işleyerek o menfaatleri elde etmeye çalışmamalıyız. O menfaatler uğruna kendimizi bile bile ateşe atmamalıyız. Aksi halde hem dünyada hem Ahirette Allah’ın yardımından yoksun kalırız da perişan ve hüsran oluruz. Allah’u Teala şöyle buyuruyor: “Allah size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi (yardımsız) bırakıverirse, O’ndan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.”(Âl-i imran:160)
2- “Biz hakkı açıkça söylersek batıl ehli, laikler, Kemalistler ve onların güdümündeki subay ve generaller bizi ezerler, hapse atarlar, işlerimizden ederler, hiç bir İslâmi faaliyete izin vermezler.
Onun için biz onların şerrinden korunabilmek maksadı ile onların aralarına girmeli ve onlardan görünmeliyiz. Biz de demokratız, laikiz, cumhuriyetçiyiz, milliyetçiyiz demeliyiz. O zaman onlar bize tavır almazlar.Biz de böylece daha rahat çalışarak güçleniriz. Onun için demokratik parti kurmalı ve onu seçimlerde desteklemeliyiz. Yoksa yok oluruz.” diyorlar
Onların şerrinden emin olmamız için onlardan görünmeliyiz, diye özetlenebilecek olan bu yaklaşımı Allah, kendisine güvensizlik ve kalpte hastalık olarak vasfetti. Hiç tasvip etmediğini de şöyle bildirdi: “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli (dost ve yardımcı) edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin velisidirler. İçinizden onları veli edinenler, onlardandır. şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.
”Kalplerinde hastalık bulunanların ‘Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onların arasına koştuklarını görürsün. Dikkat edilsin ki, Allah bir fetih yahut katından bir emir/azap getirecek de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklar. (O zaman) iman edenler; ‘Bunlar mı bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına yemin edenler?’ diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir de hüsrana uğramışlardır.” (Maide: 51-53)
Görüldüğü gibi Rabb’ımız Allah’u Teâla, iman edenlerin dikkatini çekerek kafirleri dost ve yardımcı edinmemeye davet ediyor. Yahudi ve Hıristiyanları zikretmesi cüzü zikredip, küllü kastetmesidir. Yani bu konu bütün kafirleri kapsar. Onları veli (dost ve yardımcı) edinmek onların istediği çizgide olmak demektir, onlara tabi olmak demektir. Çünkü Allah, onları veli edinenleri onlardan saydı. Yani onlar gibi oldu, onlar gibi davranıyor, onların çizgisinde bulunuyor saydı. Ki bu, elbette zulümdür. Bu zulüm üzerinde inatla ısrar edenleri de kendi hallerine terk etmekle tehdit etti.
Bu ayetin mefhumunu günümüze indirirsek; iman ettiğini söyleyen bir kimse, ben demokratım, milliyetçiyim, laikim, cumhuriyetçiyim, Atatürk de bizden olurdu gibi laflar ve yaklaşımlarla demokrat, laik, cumhuriyetçi, milliyetçi, Kemalist çizgisinde olduğu görüntüsü vermeye çalışmamalıdır. Aksi halde Allah onu da onlardan sayar da o kişi zalimlerden olur. Bir Müslüman onların çizgisinde olamaz. Onların çizgisinde olmadıkça onları razı edemez. Onları razı edecek olursa Allah’ı razı edemez. Bunun böyle olduğunu bir başka bir ayette şöyle bildirilmiştir:“Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara-120)
Maide suresinin 52. ayetinde Allah onlardan görünme gayreti ile onların arasına koşuşmayı “hastalıklı kalp” olarak vasfedip, kesin ve de çok sert bir şekilde zemmetti. “Demokrasi, laiklik, vatancılık, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, Kemalizm” gibi çağdaş putlara yapılan övgülere katılmak, onların korosu içerisine girmek ve o koroya katılmaya koşuşturmak, çağdaş puthaneye ve parlamentoya koşuşturmak, işte bu zemmin kapsamındadır. Allah’u Teâla onların bu işi yaparken gösterdikleri mazereti de yani “başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz” bahanesini de kesinlikle reddediyor. “Bizi hapse atarlar, işimizden ederler, asarlar, keserler, onun için onlardan görünüyoruz. Onun için demokrat, laik, milliyetçi, vatancı, cumhuriyetçi, Kemalist gözüküyoruz” bahanesini de reddediyor. Ve bu tutum içinde olanları tehdit ediyor. Allah’ın fethi ya da azabı ile tehdit ediyor. Allah’ın fethi geldiğinde müminler onları bu tutumlarından dolayı cezalandırırlar. Onun için pişman olurlar, ya da Allah’ın azabı gelir onun için de pişman olurlar. Böylesi batıl, geçersiz mazeretler ile çağdaş demokratik sistemin yasama organına koşuşturmakla bu uğurda mallarını, vakitlerini harcayan kimseler sevap ummalarına rağmen şer'î hükme bağlanmamaktan dolayı amellerinin boşa çıkmasından ve böylelikle hüsrana uğramaktan korksunlar. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:
"Size öyle şeyler bıraktım ki onlara bağlandığınız müddetçe ebediyyen şaşmazsınız. Bunlar Allah'ın Kitabı ve peygamberinin Sünneti'dir. Bunlar apaçıktır."
Buradaki "ebediyyen" kelimesi, bizi kapsar. Yani bu devirde böyle olmalı , önceki olaylar , eski zamanlara aitti, eskiden teknoloji bu seviyede değildi vs . vs bahaneleri men ediyor.
Yine (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Bir tanesi dışında hepsi cehennemliktir. Dediler ki; Ey Rasulullah, bu fırka kimdir? Rasulullah (s.a.v.) dedi ki:
Benim ve bugün ashabımın üzerinde bulundukları hal üzerinde bulunan fırkadır.”
3 -“ Taif dönüşü Hz. Peygamber Mekke ‘ye girebilmek için kafir bir kimsenin himayesini kabul etmiştir."
“Evvela bu rivayetin ne derece sıhhatli olduğu tesbit edilmelidir. Bildiğimiz kadarıyla bu zayıf bir rivayettir. Sahih olduğunu farz etsek bile Hz.Peygamber bu himayeyi kabul ederken , tebliğinden, şeriatinden , dininden herhangi bir hükmü uygulamaya koymamayı, ya da küfre karşı daha toleranslı bir mücadele sergilemeyi mi kabul etti ? Hayır. Bu söylenemeyeceğine göre , böyle bir olayın partici ve demokratik sistem içerisindeki faaliyetlere bir delil teşkil edebilme özelliği de kalamaz.
4—“ Peygamber efendimiz putlarla dolup taştığı halde , kaza umresinde Kabe ‘yi tavaf etmiştir. Dolayısıyle bizler de duvarlarında “ hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir “ yazan bir meclise girebilir ve orada faaliyetlerimizi icra edebiliriz “.
Bu çok yanlış ve tersinden bir delillendirmedir. Çünkü Kabe ta ilk günden beri ne kadar tevhid için ve Allah’a ibadet adına kurulmuşsa , allah’ın emir ve hükümlerine aykırı şeriatler ve kanunlar üretmek gayesiyle kurulan bütün Dar’un – nedve’ler (günümüzde parlementolar) aynı şekilde ilk günlerden beri Allah’ın hakimiyetine meydan okumak ve Allah’a şirk koşmak üzere kurulmuşlardır.
Diğer taraftan ; Kabe çevresindeki putların varlığı tevhidi esaslara uygun tavafı engellemiyordu .Yani “hakimiyetin kayıtsız, şartsız milletin“ olduğunu belirten yazı , parlementoda fiilen asılı bulunsun, bulunmasın fark etmez . Önemli olan yasamaların (kanun koymaların) hangi esaslara göre ve kimin adına yapıldığıdır. Çünkü İslam’ın asıl itirazı duvardaki yazıya değil , fiili uygulamayadır.
Bununla birlkikte islami ahkam ile bağdaşmayan hiç bir görüntü ve fiilin de müsamaha ile karşılanmayacağı bilinmelidir . Böyle bir faaliyet lehine ileri sürülen bütün delillerin, bu şekilde hatalı ve yanlış delillendirmeler olduğunu bildirelim. Zaten bu delillendirmelerin ilmi bir şekilde ele alındıkları takdirde , herhangi bir ciddilik taşımadıkları görülecektir . Samimi kimselerin bu cevapları işittikten sonra haklı bir itirazları olacaktır ve yerindedir. O da “Peki ne yapalım ?“
Fakat ortada sıhhatli bir çalışma yapan bir topluluk yoksa veya bu topluluk olmakla birlikte , şu ya da bu sebeble gözlerini doldurmuyorsa, onların hak olmayan bir işi yapmaları, yada sıhhat şartlarını taşımayan bir amelde bulunmaları için yeterli bir sebeb olamaz ve haklı bir mazeret teşkil etmez .
Çünkü hakkın dimdik ayakta görünmeyişi, buna mukabil hak olmayan bir takım bir takım yol izleyicilerinin belli ve gözalıcı bir seviyeye ulaşmış olmaları, bizim yapmamız gereken müsbet işleri terkedip , aykırı yollara gitmemiz için mazeret teşkil etmez. O halde bu şartlar altında dahi olsa yapılacak olan , sağlıklı olduğuna “Kitap ve Sünnet “ ışığında kanaat getirilen bir harekete varsa katılmaktır. Yoksa böyle bir hareketin ortaya çıkması için gereken şekilde ve usulunde çalışmaktır .
İslam Dininin Kendine Has Özelliklerinden Birisi ;
İslam dini, peygamber efendimiz tarafından ilk tebliğ edildiği günlerden itibaren en az günümüzdeki kadar cahiliyye tarfından kuşatılmıştı.Günümüz cahiliyyesi de en az o günkü cahiliyye kadar İslam’a aykırıdır.
Hz. Peygamber o günün cahiliyesinin yetkili ağızlarının teklif ettiği her türlü uzlaşma teklifini red ettiği gibi , beşer olarak davasına zarar getireceğini zan ettiği bir takım tekliflerine olumlu cevap vermek ister gibi olduğu hallerde ise , ilahi vahiy ile kesinlikle uyarılmış ve böylelikle peygamber olarak tebliğ ve örnek olmak ile ilgili alanlarda masum olmasının , hatadan, günahtan korunmasının bir tecellisi olarak böyle bir hata işlemesi önlenmiştir.
“Neredeyse seni bile sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye fitneye düşüreceklerdi. O taktirde seni dost edineceklerdi. Ve eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık , onlara belki biraz meyledecek gibi olacaktın .O taktirde biz sana hayatın da katmerli, ölümünde de katmerli ( azabını) - tattıracaktık ; sonra bize karşı hiçbir yardımcı da bulamayacaktın.” (İsra 73-75)
Demokratik bir sistem içerisinde yapılacak herhangi bir faaliyetin , İslam’ın onayladığı bir faaliyet olarak görülmesine ve öyle sunulmasına imkan yoktur. Bu konuda şöyle iddia edebilirler :
“Biz bu demokratik sistemin tabiatına ve belirlediği kural ve hükümlerine uygun olarak yaptığımız bu faaliyele , islam’ın yöntem olarak benimsediği bir faaliyet olduğunu kabul etmemekle beraber İslam’a gelebilecek zararları , müslümanlara yönelik bir takım zararlı faaliyetleri önlemek istiyoruz , vs . “ Ancak mevcut sistemin egemen ve koruyucu güçlerinin RP-DYP hükümetine karşı tutumları, bu gerekçelerin hiç bir işlerliği olmayan iddialar olduğunu açıkça ortaya koymuş bulunmaktadır. Hatta tam aksine fayda umulurken; müslümanların şimdiye kadar zorla elde ettikleri tabii haklarının dahi ellerinden alınması noktasına gelinmiştir .
Ancak böyle bir iddianın bünyesinde taşıdığı ve cevap bekleyen başka bir takım sorular vardır ki, bunların önemli olanlarından birisi şudur:İslama geleceği kötü birtakım zararları Allah ‘ın izin vermediği ve meşru görülmeyen yollarla bertaraf etmeye kalkışmanın şer’i gerekçesi nedir? O halde İslam adına yapıldığı söylenen bu işin , islam’a uygunluğu iddiasından vazgeçilmelidir .
(Bu arada şunuda belirtmekte fayda görüyorum : Yöntemin müfrit bir takım yanlıları bu gibi faaliyetleri meşru görmediği için kendilerine katılmayan müminleri, israil askeri ya da patates çuvalı dininden diye nitelendirmelerini ciddiye almıyoruz .)
5-“Bizim öyle sert,katı,uzlaşmaz bir görünüm ortaya koymamıza gerek yok.Çünkü hoşgörülü, yumuşak, sevgi ile muamele her kapıyı açar. Hem biz herkesi sevmeliyiz. Tüm insanlarla ya dinde kardeşiz ya da hilkatte kardeşiz. Müslüman olsun olmasın her insana sevgi ile muamele etmeli, hoşgörülü, uzlaşmacı olmalıyız.O zaman onları da karşımıza almış olmayız.Onların bize düşmanlık yapmalarından, zararlarından korunmuş oluruz. İslâm’a hizmet faaliyetlerimizi de bir yandan-sürdürürüz.” diyorlar
Kafirlere, zalimlere hümanist duygularla yumuşak, hoşgörülü, uzlaşmacı ve sevgiyle muamele yaklaşımına gelince bunu da Allah’u Teâla kesinlikle reddediyor:
“O halde (hakikati) yalanlayanlara tabi olma. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem: 8-9)
Görüldüğü gibi ayeti kerimede Allah’u Teâla Resulü’nün şahsında onun ümmetine kafirlere karşı tavizkâr tavır almayı yasaklıyor.Allah’u Teâla kafirlerin içyüzünü bize apaçık bildirerek onlara karşı takınmamız gereken tavrı şöyle açıklıyor:“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri (kafirleri) sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar.Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerden) belli olmuştur. içlerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.Eğer düşünüp anlıyorsanız, herhalde ayetlerimizi size açıklamış oluruz.işte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz.Siz bütünüyle Kitaba inanırsınız.Onlar ise, sizinle karşılaştıklarında inandık derler.Kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. Kininizle geberin! deyiver.Size bir iyilik hafifçe dokunursa, bu onları tasalandırır. Başınıza bir musibet gelirse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.”(Al-i İmran:118-120)
İşte bu ayet-i kerimelerle Allah’u Teâla kafirlerin içyüzünü bize böylece apaçık bir şekilde beyan ediyor. Bu hakikatleri bildikten sonra biz Müslümanların onlara karşı tavrı elbette hoşgörü sevgi değil de nefret ve düşman tavrı olmalıdır. Onlara sevgi gösterileri hem boşunadır hem de Allah’u Teâla’nın tasvip etmediği bir tavır olur.
Onlar bizim hakkımızda hiç hayır ve iyilik istemediklerine göre “gelin demokratik arenaya girin, demokratik mücadele ile istediklerinizi elde edin” diyorlarsa bilelim ki bu bizim hayrımıza değildir. Eğer aklediyorsak onların bu davetlerine icabet etmeyiz. Eğer icabet ediyorsak çok aptalca, akılsızca bir iş yapıyoruz. Allah’ın sözüne kulak asmıyoruz demektir.Onların bize karşı kurdukları hile, tuzak ve düşmanlıklarından kurtulmanın yolu, onlara sevgi gösterilerinde bulunmak ve onlardan görünme gayreti içine düşmek onların arasında koşuşturmak değil sadece ve sadece Allah’ın şeriatına bağlanmaktır
11- HÜKÜM KOYMA ; ALLAH'A MUHALİF KANUN KOYMANIN VE YARDIMCI OLMANIN HÜKMÜ NEDİR ?
Rasulullah davet yolunda küfür sistemi içerisine girmenin tehlikesini ve olumsuzluğunu bize hareketiyle göstermiş ve gelecek inanan nesillere miras bırakmıştır. İslam tarihi ile iştigal edenler hatırlarlar ki: Müşrik liderler Rasulullah a gelip:“Ne istiyorsun? İstersen seni Mekkenin lideri yaparız" dediklerinde Rasulullah, Bu işin muhal olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir :
"Bir elime Güneşi bir elime de ayı verseniz ben davamdan dönmem."
Evet, onların sisteminde yer alış bir nevi davadan dönüş olmalıdır ki, Rasulullah bunu böylece ifade etmiştir.Aslında şu şekilde yola çıkarsak daha faydalı olacak kanaatindeyim:
Rasulullah şayet bu teklifi kabul etse Mekke lideri olup halka kendini iyice benimsetse, ve vardığı doruk noktada tebliğe başlasa daha etkili olabilirdi o kadar insan telef de olmazdı iş insancıl hümanist yollarla bağlanırdı, ne vardı bir kaç sene kimliğini gizleyip onlar gibi davransa ve içten içe sistemi fethetseydi vs.vs.
Burada Rasulullah stratejik bir hata yapmıştır diyebilir miyiz? Elbetteki hayır çünkü herşeyde olduğu gibi rasulullah bu davanın metodunu da Allahtan almıştır.Kıyas ve icmaya gelince şanlı müctehidlerimiz "Kafirin mümine velayet hakkı yoktur “diyerek sosyal standardı belirlemişlerdir.
Şu halde biz müslümanların demokratik seçimlerde tavrımız, ona katılmak değildir. Ona katılarak bazı müslümanları şirk, zulüm, günah çukuruna bize vekaleten itmek hiç değildir.
Bu işten Allah’a sığınmalıyız. Tavrımız, hayatımızı kokuşturan, haramlar ve münkerlerle, zulüm ve zulümat ile, cehaletle dolduran çağdaş cahiliyye ve tağuti sistemi tüm kurumları ile red edip hayatımızdan söküp atmak ve Allah’ın dinini hakim kılmak için Allah’a dayanıp, Allah’ın hükümlerine sımsıkı sarılarak ihlas, sabır ve sebatla çalışmak olmalıdır. Oy vermenin bir sakıncası da “Küfre rıza küfürdür” hükmüne zıddıyetten gelir. Ayrıca Rasulullahın "Kim kötü bir çığır açarsa " diye başlayan hadisi de bize diyor ki oy vermek tehlikeli ve büyük vebali olan bir ameldir. O halde bize düşen mürted kafirlerle aynı çatı altında aynı işleri görecek yeni tağutlar çıkarmak değil, Allah'ın(cc) nizamını ikame edecek mücahidler çıkarmaktır.
Partiler ancak mevcut statükoyu muhafaza yoluna girmiş tembellerin ve çıkar ve menfaatperestlerin yurdudur. Bizler insanları iktidarı bir tağuttan almaları ve diğer bir tağuta vermeleri inancını reddediyor, onları anın vacibine çağırıyoruz. Anın vacibi tağutu inkar etmek, düzenini tarumar etmektir.
Yemin meselesi Partiler gerçekten de Türkiye müslümanları açısından çok muallakta bırakılan meselelerden birisidir. Bu bölümde işlemek istediğimiz mesele milletvekili olarak seçilenlerin, mecliste ettikleri yemin ve fıkhi görüntüsü ile ilgilidir. Şöyle özetleyelim meseleyi ki meselenin anlaşılması mevzunun anlaşılması kadar mühimdir:
Bir müslüman adaylığını koyar, meclise seçilerek girer ve anayasaya Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağına yemin edebilir mi? Bunda hüküm nedir?
Öncelikle şunu arz edelim ki, Darul harb olan beldeler, çağdaş Ebu Cehillerin beldeleridirler. O beldeler cehalet ve taassubun yuvasıdır.Ve böyle bir diyarda kişiler Allah’ın din ve diyanetini hakkıyla öğrenemeye bilirler..Şimdi tekrar konumuza dönelim...
Kişi hiç bir surette elfaz-ı küfür olan bir lafzı söyleyemez ve kullanamaz. Yalnız işkence ve ölüm tehdidi gibi durumlar hariç. Şayet kullanırsa cümle fukahanın ittifakıyla Kafir olur.Yemin konusunda durum şöyle bir görüntü arz eder: Öncelikle iki durum ortaya çıkar; Hz.Peygamberin "Atalarınızın, ana ve babalarınızın ve putların adına yemin etmeyin" ve "Allah'tan başkasına yemin eden, şüphesiz apaçık bir şirk koşmuştur. (Tirmiz) hadisince böyle bir amel men edilmiştir. Caiz değildir.Muhteva olarak ise bu yemin tamamen bir elfaz-ı küfür olmakta. Çünkü mecliste çıkıp milyonların gözleri önünde bir küfür anayasasına uyacağına, yani onu meşru tanıdığına ve dahi Allah’ın nizamını ilga etmiş Ataputun ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağını ikrar ve ilan eden kişi elbette ki küfre girer.
Kişinin bu küfre girmesine sebeb olan bilumum seçmen de bu vebal den paylarını alırlar.Nitekim ayet-i Kerime de şu şekilde buyrulur: “İyilik ve takva (Allah’ın yasaklarından sakınıp emirlerine uyma) hususunda yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun (O’nun şeriatına bağlanın). Çünkü Allah’ın cezası çetindir.” (Maide: 2)
Rasulullah (SAV) şöyle buyurdu:“İster zalim olsun, ister mazlum (mü’min) kardeşine yardım et.Oradan bir adam;
“Ya Rasulullah, mazlum ise ona yardım ederim, fakat zalim ise nasıl yardım edebilirim? Dedi. Rasulullah (SAV) şöyle buyurdu: Onu zulüm yapmaktan alı koyarsın. İşte bu ona yardımdır.” (Buhari, K. Mezalim ve’l Gasb, 2264)
Ayrıca bu kişiye bu uyarı yapıldığında; O zat "Hayır canım neresi harammış, neresi küfürmüş gibi bir tavra bürünürse, bu sefer gerçekten daha da büyük bir pisliğin içine düşmüş olur.
12-ALLAH'IN AYETLERİNİN İNKAR YA DA ALAY EDİLDİĞİ MECLİSLERDE OTURMAK HARAMDIR
“Ayetlerimiz hakkında (ileri geri konuşmaya) dalanları gördüğünde onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak ol (meclislerini terk et). Eğer şeytan sana unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk) o zalimler topluluğu ile oturma.” (En’am: 68)“
“O, Kitapta size indirmiştik ki; Allah’ın ayetlerini inkar edildiğini, yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman,nlar bundan başka bir söze dalıncaya kadar kafirlerle beraber oturmayın, yoksa sizde onlardan olursunuz. Elbette Allah, münafıklar ve kafirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa:140)
Allahın tesettür emrini yerine getirdiği için aşağılanan ve hakaret gören tesettürlü kadın (Merve Kavakçı) ve islam adına orada bulunuyorum diyen o zamanın Refah partili milletvekilleri zillette izzeti paylaşamamışlardır !
Son söz olarak şunları söyleyelim ki: Takiyye olarak bir fiili adlandırabilmek için onun takiyye şartlarına uygunluk arzetmesi gerekir.Kulların her nefsi hareketlerine şeriatten bir delil getirmeye kalkmak ancak Allahın dinini tahrif etmektir.Bizler ancak ve ancak doğru yola Allah ve rasulü ile onların bize öğrettikleriyle varabiliriz. Bunun bilincinde, particilik gibi tüm bidatleri reddediyor ve tüm kardeşlerimizi, kopmaz sağlam ipe sarılmaya ve bir tek kelimeye çağırıyoruz.
13- OY VERMEZSEM İSLAM DÜŞMANLARI GELİR, DAHA KÖTÜ OLUR ! Hevaya Uyulması
Meydanı İslam düşmanlarına mı bırakalım ?
Partileşerek İslam adına hizmette bulunduklarını ima eden bazı çevreler şu ilginç ve garip savunmayı ortaya koyuyorlar "Bu gün meydanı zalimlere mi bırakalım?" ve yahutta “Şayet biz bu sistemde yerimizi kapmazsak, onlar başa geçerler. Eğer onlar da başa geçerlerse bizi ezerler, ama biz başa geçersek onları biraz dizginleriz, böylece daha az zulüm olur." Zalimlerden gelebilecek ihtimal dahilindeki tehlikeler için şer'i şerifin hükümlerinde bir değişiklik olamaz. Allah böyle korkuyla amel edenleri kınıyor ve şöyle diyor: “Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli (dost ve yardımcı) edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin velisidirler. İçinizden onları veli edinenler, onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.- Kalblerinde hastalık bulunanların ‘Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz’ diyerek onların arasına koştuklarını görürsün. Dikkat edilsin ki, Allah bir fetih yahut katından bir emir/azab getirecek de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklar. (O zaman) iman edenler; ‘Bunlar mı bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına yemin edenler?’ diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir de hüsrana uğramışlardır.(maide:51-52-53)”
Bize düşen her konuda olduğu gibi, bu konuda da işi Allah ve rasulüne dayandırmak olacaktır. Acaba bu şekilde savunma yapan particilerin, savunmaları şeri kaynaklarca onları haklı çıkarır mı yoksa çıkarmaz mı?
Geliniz kaynaklara bakalım. İmam Hadiminin Barika adlı kitabında Günahlar zikredilirken geçen şu ibareye bir göz atalım: "Zulme sebeb olma ihtimali varken nazıra ve nezırın yaptığı işlere bakmak."
Bu pasaja göre zulmetmesinden korkulan bir nazır yani bakanın ve ya vekillerin işlerine bakmak, işlerinde onlara yardım etmek, yanlarında çalışmak, dinimizce günahlar arasında yer almıştır.Ayrıca Allahu Teala ve tekaddes hazretleri Hud suresi 19.ayette şöyle der: "İyi biliniz ki Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.”
Şimdi bu zaviyeden bakınca zulüm her çeşidiyle haramdır. Bir müslümanın yeri zalimlerin sağı, solu, önü, arkası değil tam karşısıdır. Kimse hiç bir şekilde az zulüm yapmak için bu ümmetin başına geçemez. Hele hele İslam adına asla Sıfat ya islami olacak ya da zalim...Diyelim ki başa geçtiniz ve az zulüm yaptınız peki bunun hesabı Allah’a nasıl verilecek?Bunun hesabı nasıl verilir?Hele hele bu verilmesi gereken hesap kul hakkıysa...Zulmettiniz ya! Şehitlerden bile afv olunmayan bu vebal sizin omuzlarınızda sevaba mı tebdil olunacak? Ne diyeceksiniz? Çıkıp huzur-u ilahiye "Ya rabbi ben bu kadar günahı senin yolunda mücadele ve mücahede ederek mi kazandım" diyeceksiniz?
Tağut’ların ,Bel’am’ların , makamında ben olmasam , bir başkası olacak mantığı , tabi ki İslam’ın kabul edebileceği bir mantık değildir . Bunu misalleştirmek gerekirse (daha iyi anlaşılması için) :
Çok doğuran lepistes diye bir balık yavruluyor ve sizde akvaryumda bu doğum anını izlediğinizi hayal ediniz. Küçücük yavru doğuyor ve hemen yüzmeye başlıyor.
Bu güzel manzarayı seyrederken ve bu güzelliğin hikmetlerini düşünürken , hiç hoşlanmayacağımız bir görüntü ile karşılaşıyoruz ve yavruları doğuran anne balık , doğurduğu yavrulardan üç , beşini yiyiveriyor.Gerçi ,saklanamayan diğer yavruları da akvaryumdaki diğer balıklar yiyiveriyor.
Buna rağmen anne balığın kendi yavrusunu yemesini hoş karşılayabilirmiyiz. Tabiki hayır . Şimdi anne balığa sorsak ,bize aynı particilerin metoduyla cevap vererek:“ben yemesem ,nasıl olsa başka balıklar yiyecekti“.Bu cevap mantıklı, doğruluk payı olduğu gözükse de asla kabul edilemez.
Yavrusunu yiyen bu anne balığa , onun bir anne olduğunu , kendi karnında büyüttüğü ve doğurduğu yavruyu yememesi gerektiğini , yavruları başka balıklar yese bile , bir anneye kendi yavrusunu yemesinin hiç mi hiç yakışmadığını anlatmak isteriz.Tabi ki bu bir hayvandır . hayvan olduğu için ne kendisiyle konuşuabilir , ne de yargılayabiliriz. Fakat ya insanlar!
Kendi yavrusuna saldırır gibi , kendi dinine saldıran , kendi dinine zarar veren insanlar !
“buraya ben oturmasam , bir başkası oturacaktır” diyerek bu koltuklara oturan ve dünyevi kaygılar ile tağut’luk ve bel’am’lık misyonunu icraate döken kıt beyinli ahmaklar ile , yediği yavruları için “ben yemesem bir başkası yiyecekti” diyen balıklar arasında tek fark vardır . balık hayvandır , bunlar ise insandırlar , ve akıllarının olduklarının iddiasındadırlar
CUMHURİYET TARİHİNDE BİR İLKİ AKP (adalet ve kalkınma partisi) GERÇEKLEŞTİRDİ!
KURAN KURSUNU YIKTI !
14- PARTİCİLERE SERT OLMAYALIM YUMUŞAK DAVRANALIM
“Bizim öyle sert,katı,uzlaşmaz bir görünüm ortaya koymamıza gerek yok.Çünkü hoşgörülü, yumuşak, sevgi ile muamele her kapıyı açar. Hem biz herkesi sevmeliyiz. Tüm insanlarla ya dinde kardeşiz ya da hilkatte kardeşiz. Müslüman olsun olmasın her insana sevgi ile muamele etmeli, hoşgörülü, uzlaşmacı olmalıyız.O zaman onları da karşımıza almış olmayız.Onların bize düşmanlık yapmalarından, zararlarından korunmuş oluruz. İslâm’a hizmet faaliyetlerimizi de bir yandan-sürdürürüz.” diyorlar
Kafirlere, zalimlere hümanist duygularla yumuşak, hoşgörülü, uzlaşmacı ve sevgiyle muamele yaklaşımına gelince bunu da Allah’u Teâla kesinlikle reddediyor:
“O halde (hakikati) yalanlayanlara tabi olma. Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.” (Kalem: 8-9)
Görüldüğü gibi ayeti kerimede Allah’u Teâla Resulü’nün şahsında onun ümmetine kafirlere karşı tavizkâr tavır almayı yasaklıyor.Allah’u Teâla kafirlerin içyüzünü bize apaçık bildirerek onlara karşı takınmamız gereken tavrı şöyle açıklıyor:
“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri (kafirleri) sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar.Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerden) belli olmuştur. içlerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.Eğer düşünüp anlıyorsanız, herhalde ayetlerimizi size açıklamış oluruz.işte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz.Siz bütünüyle Kitaba inanırsınız.Onlar ise, sizinle karşılaştıklarında inandık derler.Kendi başlarına kaldıklarında da size olan kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. Kininizle geberin! deyiver.Size bir iyilik hafifçe dokunursa, bu onları tasalandırır. Başınıza bir musibet gelirse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.”(Al-i İmran:118-120)
İşte bu ayet-i kerimelerle Allah’u Teâla kafirlerin içyüzünü bize böylece apaçık bir şekilde beyan ediyor. Bu hakikatleri bildikten sonra biz Müslümanların onlara karşı tavrı elbette hoşgörü sevgi değil de nefret ve düşman tavrı olmalıdır. Onlara sevgi gösterileri hem boşunadır hem de Allah’u Teâla’nın tasvip etmediği bir tavır olur.
Onlar bizim hakkımızda hiç hayır ve iyilik istemediklerine göre “gelin demokratik arenaya girin, demokratik mücadele ile istediklerinizi elde edin” diyorlarsa bilelim ki bu bizim hayrımıza değildir. Eğer aklediyorsak onların bu davetlerine icabet etmeyiz. Eğer icabet ediyorsak çok aptalca, akılsızca bir iş yapıyoruz. Allah’ın sözüne kulak asmıyoruz demektir.
Onların bize karşı kurdukları hile, tuzak ve düşmanlıklarından kurtulmanın yolu, onlara sevgi gösterilerinde bulunmak ve onlardan görünme gayreti içine düşmek onların arasında koşuşturmak değil sadece ve sadece Allah’ın şeriatına bağlanmaktır.
|
|
|
|
|
|
| |
Toplam 94470 ziyaretçi (188400 klik) kişi burdaydı! |
|
|
|
|
|
|
|