Bağımsız Çeçenistan 1994 (foto) »     Uyanış Konseyi lideri Kerbuli ve 6 polis öldürüldü »     Özgür Gazze teknesi kuşatmayı delecek... »     Guantanamo sorguları kayıt altındaymış! »     Hamas boyun eğmeyecek kadar izzetli ve güçlü »     İsrail'den Bir Büyük Suikast Daha »     çeçen Mücahidlerin Yeni Görüntüleri »     El Kaide:Bir Grup Kahramanın Şehadeti »     Somali ordusundan 37 asker cihada katıldı! »     Afganistan'da işgalci ve işbirlikçilere darbeler »        

   
  İLİM PAYLASTIKCA COGALIR
  eymen el zevahiri soru ve cevaplar 1
 

ŞEYH EYMEN Ez-ZEVAHİRİ İLE
AÇIK BİR SOHBET

 

Birinci kısım

 

1429–2008

 

Rahman Rahim Olan Allah’ın Adıyla

 

Hamd bütünüyle Allah’a mahsustur ve salât ve selam Rasulullah’a, ailesine, ashabına ve dostlarına olsun.

 

Tüm dünyadaki Müslüman kardeşlerim; Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

 

Bunun ardından:

 

Es-Sahab Medya’nın benimle yapacağı açık oturum davetiyle ilgilenen herkese teşekkür ederim. Özellikle Cihadi Medya ile ön safımızda bulunan, tanınmayan askerlerimize teşekkür ediyorum.  Allah onları bu oturumu gerçekleştirmek için sarf ettikleri gayretten ötürü hayırla mükâfatlandırsın ve umarım Allah bu oturumda bizi sevdiği ve razı olduğuna ve de soru soranların istifade etmesine iletir.

 

Umarım bazen soruların sorulması ve cevapların verilmesiyle geçilen bazı soruların soranları, bu durumdan dolayı üzülmez. Allah biliyor ki ben soruların ardından cevapları kısa tutmak için elimden geleni yaptım. Fakat bazı durumlar var ki ağırlığını koyuyor, bunlardan bazıları; kardeşlerin iletişimde takip ettikleri bazı üretici tembihlerdeki ısrarı ve diğer bir örnek benim diğer bütün yayınlamalara tercihen öncelik verdiğim “Temize Çıkarmak” kitabı. O ki Cihad rehberi için belge olarak anılan yanlış anlamalara veya –denemeden sonra- Cihadı kendi dizine getirmek için belge denilene cevap veriyor. Allah’a hamd olsun ki bunu mümkün kıldı ve biz hayırlı her işte O’ndan yardım umarız.

 

Öncelikli niyetim bana ulaşan her soruya cevap verebilmek olmuştur, iki tip soru hariç:  kişisel farklılık ve çekişmeler, diğeri de güvenlik meselesi. Bununla birlikte gördüm ki kardeşlerim beni soru yağmuruna tutarak onura etmişler, fakat hepsine cevap vermek mümkün değildir. Böylece Allah’tan yardım dileyerek bunların içinden 90 tane soru seçtim,  aslında bu 100 den fazla, çünkü soru soranların birçoğu birkaç soru sormuş.

 

Seçtiklerimin en önemli sorular olduğunu düşünüyorum ve bunlara verdiğim cevapların da soru soranların birçoğuna cevap olacağını düşünüyorum. Çünkü mükerrer birçok soru var. Dinleyici veya okuyucu dikkat edecektir ki, muhaliflerin itirazlarına ışık tutmaya teşvik olsun diye destekleyici sorular daha çok olmasına rağmen daha çok karşıt sorulara yer verdim ki böylece kendilerine cevap verilmiş olsun, kendilerinin yanlış olduğu kanıtlansın ve böylece Mücahidlerin delilleri ortaya çıksın.

 

Birçok sayıdaki sorunun tetkikinde, yanıtlarımı iki bölüm üzerinde yaymayı uygun gördüm. Allah’ın yardımını umarak ilk bölümle başlıyorum:

 

Cevabıma başlarken; detaylı olarak cevap vereceğim, böylece ilgili mükerrer sorulara da cevap vermiş olacağım.

 

Ve de soruları mümkün olduğunca gruplara ayırdım, çünkü soru soran bir kişi bir başlık altında birden fazla konuyla ilgili soru sormuş olabiliyor.

 

Allah için çalışırız ve O bizi istikamete iletir. Allah’ın dilemesi dışında ben hiçbir şeyi başaracak kudrete sahip değilim. Ben O’na iman ettim ve dönüşüm ancak O’nadır.

 

Masumların öldürülmesiyle ilgili olan ilk grup sorularla başlıyorum.

1/1: Coğrafya Öğretmeni soruyor: “Özür dilerim Bay Zevahiri. Fakat siz Ekselanslarının teşvikiyle Bağdat’ta, Fas’ta ve Cezayir’de masum insanları öldürenler kimlerdir? Kadınları ve çocukları öldürmeyi Cihad mı sayıyorsunuz? Sizi ve örgütünüzü bunları yapmak için Tel Aviv’e davet ediyorum. Neden İsrail’e hiç saldırı düzenlemiyorsunuz? Veya pazarlarda Müslümanları öldürmek daha mı kolay? Sizin için biraz Coğrafya dersi almak iyi gelir, çünkü sizin haritalarınız sadece Müslümanların ülkelerini gösteriyor.”

 

Coğrafya Öğretmeni’ne cevabım; bizim ne Bağdat’ta ne Fas’ta ne de Cezayir’de ne de başka bir yerde masum insanları öldürmediğimizdir. Eğer Mücahidlerin operasyonlarında ölen bir masum varsa, o zaman bu ya kasıtlı olmayan bir hata ya da bir Tatarrus [düşmanın insanlardan kalkan edinmesi] halidir. Tatarrus’un hükümleri hakkında “Müminlerin Gönlüne Şifa” kitabında ve “Temize Çıkarmak” kitabının sekizinci bölümünde detaylı açıklamalar yaptım. Ayrıca Ebu Yahya el-Libi kardeşimizin “Günümüz Cihadında Tatarrus” adında bir kitabı var.

 

Soruyu soran kardeşe masum insanları öldürmediğimizi açıklamak isterim: aslında biz masumları öldürenlerle savaşıyoruz. Bu masumları öldürenler Amerikalılar, Yahudiler, Ruslar, Fransızlar ve de diğer hizmetkârlarıdır. Eğer soruyu soranın iddiasında olduğu gibi çılgınca masum öldürenler olsaydık, kalabalık pazarlarda binlercesini öldürmemiz imkân dâhilindeydi fakat biz Müslüman Ümmetin düşmanlarıyla çarpışıyor, onları hedef alıyoruz. Ve şu yaşadığımız süreç içerisinde masum birisi kasıtsız veya engellenemez bir biçimde ölebilir ve Mücahidler defalarca Müslümanları başta büyük mücrimlerle -Amerikalılar, Yahudiler, müttefikleri ve hizmetkârları- savaş halinde olduklarına dair uyardılar, bu yüzden onlar (masumlar) bu düşmanların toplandıkları yerlerde bulunmamalılar.

 

Haçlı-Yahudi propagandası Mücahidlerin masumları öldürdüklerini iddia ediyor fakat Müslüman Ümmet düşmanını ve kendisini savunanları biliyor.

 

Şeyh Usame bin Ladin son demecinde diyor ki: “Genelde bütün Müslümanları, özelde ise komşu ülkelerdeki halkımızı temin ederim ki onlar Mücahidlerden sadece güzel olan her şeyi göreceklerdir Allah’ın izniyle. Çünkü biz Ümmetin dinini ve aynı şekilde evlatlarını savunan sizin evlatlarınızız. Ve kâfirlere Haçlılara veya gaspçı yardımcılarına karşı yürütülen bir operasyon esnasında ölerek kurban olan Müslüman evlatlarından biri kasıtlı olarak öldürülmemiştir. Ve Allah biliyor ki bu bizi çok üzüyor ve bundan sorumluyuz,  Allah’tan bunun için bağışlanma dileriz. Allah’tan niyazımız onlara rahmet etmesi, onları geniş Cennetine koyması ailelerine ve beraberindekilere mükâfat vermesidir.

 

Size aşikârdır ki düşman kendilerini kalkan gibi kullanmak için Müslümanların arasında konumlanıyor. Ve burada Mücahid kardeşlerime Tatarrus açılımını geniş tutmaktan sakınmalarını ve düşmanlarını hedef alan operasyonlarını Şeriat ahkâmının düzenlediği şekilde kesin kılmalarını ve mümkün olduğunca Müslümanlardan uzak tutmaları gerektiğini vurguluyorum.

 

Daha doğrusu bizim düşmanlığımız kukla yöneticilere yöneliktir, onları temin etmiyor aksine aslında onları devirmeye ve Şeriat adliyesine çıkarmaya çalışıyoruz. Ümmetin düşmanlarıyla müttefik olmuşlarken ve onlara her türlü davranış şeklini uygulamışlarken onlara nasıl güven verebiliriz? İnsanların kanunlarını Allahu Teala’nın kanunlarına denk tutmuşken onlara nasıl güven verebiliriz?  Filistin’in özgürlüğü için en geniş yolun geçtiği topraklar onların elindeyken onlara nasıl güven verebiliriz?”… Bunlar onun sözleriydi. Allah onu korusun.

 

Soruyu soranın “Sizi ve örgütünüzü Tel Aviv’e davet ediyorum” sözüne gelince;  bilmiyorum, soruyu soran kişi el-Kaidetu’l-Cihad’ın (el-Kaide) Yahudilere Yerba, Tunus’da saldırdığını ve İsrailli turistlere Mombasa, Kenya’da kendi otellerinde saldırdığını ve sonra onlardan bir kısmını taşıyan El-Al uçağına iki füze atışı yaptığını duymadı mı? Soruyu soran kişi Şeyh Usame bin Ladin’in (Allah onu korusun) son demecinde söylediği Mücahid taburlarının işgalcileri Irak’tan çıkardıktan sonra yollarının Kudüs olacağını duymadı mı? Soruyu soran kişi Afganistan, Irak, Arab yarımadası, Yemen ve Cezayir’de –uluslar arası kâfirlerin başı- Amerika’nın ve -İngiltere, İspanya, İtalya ve Fransa gibi- müttefiklerinin esip gürlemelerini dağıtarak Allah’ın bizi onurlandırdığını duymadı mı? Bunlar ki İsrail’in babaları, onu çıkaranlar, velileri ve koruyucularıdır.

O zaman soruyu soran kişi neden Filistin’deki Cihadi örgütlerin gelip Çeçenistan, Afganistan ve Irak’taki kardeşlerine yardım etmesini talep etmezken, el-Kaide’nin özellikle İsrail’de saldırı yapması gerektiğine odaklanıyor? Eğer iyi bir fikir olarak el-Kaide’nin İslam düşmanlarına her yerde saldırması gerektiğini söylüyorsa, o zaman kendisine bu güzel fikrinden ötürü teşekkür ederiz ve Müslüman kardeşlerimize söz veriyoruz ki Allah’ın yardımı ve yöneltmesiyle Yahudilerin esip gürlemelerini İsrail’in içinde ve dışında elimizden geldiğince dağıtmaya gayret edeceğiz. Ve Allah’ın yardımını umarız.

 

2 / 1: Soruyu soran Cezayir Tıp Fakültesi Öğrencisi: “İslami batıdaki el-Kaide örgütünün kadınları ve çocukları öldürmesi sizin bakışınıza göre Cihad mıdır? Zevahiri’nin bana Cezayir’de halkı öldürenlerin kim olduğunun cevabını vermesini istiyorum. Masum insanları öldürmenin meşru delili nedir? 11 Aralıkta Cezayir’de altmış Müslümanın kanı akıtıldı ve el-Kaide Allah’a ibadet eden Müslümanların yalnızca öldüğünü söylüyor. La havle vela kuvvete illa billah. Öyleyse komutan Zevahiri’ye ve Drukdel’e masum öğrenciler, çocuklar ve kadınları öldürdükleri için tebrikler. Masum insanların günahı nedir? Allah bize yeter ve size karşı en iyi koruyan O’dur.”

 

Cezayir Tıp Fakültesi Öğrencisi’ne cevabım bir önceki soruya verdiğim cevapla aynıdır fakat Cezayir’de 11 Aralıkta öldürülenlerin masumlardan olmadıklarını eklemek istiyorum. Aksine İslami Batıdaki el-Kaide’li kardeşlerin bildirdiğine göre öldürülenler Haçlı kâfirlerden ve onları koruyan hükümet askerlerindendi. İslami Batıdaki el-Kaideli kardeşlerimiz, Cezayir’i Amerika’ya satan ve Amerika kendisinden razı olsun diye İsrail’e kur yapan Fransa’nın yalancı evlatlarından daha adil ve daha doğru kimselerdir. Şeriat’a saldıran, onu zorla ve hileyle yönetimden ihraç eden ve yüzlerce, binlerce masum Müslümanı öldüren,  Amerikalılara ve onların haçlı müttefiklerine milyonlarca Müslümanı öldürmesi için yardım eden bu mücrimler ne hak olabilmeleri ne de adil olabilmeleri mümkün değildir.

 

11 Kasım saldırıları Birleşmiş Milletler, Özel İttifak Konseyi ve Polis Akademisi karargâhlarına yönelikti, yoksa çocukların okullarına ve kadınların hastanelerine yönelik değildi. Ve de Birleşmiş Milletler İslam’ın ve Müslümanların düşmanlarıdır: o İsrail’in Müslümanların beldesi üzerinde kurulmasını ve meşru kılınmasını sağlayanlardan birisidir. Çeçenistan’ı Haçlı Rusya’ya bağlı ve Ceuta ve Melila’yı Haçlı İspanyaya bağlı bir parça sayanlardan birisidir. O Bonn konferansıyla Afganistan’daki Haçlı varlığını düzenleyenlerden, birçok önergeyle Irak’taki Haçlı varlığını düzenleyenlerden ve doğu Timor’un Endonezya’dan ayrılmasını onaylayanlardan birisidir. Oysa bunu Çeçenistan için yapmadı, ne Müslüman bütün Kafkasya için, ne Keşmir için, ne Cauta ve Melilla için ne de Bosna için yapmadı.

 

Allah, yiğit Amire ve –biz öyle düşünüyoruz- şehid Ebu Musab ez Zerkavi’ye (rahimehullah) başarıyı bahşetti, Irak’ı Haçlılar ilk işgal ettiğinde Birleşmiş Milletlerin Badat’taki karargâhını havaya uçurdular ve ondan geri kalan uçup gitti. Böylece Haçlıların planlarını yıktı ki Haçlı işgali uluslar arası güçlerle yayılamayıp Arap ve İslami duyarlılığı da kışkırtamadı. Bu Haçlıların Lübnan’da kullandıkları hilenin aynısı, böylece Hizbullah kuvvetleri 30 kilometre geri çekildi, Lübnan topraklarında Müslümanların beldesi üzerindeki Haçlı işgalinin varlığını kabul etti ve hatta Hizbullah liderliği Müslümanların beldesini işgal eden Haçlıların güvenliğini koruyacaklarına söz verdiler.

 

3 / 1: Soruyu soran Habersel: “1-Doktorun Cezayir’de öldürülenlerin kâfir olduğuna dair delili var mı? Ve bir Müslüman’ın dahi kanını akıtmayı meşru kulan şey nedir?

2-Şeyh el-Kardavi’nin operasyonlar hakkında söyledikleri hakkında fikriniz nedir?

3- Neden HAMAS’a yönelik tavsiyelerinizi kasten ses kaydı yoluyla keskin bir şekilde yönelttiniz? İslami vahdet ve İslam’ın üstünlüğü için hevesli olan birisi tavsiyelerini ve karşı tarafın duruşunu anlamayı diyalog kanalı gibi başka yollarla sunar, medya kanalıyla değil.

4- El-Kaide’nin Amerikan istihbaratına Arap Dünyasındaki Ülkelerde bulunan Müslümanların kanını caiz görmekle hayal dahi edemeyeceği kadar büyük bir hizmet sunduğunu düşünmüyor musunuz?

5- Ümmetin âlimleri arasında El-Kaide’nin meşru otoritesi nedir?

 

Habersel isimli kız kardeşimizin ilk sorusuna daha önce cevap verdiğimi düşünüyorum. Fakat dönüp kendisine soruyorum: İsrail’in kolonilerinde bulunan ve öldürülmesi caiz olmayan çocukların mübarek Kassam füzeleriyle öldürülmesinde HAMAS’ın bahanesi nedir? Öyle ki bu konuda çocuk, erişkin veya başkası diye ayırt etmiyor, Şeriatta onların öldürülmesini yasaklıyor, belki de Yahudi veya Arap veya da Müslüman olması fark etmeden işgal edilmiş Filistin’in bu kolonilerinde veya sokaklarında ve pazarlarında çalışıyorlar. “Habersel” kardeşimizden ricam “Temize Çıkarmak” kitabının ikinci kısmının sekizinci ve dokuzuncu bölümleriyle ilgilenmesidir.

 

Şeyh el-Kardavi’nin operasyonlarla ilgili bakışıyla alâkalı ikinci soruya gelecek olursak, bu bana sorulmasını istediğim bir soruydu ve cevabım şudur:

 

Birincisi: Kardavi büyük mücrimlere ve Mücahidlerin yalanladığı suçlamalara inanıyor. Bu fetvasında Batna ve Delly şehirlerinde olanlarla ilgileniyor. Orada masumların öldürülmesi ve Müslümanların kanlarının meşru kılınmasını betimlemiş. Burada mücrim Cezayir rejimiyle aynı yalanları tekrarlıyor. Delly şehrindeki operasyon bir donanma üssüne yönelikti, çocukların bir okuluna yönelik değil! Batna şehrindeki operasyon ise, binlerce masumu öldüren, İslam’a savaş açan, Şeriat hükümlerinin uygulanmasını engelleyen, Amerika ve Fransa’ya sadık olan, Birleşmiş Milletler üyeliği ve Arap inisiyatifinden feragati kabul etmesi sebebiyle İsrail’i tanıyan mücrim cumhurbaşkanını öldürmeye yönelikti. Şehadet aşığı kardeşimiz, güvenlik personeli kendisini fark edince onların ortasındayken kendisini patlattı ve çoğu bunlardan oluşan kişiler öldü. Bu Mücahidlerin yorumu ve ben bunu onaylayan haber kaseti gördüm. Mücahidler bizim ilişkilendirdiklerimizden çok daha doğru, adil ve dürüstler ve imanda Kardavi’nin kendilerine yağ çektiği ve yalanlarını meşrulaştırdığı büyük mücrimlerden daha sağlamlar.

 

İkincisi: El-Kardavi İslami Batı ülkelerindeki el Kaide oluşumunun beyanıyla Cezayir laik oluşumu arasındaki farkı umursamıyor. Ve burada İslami Batı ülkelerindeki el Kaide’nin menhecinin ve imanının berraklığına açıklık getirmek için ve onları suç işlemekle, aşırılıkla, Haricilere benzemekle suçlayanların adaletsizliği belirsin diye beyanından alıntılar yapıyorum.  Bu beyanda örgütün hangi gayeyle kurulduğunu anlamak gayesiyle okuyoruz:

-        “Din bütünüyle yalnızca Allah’ın olsun ve Allah’ın kelimesi en yüce olsun diye”

-        “Akidemiz Selef-i Salihin’in en başında gelen Hidayetin Elçisi Muhammedin (sav), ashabın, tabiunun ve etbait tabiunun akidesidir.”

-        “Erkek ve kadın bütün Müslümanlar için bütün doktrin kaynağında, hukukta ve ahlakta Kitap ve sahih sünnetle hükmetmek, onu reddetmemek ve tevil etmemek vaciptir.”

-        “Büyük veya küçük hiçbir günah yüzünden onu helal saymadığı sürece bir Müslümanı tekfir etmeyiz ve Müslümanların kanları ve malları İslam’a göre haramdır.”

-        “Müslümanları kafir sayan ve onların kanlarını ve mallarını haksız yere helal sayan Haricilerin duruş ve fikirlerinden Allah’a sığınırız. Ve bu Harici hainler Müslümanların tamamını veya bir kısmını kâfir sayan Tekfir ve Hicret grubuyla uyuşuyor. Bunlar doğru yoldan sapmışlardır.”

-        “Müslüman Ümmetimizi ilgilendiren temel kural Müslüman’ın kanı, malı ve üzerinde bulunduğu onuru, kanı ve malını caiz kılan bir iş işlemediği sürece haramdır.”

-        “Selefi Mücahidler Müslüman Ümmetin bir parçası ve dinde kardeşleridir.”

-        “Mücahidler hakkındaki izlenimi bozmak ve Cihad üzerinde şüphe uyandırmak için halka, yaşlılara, kadınlara ve çocuklara saldıranlar Tağutlar ve gizli istihbarat ajanlarıdır. Ve bu yolla Haricilerin hainliklerini dahi geçen bu tip sapkın kişilerce Tekfir ve Hicret gruplarına bu yozlaştırma sayesinde dâhil edildiler. Biz Mücahidler Allahu Teala’ya bu yozlaştırma konusundaki masumiyetimizi sunarız.”

-        “Eğer cemaat sadece onlardan oluşuyorsa bidat ehlinin ve ahlaksızların arkasında namaz kılınabileceğine inanırız.”

-        “Boşluk zamanı (Fetret Dönemi) –hak üzere olan Hilafete- Müslümanların grubunu kurmaya götüren anlamındadır ve onu bütün Müslümanların olmasını istediği ve onun iktidarı için gayret sarf etmesi gerektiği mukaddes hedef olarak saymak gerektiğine” inanırlar.

 

Bununla El Kardavi’nin İslami Batı Ülkelerindeki el Kaideyi: “Kendi halklarının kanlarını akıtanlar nasıl olur da İslamcı olduklarını iddia ederler? İnsanların katlini toptan caiz gören bu karanlık fikirleri nereden çıkarıyorlar?” şeklindeki ve “Haricilerden başka kendileri dışındaki bütün Müslümanların kanını ve malını helal sayan başka bir örnek yoktur” şeklindeki nitelemeleriyle fetvasında ne derece adaletsiz olduğu aşikâr oluyor.

 

Üçüncüsü: Kardavi’nin dayanakları güvenilir değil. O, 1989 da el-Ezher’de verdiği demeçte Hüsnü Mübarek ve hükümeti hakkında “Mısır’da görev başında olanların imanına ve onların Allah’ın hiçbir hükmünü reddetmediklerine ve ne de İslam’ın hiçbir ilkesini yadsımadıklarına, İslami Davet için çalıştıklarına, onun uygulanması ve tahsis edilmesi için gereken şartların oluşması için ellerinden geleni yaptıklarına inanıyoruz. Fakat gecikildiğinin söylenmesi aslında uygun zamanı beklemektir” diyen biri değil midir?

Ve daha da demecini verdiği günden beri 19 yıldır da beklemeye devam ediyor ve öncesinde de onlarca yıl beklemişti. Ve tahsis durumu henüz imanına inandığı, Allah’ın hiçbir hükmünü reddetmediğine inandığı ve ne de İslam’ın hiçbir ilkesini yadsıyıp inkar etmediğine inandığı, İslami Davet için elinden gelen tüm gayreti sergilediklerine inandığı yöneticilerine ulaşmadı. Nerede? İsrail ile olan barış mütabakatı ve olağanlaşmada mı? Ya da Sinai’deki İsrail fuhuş ticareti otellerinde mi? Veya Filistinlilerin Gazze ablukasında mı? Ya da Müslümanları katleden ve zulmeden askeri mahkemelerde mi?  Veya Devlet Güvenlik mezbahanelerinde mi? Veya Afganistan’da ve Irak’taki Müslümanların ülkelerini bombalamak için kalkan –ve hala da kalkmaya devam eden- Haçlı kuvvetlerinin Mısır’daki Amerikan üslerinde mi? Utanmaz medyada mı? Ahlaksız Kültür Bakanlığı’nda mı? Laik anayasa ve kanunlarda mı? Yahut Hüsnü Mübarek ve oğlu tarafından oluşturulmuş yozlaşmış yağmacı zümrede mi?

 

Dördüncü: Kardavi Müslümanlara karşı Haçlılara yardım ediyor ve Müslümanlara karşı Amerikalılara yardım ettiği, Tarık el Beşri, Haysam el Hayat, Muhammed Salim el Awa ve Fehmi Huvaidi’yle ve ardından gelen metindekilerle birlikte işaret ettiği fetvasındaki hatasından dolayı ne özür diliyor ne de geri adım atıyor.

 

“Soru Amerikan ordusundaki ve diğer aynı şartlarda bulunan askeri personel Müslüman kardeşlerimizin karşılaştıkları oldukça karışık ve hassas bir durumla ilgili.” Burada, bu fetva sadece Amerikan ordusundaki askeri personel kardeşlerine uygun değil, fakat aslında,  Fransa, İngiltere ordusundaki ve üstelik İsrail ordusundaki ve diğer ordulardaki kardeşleri için de uygun.

 

Fetva devam ediyor, “Fakat diğer bir Müslüman ile savaşan Müslüman askeri personelin başına gelen zorluk ve meşakkat kaynağı, zor olan –belki imkânsız olan- savaşta hedef alınan gerçek suçlularla olan bitende bir payı olmayan masumları ayırt edebilmektir. Sahih bir Nebevi Hadiste der ki, “Eğer iki Müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya gelirse ve onlardan biri arkadaşını öldürürse, öldüren de ölen de ateştedir.” Birisi sordu: “Öldüren tamam fakat neden öldürülen (de ateştedir)?”  [Cevab verdi]: “O da o arkadaşını öldürmek istemişti”  (Buhari ve Muslim rivayet etmiştir)

 

İşin aslı bu kerim Hadis, Müslüman’ın kendisini kontrol edebildiği, kalkıp savaşabilmeye veya kendini tutabilmeye muktedir olduğu durumlarla ilgilidir. Bir Müslüman’ın bir ülkenin düzenli ordusunda askerlik yapması ve vatandaşlığıyla ilgili değildir. Kendisine verilen talimatlara razı olup itaat etmeyle ilgili de değildir. Çünkü eğer başka türlü yaparsa, bundan kaynaklanan birçok hasara ilaveten ülkesine olan sadakati şüpheyle karşılanır…

 

“Sebeb olduğu zorluklar ise, gelişigüzel yapılan savaştır. Bu yüzden Müslüman’ın üzerine bu savaşa katkıda bulunmaya niyet etmek ve hakkı ikame etmek ve batılı yok etmek ve yaptığı işin amacı masumlara karşı asabiyeti önlemek, onları adalete getirmek için yetişmek yükümlülüktür.”

 

Amerikan askerlerinin diğer Müslümanları getireceği bu adalet nedir? Kuran’ın kendi kavliyle tarif ettiği Amerikan adaleti mi, “Onlar hala cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakin sahibi bir toplum için kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir?” [Maide: 50]. Ve ayrıca, neden Kardavi ve arkadaşları Müslümanlardan, onları İslami Şeriatın adaletine (hükmüne) getirmek için, onların onlarca yıldır Müslümanlara karşı işledikleri cürümlerin hesabını görmek için, Amerikalıların büyük mücrimlerine karşı savaşmasını istemedi?

 

Fetva devam ediyor “Ve eğer Amerikan ordusundaki Müslüman personel, bu savaşta geçici olarak arka safta istihkak alanında, onlara ve diğer Amerikalı Müslümanlara hiçbir zorluk ve hasara neden olmayacak şekilde çalışarak –soruda da zikredildiği şekilde- görev yapmayı istemeye muktedir olursa, o zaman bu talepte bulunmalarında kendileri için bir sakınca yoktur. Bu talep bir şekilde sadakatleri hususunda hasara veya zorluğa sebep olacaksa veya kendilerinde kuşku uyandıracaksa veya yanlış ithamlara veya çalışma olasılıklarına zarar verecekse veya yurtseverliklerinde şüphe oluşturacaksa vs. o zaman bu talep caiz değildir.” Burada, sırf çalışma olasılığının zarar görmesi –terfide gecikme örneği gibi- Müslüman’ı geri hizmette bulunmaktan engeller, bu yüzden o da çalışma olasılığını muhafaza etmek için Müslüman kardeşlerine karşı savaşmalı ve onu öldürmeli!

 

Amerikancı fetva devam ediyor, “Orada,  Müslüman askeri personelin terörizmi ifa etmek veya onları yetiştirmek için uygun fırsatı sağlayıp ülkelerinden gönderip barındırmak düşüncesinde olanlara karşı yaptığı savaşta bulacak bir son –Allah’ın izniyle- problem değildir.”  Burada Kardavi ve arkadaşları yalnızca, kendi Amerikan okullarının düşüncesine göre terörizm iddiasında bulundukları Müslümanlara karşı savaşa cevaz vermiyor, aynı zamanda ifa etme düşüncesinde olan ve onlara yardım edenlere karşı da savaşa cevaz veriyor.

 

“Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür. Onlar ancak yalan söylerler.”  [Kehf: 5]

 

Bu fetva, kendisine saygı duyan Müslüman veya kâfir bir devletten çıkmış olsaydı, hedef göstereni vatana ihanet suçundan dolayı mahkemeye çıkarırdı. Hasbinallah ve ni’mel vekil. El Mutenebbi şöyle derken ne kadar da haklıydı:

 

Ve arkanda, Romalıların yanında, Romalılar var

O halde hangi yanına döneceksin

 

Beşinci: el-Kardavi’nin Filistin’e karşı duruşu şüphe dolu. El-Kardavi’nin web sitesi Kudüs Vakfı’nın Mart 2007’de Cezayir’deki beşinci konferansından sözü geçen ifadeleri alıntı yapıyor:

 

“Uluslar arası Kudüs Vakfı Başkanı, Alleme Dr. Yusuf el Kardavi, Riyad zirvesine katılan Arap liderlere yönelik bir mesaj yayınladı, bu mesajında onlardan ısrarla İsrail ile dostlukların pekiştirilmesi adına, onlar işgal ettikleri topraklardan çekilinceye ve Filistin devletinin kurulmasına müsaade edinceye dek tekbir adımın atılmamasını istedi.”

 

“Şeyh el Kardavi bir basın toplantısında zirve hakkındaki mesajıyla ilgili bir soruya cevaben dedi ki, ‘Zirvede birçok çeşit yönlendirmeler var:  bazıları [Arablar] İsrail ile uyum sağladı, diğeri bu fikri reddediyor… Biz uyum sağlamayacağız ve işgal sürdüğü müddetçe uyum sağlama (fikrini) kabul etmeyeceğiz.’

 

“Devamla dedi ki, ‘Biz sadece gerçek bir Filistin devletinin kurulması halinde İsrail’le uyum sağlamayı kabul edeceğiz o devlet ki kendi gökyüzü ve sınırları olan ve kendini müdafaa hakkı olan bir devlet olacak. Bu durumda biz sadece, eğer buna gerek varsa, İsrail’i tanımayı düşünebiliriz.’

 

“el-Kardavi buna ilaveten ‘Kudüs vakfı, Arab liderlerin kararlarına karışmaz’, fakat aynı zamanda İsrail’le uyuma, İsrail, işgal edilmiş topraklardan çekilinceye ve Filistin devleti kuruluncaya dek karşı olduğuna vurgu yaptı.”

 

Bu tehlikeli sözler gösteriyor ki, Filistin’den kalan döküntülerle Filistin devletinin kurulması denen şey olduğu takdirde Kardavi’nin İsrail’i tanıma –hatta onunla uyum sağlama- hususunda hiçbir itirazı yok.

 

Filistin’deki ve dışındaki Müslüman kardeşlerimi, meşhur İslami grupların liderlikleri arasında ve Filistin’deki İslami hareketlere üye, politik liderlikler arasında bölünmeye yönlendirmeye karşı uyarıyorum, [bu yönlendirme ki] , Filistin’in 1967 den sonra işgal edilmiş kısmı ve bundan önce çalınan bölümü unutturularak kalan kısmında bir Filistin devletinin kurulmasına davet ediyor.  Bu yönlendirmenin maskesi Filistin’in beşte dördünü bırakan Mekke anlaşmasında düşmüştü ve Kardavi sözleriyle bu yönlendirmeyi açıkça destekliyor.

 

Böylece, Filistin’de ve her yerde bulunan Müslüman Ümmet bu yönlendirmeye karşı son derece dikkatli olmalı ve ona güç ve kararlılıkla karşı koymalıdır.

 

HAMAS’ın eleştirisi hakkındaki ikinci sorusuna gelince, kıymetli kız kardeşimizin dikkatini üç şeye çekmek istiyorum:

 

İlki, HAMAS’la ilgili konuda desteklemekten başlayarak genel eleştiri uyarısının defalarca tavsiye edilmesine kadar aşamalı olarak ilerledim. Fakat Mekke anlaşmasını imzaladıkları zaman içten, açık bir eleştiri gereklilik oldu. Onlara aşama aşama yaklaştım, fakat kardeşlerinin görüşlerini önemsemeyip, laik anayasaya rıza göstererek seçime girmelerinden Çeçenistan’daki kardeşlerinden vazgeçmelerine kadar ve Mekke’de Filistin’in beşte dördünden feragatleriyle sonuçlanan içine daldıkları şeyi sürdürdüler.

 

İkincisi, ben bütün demeçlerimde HAMAS’ın siyasi liderleriyle, HAMAS’ın mücahidlerini ve Filistin’deki diğer Mücahidleri ayrı tuttum. Ben HAMASın liderlerini eleştirdim ve laik Filistin anayasasına yapışıp kaldıkları sürece, Mekke anlaşmasından vaz geçtiklerini ilan etmedikleri sürece de eleştirmeye devam edeceğim. HAMAS Mücahidleri ve Filistin’deki diğer Mücahidlere gelince, onları destekledim ve desteklemeye de devam edeceğim ve Ümmeti de onlara yardıma davet ediyorum, özellikle de Sinai kabilesine.

 

Bazıları beni başıboş davranmakla eleştirdi, Ümmete bir gün benim HAMAS hakkında başsağlığımı sunuyor, başka gün onu destekleme talebimi;  fakat bu adil değil, benim sözlerim net,  herkese açık ve kasete kayıtlı.  Ben Ümmete HAMAS’ın politik liderliği hakkında başsağlığımı sundum –ve hala da sunuyorum- ben Ümmetten HAMAS Mücahidleri de dâhil Filistin’deki bütün Mücahidlere yardım istedim –hala da istemeye devam ediyorum- .

 

Üçüncüsü, eğer kıymetli kız kardeşimiz metodumun doğru olmadığını düşünüyorsa, bu onu; HAMAS liderliğinin laik anayasayı icra etmesini ve Çeçenistan’daki Müslümanlardan vazgeçmesini, Mekke’de Filistin’in beşte dördünü bırakmasını, kendi doğru saydığı metotla eleştirmekten ve hakkı ifade etme yükümlülüğünden mazur bırakmaz.

 

“Habersel” rumuzlu kız kardeşimizin, el-Kaidenin Arab dünyasında Müslümanların kanını helal görmekle Amerikan istihbaratına hayal dahi edemeyeceği yollarla hizmet sağladığı sözüne gelince; ben Amerikalılara hizmet eden kişinin, Amerika ordusundaki Müslümanlara, çalışma olasılığının sekteye uğraması ihtimalinden dolayı Afganistan’daki Müslümanları öldürme ve Afganistanı yok etme cevazı verenin ve Filistin devletinin kurulması dediği şeyin gerçekleşmesi halinde İsrail’in tanınmasını, onunla uyum sağlamayı yasaklamayan kişi olduğuna inanıyorum.

 

el-Kaide’nin Müslüman Ümmetin alimleri arasındaki meşru otoritesi hakkındaki sorusuna gelince, kendisinden “Temize Çıkarmak” kitabımın ikinci bölümünün üçüncü kısmını okumasını rica ediyorum.

 

4 / 1 Soruyu soran Nuh diyor ki, “Doktora sorum şudur: bir yandan Cezayir’de ve başka yerde Müslümanların öldürülmesinde, diğer yandan HAMAS’ı fasık olarak nitelendirmesi ve onları müşriklikle itham eden boyutta onlara acıtıcı bir eleştiri sunmasında Zevahiri’nin dayanağı olan delil nedir? Diğer sorum: Filistin’de, gaspçı Yahudilere karşı Cihad hareketi nerede?

 

Daha önce Nuh kardeşin Müslümanları öldürmek hakkındaki sorusuna cevap verdim.

 

HAMAS’ı eleştirim hakkındaki sorusuna gelince, birkaç şeye açıklık getirmek istiyorum:

Birincisi: Ben HAMAS’ı fasıklık veya kâfirlikle itham etmedim.

 

İkincisi: Ben işe HAMAS’ı desteklemekle başladım, ardından tavsiyede bulundum, sonra uyardım, sonra da Mekke anlaşmasını imzaladıkları zaman  –Mücahidleri değil- liderleri eleştirdim.

 

Üçüncüsü: Eğer benim metodumun kötü olduğunu zannediyor idiysek, HAMAS’ın şeriatla hükmetme hakkından vazgeçmesine ve Mekke anlaşmasına güzel –kuvvetli ve net- bir metotla karşı koymak Nuh kardeşimizin sorumluluğu değil mi?

 

Nuh kardeşin Filistin’deki operasyonlarla ilgili sorusuna ise daha önce (yukarıda) cevap vermiştim.

 

Temelde İranla ilgili olan ikinci grup sorular:

2 / 1 Soruyu soran Muhammed Samir diyor ki, “Sorumun ulaşacağına veya cevaplanacağına inanmıyorum ama öylesine soruyorum.

 

1-Neden Şeyh Doktor Fazl [Seyid İmam el Şerif]’in kitabını değiştirdiniz ve bunun sizin şuranız tarafından yazıldığını iddia ettiniz? Yazarının kendisine ilişmenizi istemediği bir kitabın taklidini yapmakta meşru hakkınız nedir? Ve size yöneltilen suçlamalara, özellikle Doktor Fazl’ın sizin Sudan istihbaratının ajanları olduğunuzu ve 100.000 dolar mükâfat karşılığında Mısır’da operasyonlar yaptığınızı söylemesine karşı cevabınız nedir?

 

2-İran’ı istisna tutarak, Doğuda ve Batıda, Müslüman veya kâfir bir ülkeye saldırdığınız gibi neden İran’a da saldırdığınızı duymadık? Öyle ki İran’ın zikredilmeye değer cürümler işlediğini ve defalarca saldırdığın biliyorsunuz ve bu sizin yapmadığınız bir şey, aynı zamanda siz büyük veya küçük bir meselede sizin gibi düşünmeyen İslamcıları vatan hainliğiyle suçluyorsunuz.

 

3-Neden şehid Abdullah Azzam’ı tekfir ettiniz ve Peşaver’de onun arkasında namaz kılmayı reddettiniz? Bu şehid Azzam’ın hanımının Türk bir gazeteciyle röportajında söylediği şeydir ki: siz onun arkasında namaz kılmayı reddetmiş ve Müslümanları ona karşı kışkırtmışsınız. Ve onun suikastinde sizin parmağınız olduğuna dair söylenti ne derece doğrudur?

 

4-Uydu televizyonlarındaki sık sık çıkışınız Dr. Fazl’ın sizin hakkınızdaki söylediklerini doğruluyor:  artık siz sesle ilgili bir olgudan ibaret değilsiniz, ilgi uyandırmak isteyen ve meşhur olmak isteyen birisiniz veya bu şekilde isteği olan biri. Bu konuda bana katılmıyor musunuz?

 

“Eğer durum gerçekten böyleyse, açık zekânızdan dolayı teşekkür ederim”

 

Muhammed Samir’e cevabım şudur:

 

1-El-Cami [fi talibul ilmuşşerif] kitabıyla ilgili ilk soru itibariyle; bu eski bir ders, biz el-Cihad cemaatindekiler Mücahid İslami Cemaatlerdeki kardeşlerimize onu kısa notlarla açıklamakla yetinip bölüştürdük, bu sebeple acısını çektiğimiz tahkirden ve haksızlıktan dolayı da Allah’tan mükâfat umduk. Ve bu konuyu burada şu iki şey haricinde işlemezdim: birincisi bana gönderilen sorulara cevap vereceğimi vaat ettim, ikincisi de Muhammed Samir kardeşin sorusunun cevaplanmayacağını düşünmesi. Allah’tan niyazım bu konuyu son kez işleyişim olmasıdır.

 

Derim ki, yardım Allah’tandır: el Cami kitabı hakkındaki tartışma iki problemden kaynaklanıyor:  bunlardan birisi önemsiz, onunla ilgilenmiyoruz, tartışmayla ilgili de değil, diğeri ise daha büyük ve onurlu her Müslümanın dinini savunmak için ona karşı koyması üzerine bir vazifedir.

 

İlgilenmediğimiz küçük probleme gelince, bu, el Cami kitabını yayımlama hakkı olanları, tetkik edip satışa çıkaranları ilgilendiriyor. Özetle bu kitap el Cihad cemaatinin ortak gayretiyle yazılmıştır. Cemaat onun giderlerini Cihad birikimlerinden karşıladı ve yazarına, bununla Cihadı destekleyen bir kitap yazsın, üzerindeki yanlış anlamaları dağıtsın diye bir ofis, bir kütüphane, bir yazıcı, araç gereç ve fon sağladı. Tetkik ve onayı da el Cihad cemaatinin ortak gayretiyle oldu. Bunlar, cemaatin lideriyken yazarın uyguladığı kurallardı, biz de bu kuralları kendisine uygulayarak özen gösterdik.

 

Fakat cemaat, kitapta, kendilerinden söz edeceğim bir takım hataların bulunduğunu biliyordu, onun için bir tek kuruş dahi harcanmadı, ne de zamanından bir tek dakika dahi fedakârlık edilmedi. Bunun kanıtı biz Peşaver’de kaldığımız süreç boyunca –tevafuken ve yazarın isteği dışında-  keşfettiğimiz; onun, Müslüman Kardeşler Cemaati’nin onun ilk taslağını kabul etmediğini bildirmesidir, biz kendisine şiddetle itiraz ettik ve kendisine bunun kabul edilemez bir şey olduğunu söyledik. Çünkü bu meşru olarak disipline edilmemiş bir görüştür, sıkıntılara ilaveten faaliyete konuldu.

 

Bu bizi üzmeyen ve  “hidayet belgeleri”nin yazarının da kitaptaki büyük hataları önemsemeyerek gözlerini kapatıp, abartarak büyük bir trajedi saydığı küçük problemdir. Ve Allah’tan, onun için sarf ettiğimiz para ve çabadan ve de onun yüzünden maruz kaldığımız küfür ve tahkir için mükâfat umduk.  Ve kitabı kendisine istediği gibi yazması ve ondan elde ettiği karı istediğine vermesi için bıraktık.

 

Kendisiyle aldatıldığımız ve ancak yazarı yazmayı bitirip, son halini üstlenerek Sudan’a gittikten sonra fark edebildiğimiz kitapla ilgili büyük probleme gelince, kitap son derece tehlikeli hatalar içeriyor, onlardan bazıları örneğin:

 

—Diyor ki, “Eğer bir kişi davet etmeden ve destekleyenlerin oluşumundan önce mürtet hükümete karşı savaşırken öldürülür veya hapsedilirse bu kişi ne hakka tabi olmuş olur ne de dindar olur…” Böylece biz kendi ismimize, Mücahid kardeşlerimize, esirlerimize ve şehadet âşıklarına küfrettiğimiz bir kitap telif etmeliyiz.

 

—Diyor ki, “Bazı İslami Cemaat liderlerine karşı Cihad, yöneticilerine karşı Cihaddan daha uygundur” ve kendisiyle Şeyh Abdullah Azzam (rahimehullah) arasında geçen bir olaydan söz ediyor, onu aşırı çirkin bir şekilde tanımlıyor. Ve daha kötüsü, bu konuşmayı daha da kötü tanımlamalarla “hidayet belgeler”inde tekrarlamış olmasıdır. Ben buna “Temize Çıkarmak” kitabının ilk bölümünün on yedinci notunda ve ikinci bölümün on yedinci kısmında değindim.

 

—Diyor ki, Tağutlara yardım edenleri tekfir etmeyenlerin kendileri tek tek küfre düşerler, velev ki bu kişiler bu Tağutlara karşı savaşan Mücahidlerden olsa dahi.

 

—Yazar, Mısır İslam Cemaati’ni aşırı Mürcie olarak nitelendiriyor ve Dr. Ömer Abdurrahman’ı (Allah onu esaretten kurtarsın) yakışıksız ifadelerle tanımlıyor.

 

—Yazar, seçimlere iştirak eden herkesi kafir olarak görüyor ve yanlış yapılan yorumu mazeret olarak görmüyor.

 

Böylece biz “hidayet belgeleri”nin yazarının bizi nasıl bir hileye aldattığını anlamış olduk, böylece el Cami kitabını kendisine bıraktık ve el-Cami kitabının bu hatalarını temizleyen yeni bir kitap yayınladık. Tetkik ettikten sonra ona el-Cihad Cemaati ismini koymayı uygun bulduk. Ve Tehzib (Düzeltme) kitabları ilim tarihinde meşhurdur, Tehzib’ul-Kemal, Tehzib’ul-Tehzib ve Menhecul Kasidiin kitapları gibi…

 

Ve üzerine Abdulkadir bin Abdulaziz ismini yazdık, bu, el Cihad cemaatine ait sembolik bir isimdir ve “hidayet belgeleri”nin yazarının ve birçok kardeşin benim sembolik ismim zannettiği gibi gerçek bir isim değil!

 

Bu sonuç itibariyle Muhammed Samir kardeşime derim ki: biz ne bir şeyin taklidini yaptık, ne de bir şeye iliştik, bunun yerine biz el Cihad grubunun üzerine tesis edildiği, kendisinin de başkalarına uyguladığı kuralları “hidayet belgeleri” kitabının yazarına uyguladık. Biz yeni, gözden geçirilip tetkik edilmiş bir kitap yayınladık ve kendi asıl kitabını da kendisine bıraktık.

 

Böylece Muhammed Samir’in ve Cihada ve Mücahidlere muhabbet besleyen herkesin, kitabı gözden geçirmek, yayımlamak kendisine yarar sağlayacaklara problemin kendisini kuşatmasından kaçınmak ve [bunun yerine] zikrettiğim hatalara karşı koymak boynunun borcudur.

 

“Hidayet Belgeleri” nin yazarının, eleştiriden kaçtığı için üzerine ismini yazmadığı, yazdığı yaklaşım biçimine benim itirazıma rağmen Butlan Vilayet el Dariir [Kör Adamın Kurallarının Hükümsüzlüğü]  mektubundaki metodunun aynısını bize uygulamaya kalkıştı. Ve ben el Cihad cemaatinin emiri olur olmaz, mektubun yayım ve dağıtımını durdurdum. Ve İslami Cemaat’teki kardeşlerime Sayın Şeyh Rıfa’i Taha (Allah onu esaretten kurtarsın) yoluyla özrümü ilettim. Onlarda –şükranlarımızla- bu duruşu kabul ettiler. [Ve bütün bunlar] benim Mücahidleri birleştirme ve onlardan zulmü kaldırma kaygımdandı ki yazar aynı şekilde, İslam Cemaati’nin maruz kaldığı bu zor sınavlar, tutuklamalar, işkenceler Şeriat ahkâmından sapmaları yüzündendir diye iddia etti.

 

“Hidayet Belgeleri” yazarının benim ajan olduğuma dair iddiasına gelince, bu bir yalan ve yanlıştır ve ona cevabım; eğer o beni ajan olmakla suçluyorsa, o zaman kendi kendini de suçluyordur, o benim emirim ve dava arkadaşımdı. -Sudandan ayrılana kadar- yıllarca el Cihadın, ihanet ve tetikçilik de dahil çeşitli yollardan toplandığını iddia ettiği parasından yiyordu, o zaman neden bu paradan yerken sessiz kalarak dolap çeviriyordu?  Neden bunca uzun yıllar boyunca konuşmadı? Neden vicdanı sadece Devlet Güvenlik Araştırma Dairesi’nde uyandı?

 

2-İran hakkındaki soruya gelince, kardeşimden Es Sahab Medya ile yaptığım son sohbet “Olayların Yeniden Gözden Geçirilmesi”ne bir göz atmasını istiyorum.

 

3-Şeyh Abdullah Azzam’ı tekfir ettiğim, onun arkasında namaz kılmadığımla ilgili üçüncü soruya gelince, bu tamamıyla gerçeğin zıddı bir ifadedir. Erdemli kız kardeşimiz Ummu Muhammed’e [Abdullah Azzam’ın hanımı] (Allah onu korusun) hatırlatırım ki, şehid –biz onu öyle umuyoruz- eşim Ummu Muhammed (Allah ona rahmet etsin) benim müsaademle kendisinin sohbetlerinde ve toplantılarında bulunurdu.

 

4-Benim sesten ibaret bir olgu olduğumla ilgili sorusuna gelince, kerim kardeşime derim ki: benim niyetimi bırak, çünkü onu yalnızca Allah bilir, benim sözlerime bak, eğer iyilik görürsen tabi ol ve eğer bundan başka bir şey görürsen onu bana açıkla ve tavsiyede bulun.

 

Umarım Muhammed Samir kardeşim beni açık zekâlı bulmuştur ve dönüp kendisinden de tavsiye edeceğim birkaç tavsiyeyle açık zekâlı olmasını isterim: öncelikle insanların niyetlerini karıştırmaması, çünkü bunu bilen ancak Allah’tır. İkinci olarak kendisini önemli meselelerle meşgul etmesi ve dedikodu/dedikoducudan vazgeçmesi ve üçüncü olarak, “Temize Çıkartmak” kitabını okumasıdır. Allah kendisini de bizi de ve Müslümanları da seveceği ve razı olacağı işlere iletsin.

 

2 / 2 Soruyu soran Eymen diyor ki,

1-Kiralık bazı medya merkezlerinin tekrarlayıp durdukları el-Kaide ve Mecusi İran’ın arasında var olan bir dostluk doğru mu? Eğer doğru ise bu bağlantının mazereti ve arkasında bulunan amacı nedir? Ve son (bitiş) bu yolu haklı çıkarır mı?

 

2-Özellikle de el-Arabiyya kanalında defalarca tekrarlandı. el-Kaide ve İran arasındaki bir dostluğun en büyük kanıtı olarak da, laik, kiralık el Arabiyya kanalının iddiasına göre, el Kaide örgütünün en büyük liderlerinden ve kıdemli üyelerinden biri olan Seyful-Adl diye anılan bir kişinin İran’daki temsilciliği, İran’dan operasyonları yönettiği ve talimatlar verdiği gösterildi. Seyful-Adl diye birisi var mı? Bu kişinin özelliği nedir? Ve gerçekten İran’da kendi mutabakatıyla bir temsilciliği var mı?

 

3-Mukaddes beldelerdeki, özellikle de Gazze’deki yurtsever diye ve İslami diye tabir edilen örgütler hakkındaki içten gelen görüşünüz nedir? Ve bütün fikirleri vermenin gerekçesi ve bunun tezi nedir? Sizin fikirleriniz Gazze’de bulunan sizi temsil eden haber alma servislerinizin zemini üzerine mi kurulu yoksa bu grupların medyalarının haberleri üzerine mi? Bu grublar (1) el Fetih, (2)HAMAS, (3) İslami Cihad, (4) İslam Ordusu, (5) Hak Tugayları Kılıcı, (6) Ümmet Ordusu.

 

4-Kerim Şeyhimiz, Halid Meşal ismindeki şahsın İran ziyareti ve inkârcı Humeyni’nin defnedildiği yere bir çelenk çiçek koyması hakkındaki görüşünüz nedir? HAMAS liderlerinin Rusya ziyareti ve onları öpmesi hakkındaki görüşünüz nedir? Ve siz Rusya’nın Çeçenistan ve Kafkas ülkelerinde yaptıklarının hatırlatılması durumunda değilsiniz. Kendilerini bu iki necis kucaktan birine ve bir diğerine atmalarının bir gereği var mı: bir inkârcı Mecusi İran’ın kucağına, bir Komunist Rusya ve onun cani Çarının kucağına?

 

Eymen kardeşin İran hakkındaki ilk sorusuna cevap olarak kendisini Es-Sahab Medya ile yaptığım “Olayların Yeniden Gözden Geçirilmesi” isimli sohbete yönlendiriyorum.

 

Seyful-Adl konumu hakkındaki soruna gelince, bu kendisine açıklayamayacağım bir şeydir.

 

Zikrettiği altı örgüt hakkındaki sorusuna gelince, vurgulayarak cevap veririm ki, bütün insanları İslam’a davet ederiz. Müslümanları ve cemaatlerini Tevhid kelimesi etrafında birleşmeye ve bu kelimenin gereği olarak Şeriatla hükmetmekle İslam’a yardım etmeye çalışmaya, onu başka hükümlerle eşit görmemeye, işgalcilerin Müslümanların beldelerini gasp etmesine karşı koymaya, onun bir karışını bile vermeye zorunluluk hissetmeyi ve mutabakatı ne tanımamaya ne de saygı göstermemeye,  memleketlerine hükmeden yozlaşmış, yozlaştıran, kiralık yöneticileri alaşağı etmeye çalışmaya davet ederiz.

 

Halid Meşal’in İran ziyareti hakkındaki sorusuna gelince, bunun hakkında konuşmak için bilgiye ihtiyaç duymuyorum, fakat İran ve Hizbullah karşısındaki duruşumu Es Sahab Medya ile son sohbetimde açıkladım.  Çeçenistan’a karşı duruşunu da daha önce (yukarıda) eleştirdim.

 

3 / 2: Soruyu soran Talibul-Dua diyor ki:

1-Afganistan, Pakistan, İran, Azerbaycan ve körfez ülkelerindeki, genelde Ümmete,  özelde ise Ehli Sünnet Mücahidlerine zarar veren projelere katılmayan Şii varlığına karşı duruşunuz nedir?

 

2-Irak’taki (önceki ismiyle Ensar es Sunne) Ensar el İslam cemaatindeki kardeşlerimize karşı, ülkedeki en eski ve sebatkar meşru İslami cemaate beyat edilmesi, ve İslami meşruiyetleri âlimler tarafından delindiğine tanık olunduğu (ki bu da onların, onların cemaati olduğu anlamına gelir) sonrakinin öncekine beyat etmesi, başka bir yolun bulunmaması hususunda duruşunuz nedir? Özellikle de son demecinizde, kardeşlerimizin Irak İslam Devleti’ne beyat etmeleri isteğinizden sonra kendilerine yöneltmek istediğiniz bir açıklama var mı?

 

Talibul-Dua’nın ilk sorusuna cevabım, Şii varlığına karşı duruşum Ehli Sünnet âlimlerinin, onların cehaletlerini mazeret gören duruşudur. Liderleriyle beraber Haçlılarla ittifak kurup Müslümanlara saldıranlara gelince, onların bu durumdaki hali; İslam ahkâmından kaçınan gruplardır. Müslümanlara karşı asabiyete iştirak etmeyenlerin, global Haçlı sancağı altında Müslümanlarla savaşmayanların varlığına gelince, onlara karşı yolumuz; davet ve gerçekleri göstermek, liderlerinin İslam’a ve Müslümanlara karşı ne çapta cürümler işlediklerini, Afganistan ve Irak işgalinde Haçlılarla nasıl ittifak kurduklarını, kendi içlerinde savaştıkları halde Ehli Beyti nasıl savunduklarını iddia ettiklerini, Hüseyin’in ve Abbas’ın (ra) kubbelerini yıktıklarını ve hedeflerinin nasıl Filistin’in özgürlüğü olduğunu iddia ettiklerini, Hasan Nasrallah’ın Lübnan’ı işgal eden uluslar arası Haçlı kuvvetlerini nasıl karşıladığını ve halkıyla Filistin Cihadının arasına nasıl girdiğini, Rafsancani’nin İsrail’i yok etmek istemiyoruz şeklindeki duruşunu, İran’ın İsrail’le beraber Birleşmiş Milletlerin üyesi oluşunu, Birleşmiş Milletler beyanının, bütün üyelerini, diğer üyelerinin topraklarının ve egemenliğinin birlik ve güvenliğine saygıyı gerektirdiğini açıklamaktır.

 

Ensar es-Süunne’deki kardeşlerimize bakışıma gelince; tamamıyla saygı ve takdirdir. Görüşlerimin toplamı ise son mesajımda dediğim gibi Irak İslam Devletiyle birleşmeye çağrıdır.

 

Temelde Mısırla ilgili olan üçüncü grup sorular

1 / 3 Soruyu soran Nun bin Nuktah kardeşlerinden birinin sorduğu bir soruyu göndermiş:

1-Irak’taki İslam Ordusu ve bunu takip eden ayrılık hakkında bilgi istiyoruz. Onların bazı üyelerinin Amerikan istihbaratıyla bağı olması mümkün mü? Ve onlarla Irak İslam Devleti’nin arasındaki anlaşmazlığın kaynağı ney?

 

2-Fethul İslam’ın mücadelesi meselesinde;  bu mücadelenin başlatılmasının gerçek sebeplerini ve –eğer lütfederseniz- şu meseleler hakkında kısa bir bilgi almak istiyoruz: (a) elde edilenler, (b) kayıplar, (c) Fethu’l-İslam Mücahidlerinin durumu, (d) oradaki kuşatmanın nasıl olduğu.

 

Bunun ardından Nun bin Nuktah kardeş kendisine ait bir soru soruyor:

 

“Benim soruma gelince, Seyyid İmam’ın geri adım atmasına (sözünü geri almasına) cevabınızı soruyorum. İyi biliyorum ki bu Mısır gibi belirli bir ülkeyi amaçlayarak atılmış bir geri adım değil, aksine Cihadı, el Kaide’yi ve iki Şeyhi (Allah onları korusun) hedef alıyor. Bu durumda bunların yanlış olduğu nasıl ispatlanır? Ve bunun tanıtılmasında kardeşlerden istenilen nedir? Bu geri adımlara cevabınız, medyanın sizin bildiri ve mesajlarınızı takip ediyor olmasından ötürü olumsuz etki mi içerecek ve dar bir çatıdan alıp daha geniş bir çatıya mı genişletecek? Allah izzetinizi arttırsın. O halde bu olayla ilgilenmenin olumsuz bir etkisi mi var yoksa cevap vermek mi önemli?”

 

Nun bin Nuktah kardeşimden selamımı ve dualarımı arkadaşlarına ve ulaştırabildiği herkese ulaştırmasını isterim.

 

Irak İslam Ordusuyla, Irak İslam Devleti (Allah ona yardım etsin) arasındaki anlaşmazlığa gelince, Mü’minlerin Emiri Ebu Ömer el Bağdadi bunu verdiği demeçte ayrıntılandırdı, bu yüzden buna bakmanızı rica ediyorum.

 

Fethu’l-İslam mücadelesine gelince, bu sorunun cevabı için en uygun kaynak ise Faziletli Şeyh Şakir el Absi’nin (Allah onu korusun) son demecidir, bu yüzden bunu da o demece yönlendiriyorum.

 

“Hidayet Belgeleri”ne cevabım hakkındaki sağduyulu kararım ise; “Temize Çıkartmak” kitabını yayınlamamdı. Bu yüzden bunu da kitaba başvurmana yönlendiriyorum.

 

2 / 3 el Battar soruyor:

Faziletli Şeyhimiz, kardeşiniz Şeyh Muhammed Zevahiri (Allah onu esaretten kurtarsın) ve tutsaklıktaki sebatı hakkında güzel şeyler okudum. Eğer mümkünse bize bu Mücahid (Allah onu esaretten kurtarsın)  hakkında; Cihadi medyanın hakkını vermediği; son revizyonları reddeden, bu yüzden de yalnızlığa tecrit edilen 30 cemaatinin en ünlülerine takdim olarak biraz bilgi verebilir misiniz?

 

Diğer bir soru: Mübarek’in köpeklerinin tağutça hükmettikleri ve Müslüman Kardeşler’in bozguncu fikirlerle yanlış bir yere yerleştirdikleri, gençlerinin ise kurban olmaya ve rejime karşı yeni bir raunda başlamaya hevesli oldukları Mısıra nisbeten el Kaide’nin duruşu nedir?

 

Kardeşim Muhammed el-Zevahiri 1953 yılında doğdu ve 1974 yılında Mühendislik Fakültesinden mezun oldu. Bu esnada Cihad cemaatimizin bir üyesiydi ve Cihad davasından 1984 yılında yok yere 3 yıl hapse mahkûm edildi. Cihad’da yer almak için Afganistan’a sayısız kez gitti. İslami Refah örgütündeki işi sebebiyle İslam dünyasından birçok ülkeyi ziyaret etti ve Müslümanların ülkelerindeki durumlarından haberdar oldu.

 

1993 yılında Suud hükümeti onu tutuklamayı denedi fakat Allah onun krallık topraklarından güvenlice ayrılıp çıkmasına yardım etti. Birleşik Arap Emirliği’nde tutuklanana; Nayrobi ve Darusselam olaylarından ötürü Amerika’nın İslam’a karşı savaşının bir parçası olarak Amerika’nın emriyle Mısır’a iade edilmesine kadar Arnavutluktan dönüşüyle idamla yargılanmasına karşın Cihada, hicrete ve gayretle çalışmaya devam etti. Mısır hükümeti onun teslim edilmesiyle ilgili haberleri, meseleyi açıklamasından önce, tecrit edildiği süre boyunca yaklaşık beş yıl gizli tuttu. “Hidayetin Belgeleri”nin yazarının uzlaşması parladığında, onlara karşı sert bir şekilde karşı koydu ve –Allahın fazlıyla- idamla yargılanma geçirmesine rağmen hak üzere sebata devam etti. Allah’tan kendimiz ve bütün Müslüman esirler için acil hürriyet ve hak üzere azamet niyaz ederiz.

 

Otuz cemaatine gelince, “Hidayetin Belgeleri” yazarının uzlaşmasını reddedenler otuzdan ibaret değil, aksine Cihad hareketine özellikle de Cihad Cemaatine uygun olanların çoğu, aynı zamanda Selefi hareketteki kardeşlerin çoğudur. “Hidayetin belgeleri” yazarıyla mutabık olanlar çok az sayıda kimselerdir. Bunların bazıları Cihad cemaatine bir gün dahi katılmış değiller. Bazıları Cemaatten uzun zaman önce ayrılmış olanlar ve bunların çoğu göstermelik mutabakatla hükümeti aldattıklarına inanıyorlar. Otuz Cemaati devletin, tutsak kardeşlere nüfuz eden en tehlikeli saydığı kişiler, bu yüzden beyhude “hidayetin belgelerini” geçip gayretle onları tecrit etti. Otuz Cemaatindeki en meşhur kardeşler Muhammed ez Zevahiri, Ahmed Selame, Mecdi Kemal ve Ahmed Aşuş’dur.  Allah’tan niyazımız onları sadıklardan kılması, zindandan kurtuluş, zafer ve izzetini çabuklaştırmasıdır.

 

Mısır’a bakışımız, Mısır’daki ve başka yerlerdeki Ümmeti davet ettiğimiz bağımsız kanaatimiz: işgalcileri Müslümanların topraklarından ayrılmaya zorlamak ve ülkelerindeki yozlaşmış rejime dönmelerini kesmek için her nerede bulunurlarsa Yahudi Haçlılara saldırmak, Ümmeti onlara karşı koymak için seferber etmek ve kendilerini savunan hükümetlerin ihanetini ifşa edip yaymaktır. Buna ilaveten Müslümanları kendilerini yozlaşmadan, göğüsleri üzerinde oturan yozlaştırıcı hükümetten kurtarmak için gayretle çalışmaya teşvik etmektir. Mısır ve diğer Müslüman beldeler bizim görüş alanımızın dışında değildir, fakat zafer sabırla gelir.

3 / 3 İbn Sirin soruyor:

“Gelecek aşamada Mısır’da oturan Mücahidlerin istekleri nedir? Ve Cihadi çalışmada yetenek eksikliği, eğitim ve hazırlanma eksikliği ve para kaynağı eksikliğiyle bunu nasıl icra edebiliriz?

 

Mısır’da ve diğer yerlerdeki Müslüman kardeşlerimizden ülkelerinde önceki cevapta bahsettiğimiz metodu takip etmelerini istiyoruz. Ve her kim bunları yapamıyorsa, Somali, Cezayir, Irak ve Afganistan gibi açık Cihad beldelerine gitmelidir. Ve her kim de bunu yapamıyorsa, finanse ederek, fikirleriyle, bilgileriyle ve okullarda, üniversitelerde, derneklerde, camilerde daveti ile esir ve şehid düşmüş Mücahidlerin aileleriyle ilgilenerek, Cihad ahkamı, şer’i siyaset, iletişim, elektronik, kimya, yerbilimi ve diğerleri gibi Cihada ve Mücahidlere yarar sağlayan meşru hayırlarda ve uygulamalı bilimde uzmanlaşarak, Cihadi haber medyası tekniğini iyi bilerek Mücahidlere arka çıkmalıdır.

 

4 / 3 Ebu Talha el Garib soruyor,

“İlk soru: Mısır’dan, Irak ve Afganistan’a gitme imkanı  var mı?

İkinci soru: Aşağıdaki durumlarda Cihada çıkmanın hükmü nedir? Farz-ı ayn mı? Farz-ı kifaye mi? Veya mekruh mu?

 

a)Bir kişi Cihada çıkmak istiyor fakat eğer çıkarsa akrabaları ve Şeyhleri kesinlikle onun çıkışından ötürü tutuklanacak.

 

b)Bir kişi çıkmak istiyor fakat eşine ve çocuklarına ihtiyaç duydukları bırakacak bir gelir yok.

 

Üçüncü soru: Mısır’daki Selefi davet diye adlandırılan olguya ve Yasir Brahami, Muhammed İsmail, Said Abdulazim gibi şeyhlere karşı tutumunuz nedir? Onlarla olan fark kabul edilebilir bir fark mıdır?

 

Dördüncü soru: Siz Saygı Değer Şeyhten, Cezayir bombalamalarından sonra duyduğumuz ‘Onlar Muhammed kendi ashabını öldürüyor diyor’ gibi ifadeleri ve ‘Tatarrus açılımı’nı yorumlamanızı istiyoruz.

 

Beşinci soru: Kâfirlerin ülkelerine giriş vizesi, bir güvenlik anlaşması mıdır?

 

Altıncı soru: Arab ordularını genel olarak veya tamamıyla kâfir olarak mı görüyorsunuz, yoksa bu bir kısmıyla ilgili bir mesele mi?

 

Yedinci soru: Eğer Mısır’daki gençler yöneticilere karşı kıyam etmeye ve Cihada çıkmaya güç yetiremiyorsa, ne yapmaları gerekir?

 

Cevabım:

Birincisi: Evet, güvenilir bir rehber bulunduğu takdirde Irak ve Afganistan’a gitme imkânı var.

 

İkincisi: İkinci sorunun “a” paragrafı: bu meselede genel bir hüküm veremem, çünkü yarar ve zarar birleşmiş durumda: şöyle ki, örneğin, muhtemel tutukluluk hali, kısa bir tutukluluk mu, bir günlük mü, birkaç günlük mü yoksa yıllarca sürecek bir tutukluluk mu? Ve karşı karşıya oldukları zarar küçük mü, hayatını, bir uzvunu kaybetmeye veya onuruna yapılacak bir saygısızlığa götürecek işkence gibi büyük bir zarar mı? Ve tutuklanacak bu kimselerin  (Cihada) çıkmaya imkânı var ama kaçınıyor mu, yoksa gitmek istiyor fakat imkânı mı yok? Şu durumda benim bu tip iç içe geçmiş durumlardaki tavsiyem; soruyu soranın ilminde, dininde, basiretinde ve ferasetinde emin olunan, Cihadı ve Mücahidleri desteklediği bilinen, onlara karşı düşmanlık beslemeyen birine detaylarıyla meseleyi sunmak üzere başvurmasıdır.

 

“b” paragrafına cevap ise; yeterli birikimi olmayan kişinin Cihaddan muaf olmasıyla, düşmanlar Müslümanların beldelerini işgal etmişse birinin gelir sağlamada zorluk çekmesi birbiriyle zıttır. “Temize Çıkartmak” kitabının ikinci bölümünün sekizinci kısmında bu konuyla ilgili İbni Teymiyye’nin ifadesini zikretmiştim.

 

Üçüncü: Selefi davete ve hakkaniyetine karşı duruşumuz muhabbet, takdir ve hürmetle anmaya değer, onları özlüyoruz, Cihad meydanları onları özlüyor, öyle ki, kardeşlerini eğitsinler, süvarilerine öncülük etsinler ve düşmanların kalelerini ezsinler, ülkelerinin içinde ve dışında farz-ı ayn olan Cihadın sancağını yükseltsinler. Onlarla olan farka gelince, hangi farktan söz ettiğini bilmiyorum, eğer farkı açıkça belirtseydin cevap verebilirdim.

 

Dördüncü: Cezayir bombalamalarıyla ilgili cevabı daha önce (yukarıda) vermiştim.

 

Beşinci: Kâfirlerin ülkesine giriş vizesinin güvenlik anlaşması olduğuna inanmıyorum, bu fikri “Temize Çıkartmak” kitabının ikinci bölümünün yedinci kısmında detaylarıyla açıkladım. Kısmın sonunda, bu benim ve kardeşlerimin tercih ettiğidir, bu yüzden her kim bununla mutmain olursa, bunu uygulasın ve herkim de bununla mutmain olmazsa Haçlılarla ve Yahudilerle savaşmak için başka yollar bulmaya çalışsın. Fakat farziyet olan, onlara karşı Cihaddan kaçınmak olan üçüncü yoldan sakının.

 

Altıncı: Orduyu ve güvenlik organlarını tekfir, onların bir kısmını kapsıyor. İnancım, Devlet Güvenlik Soruşturmaları –Anti- Dini Faaliyetler Şubesi yetkilileri ve onlar gibi Müslümanları sorguya çeken ve onlara işkence yapanların, her birinin ve hepsinin kâfir olduğudur. Bu noktadaki farkın sonuçları, evlilik ve mirasta olduğu gibi çok sayıda ve kişisel yöntemle sınırlıdır. Fakat pratik koşullarda, onlarla savaş meselesinde iki durum arasında fark yoktur ve bu noktadaki farkta bir neden vardır. Fakat onları birey olarak ve hepsini birden tekfir eden ve bununla da kalmayıp onları tekfir etmeyenleri de tekfir eden, böylece de –isteyerek veya istemeyerek- işgalcilerin elinde maşa olan  “hidayetin belgeleri”nin yazarının menhecinden kesinlikle sakının. Bu meselede Şeyh Ebu Yahya el Libi’nin (Allah onu korusun)  “Nazira fi el İcma el Kati [Kesin İcmayı İnceleme]” kitabına başvurmayı da hatırlatırım.

 

Yedinci: Yedinci soruya daha önceden cevap verdim.

 

5 / 3: Ketâibu’l-Ahval soruyor,

1-Şeyhimiz, El Cihad cemaatinin son günlerdeki geri adımı hakkındaki düşünceniz nedir?

2-Şeyhimiz, Uyanış Konseyi mürtetlerine yönelik bir sözünüz var mı?

 

Cevabım:

Birinci: El Cihad cemaati genel bir isimdir. Bununla birlikte, müntesibi olmaktan onur duyduğum, -Allahın fazlıyla- iki gerekçeden dönmeyen el Cihad grubunu kastediyorsan: birincisi, El-Kaide Grubunun Kaidetu’l-Cihad grubuyla birleşti. İkincisi ise uzlaşanlar cemaatten ayrılan kişilerdir, bununla da kalmayıp, yaklaşık 15 yıl önce tümüyle, bir grup mahkûm, cemaatin bazı eski üyeleri, diğer bir kısmı ayrılanlar ve diğer bir kısmı da hiçbir zaman cemaate katılmayanlar olmak üzere Cihadı terk ettiler. Grup ise asla caymadı: karşı durmada, -Allahın fazlıyla- liderliği ve tutsaklarının büyük bir çoğunluğu hak üzere sebatta devam ediyor. Ve Devlet medyası hiçbir doğruluğa dayanmaksızın onu “El-Kaide’nin Müftüsü”, “Mısır İslami Cihad Emiri”, ve “Taliban askeri kanat sorumlusu” diye tanımlıyor.

 

İkinci: Uyanış Konseyi mürtetlerine gelince, onlara derim ki: Mücahidler –Allah’ın yardım ve dilemesiyle-  size Ebu Bekir es Sıddık’ın (ra) sünnetiyle muamele edecek: def eden bir savaş veya zelil eden bir barış!

 

6 / 3: Es’elullah soruyor:

Mısır’daki 90’ların deneyiminden ve kuvvete dayanarak değiştirme girişimlerinden sonra, gördüğümüz sonuçlar ışığında ve devlet polis merkezinin zulmünün şiddeti durumundan, Mısırdaki hareket olanağı darlığından da hisse alarak Mısır’daki herhangi bir Cihadi hareketin geleceği hakkında değerlendirmeniz nedir?

 

HAMAS hareketiyle ilgili, önemli olan başka bir konu hakkında da sormak istiyorum. Sizin HAMAS hakkındaki, onların Fetih hareketinden farklı olmayan İslam’la bağları bulunmayan bir hareketten ibaret olduğuna dair eleştirinize birçok kardeş itibar ediyor ve bazıları da liderlerini tekfir ediyor. Bu durumda, kerim Şeyhimiz, kardeşlerin bu yaptıklarının ışığında HAMAS hareketine karşı duruşunuzu net olarak anlamak ve bütün bunları bize açıklamanızı istiyorum. Allah sizi korusun

.

Cevabım:

Eğer Ümmetlerin kıssalarındaki ve doğalarındaki adetleri iyi incelerler ve gerekli ihtiyaçları temin edip fırsatını yakalarlarsa Mısır’da değişikliği başarmak mümkündür. Bu ihtiyaçların en önemlileri arasında güvenli bir üssün varlığı ve genel bir destekleme seferberliği vardır. Bu bağlamda en önemli amaç, Müslümanların beldelerini işgal eden Haçlılara ve Yahudilere karşı, Arapların ve Müslümanların bir araya gelerek savaşmasıdır. Bu meseleyi birinci ve ikinci baskısı yapılan ve Allah’tan en kısa zamanda yayınlamamı nasib etmesini istediğim Peygamberin (sav) sancağı altındaki şövalyeler kitabımda detaylarıyla ele aldım ve aynı zamanda “Temize Çıkartmak” kitabının önsözünde ve ikinci bölümün 18inci kısmında açıkladım, orada Mısır Cihad hareketinin Mısır rejimine yenilmediğini, aksine global Amerikan takibinden zarar gördüğünü, bu nedenle mevcut kararın saldırıları küfrün başı olan Amerika’ya ve müttefiklerine yöneltmek olduğunu açıkladım.

 

Devlet polis merkezine ve zulmünün şiddeti haline gelince, değişimi geciktirebilir fakat önüne geçemez. Allah’ın izniyle bu yozlaşmaya karşı değişim şüphesiz ki yaklaşıyor, kokuşmuş rejimin devam etmesi mümkün değildir. Rusya’daki Komünist imparatorluk, onun kolonileri, müttefikleri, polis merkezlerinin yapısına ve zulmüne rağmen tarihte benzeri bulunmayan bir şekilde çöktü, çünkü tarihin âdeti onu ölüme mahkûm etti. Önemli olan şey değişim için hazırlanmak ve bunda sabırlı olmak, fedakarlığa razı olmaya hazır bulunmak, sonra fırsatları değerlendirmektir.

 

İkinci: HAMAS ve el Fetih’i bir tutanlarla aynı fikirde değilim. HAMAS İslam’a intisabına vurgu yapan bir hareket iken el Fetih laik bir hareket. Ve HAMAS’ın liderlerinin tekfir edilmesinde de aynı fikirde değilim. Bireyleri tekfir, şartlarının bulunması ve mazeretin olmaması gereken ciddi bir meseledir. Bu yüzden kardeşlerime bu noktadan vazgeçmelerini ve HAMAS doğruysa desteklemeye odaklanmalarını, yanlışsa adil, ilmi ve tebliğsel bir şekilde eleştirmeyi tavsiye ediyorum.

 

7 / 3 Mısırlı gazeteci Halid Mahmud soruyor:

“Uzun süredir siz ve sizden sonraki herkes firari ve bazıları sizi el-Kaide’nin fikir üreticisi, filozofu ve akıl hocası olarak görüyor. Müsaade edin sorayım: eleştirdiklerinizi bu tetkikler ışığında inceliyor şeklinde sayılmıyor musunuz? Onlar için bir alternatif var mıdır?

 

Müslüman Kardeşlere karşı eleştirel tutumunuzu koruyor musunuz? Ve sizin görüşünüze göre Mısır’da, rejime karşı en güçlü karşı koyan kimdir? [Husni’den Cemal’e güç] mirası nasıl görüyorsunuz? Bir alternatif sunmanız mümkün mü veya başarı senaryolarını artık kesmeniz mümkün mü?

 

Mubarek’in 26 yıllık yönetiminden sonra Mısır’da olan biten nedir?

 

Mısır’daki ailenizle görüşüyor musunuz? Onlardan yana kendinizi nasıl rahat tutuyorsunuz?

 

Cevabım:

Birinci: Peygamberin (sav) sancağı altındaki şövalyeler kitabının ilk baskısında ve Allah’tan yakın bir zamanda yayımlamayı nasib etmesini istediğim ikinci baskısında zikrettiğim tetkikleri üsleniyorum. Fakat benim tetkikim soruşturma departmanının tetkiki bağlamında değil, Mısır’da ve Bütün Müslüman Ümmette Cihad amelinin genişletilmesi ve etkinleştirilmesi bağlamındaydı.

 

İkinci: Evet, Kardeşler cemaatine karşı duruşumu korumaya devam etmekle beraber onlar hakkında kullandığım bazı terimlerden Keskin Hasat’ın ikinci baskısında vazgeçtim. Ve Mısır’da rejime karşı en güçlü karşı koyan genelde İslami hareket özelde ise Cihadi harekettir, onlar ki rejimin diğerlerine büyük özgürlükler sağlarken, kendilerine en şedid sıkma ve zulmünün uygulandığı kimselerdir, [özgürlük verilenler][rejime karşı] en büyük tehdidi göstermiyorlar, üstelik onları genel İslami baskıya menfez olarak kullanıyorlar.

 

Üçüncü: Mısır’daki miras meselesi Amerikan emirleriyle yürüyor. Alternatif ise İslam devletinin kurulmasıdır. Önemli olan mirasın durdurulmasını veya durdurulmamasını istemek değil, bunun yerine, ülkeleri Haçlı Amerikan hegomanyasından ve onun bulgularından olan Mübarek’in rejimi ve mirası oğluna bırakma gayretinden kurtarıp özgürleştirmektir. Aksi takdirde, varsayalım ki Mübarek oğlundan yana başarısız oldu fakat başka hain başa geçti, kazancımız ne olacak?

 

Dördüncü: 25 yıldan sonra Mısır daha da yozlaştırıldı ve ahlakı bozuldu. Bu konuya “Temize Çıkartmak” kitabının önsözünde işaret ettim.

 

Beşinci: Ailemi gözetimi tükenmeyen Allah’ın gözetimine bıraktım ve sizden selamımı ve dualarımı iletmenizi isterim.

 

8 / 3: Ebu Hamza el Mısri diyor ki, “Kerim Şeyhimiz size iki sorum var.

Birincisi: Örgütün Mısır kanadı ne zaman olacak? Eğer bu gerçekten olursa bir kişi bu kervana nasıl katılabilir?

İkincisi: Mısır’daki Devlet Güvenlik memurlarına bakışınız nasıl? Küfür mü işliyorlar? Ve onları öldürmek caiz midir? Yoksa bu mesele kendine mahsus özellikleri olan bir mesele mi?

Cevabım:

Birincisi:

 

Günler sana bilmediklerini beyan edecek

Ve haberler sana onu bilmeyenlerden gelecek

 

İkincisi: Devlet Güvenlik memurlarının (Anti) Dini Faaliyetler Şubesindeki ve İslami davaları soruşturan, Müslümanlara işkence eden bireylerin ve tamamının kâfir olduğuna inanıyorum. Onlar İslami hareketler hakkında bu hareketlerin birçoğunun üyelerinin bildiğinden daha çok şey biliyorlar. Ve biz onları birey olarak ve genel olarak tekfir etmesek bile eğer bu Cihadın yararına onları hedef alan onlara zarar veren bir savaş kampanyasının çatısındaysa,  Devlet Güvenlik memurlarını ve kalan polis memurlarını öldürmek caizdir. Çünkü mürtet şahıs kendisiyle savaşılan birisidir ve yaralılarını ölüme bırakan, kaçan,  onlardan birinin öldürülmesi caizdir. Bu kişisel hali bilinmeyen bireyi öldürmektir, çünkü halinin açığa kavuşması sadece bizim kontrolümüz altında olur. Bunlar bizim kontrolümüz altında değil, bu durumda farz olan savunma Cihadı onların durumunu belirlemek için beklemeye alınmaz. Ve Şeyhul İslam İbn Teymiyye (rha) bu meseleye Mecmua el Feteva’nın 28. cildinde Moğollarla ilgili fetvasında değinmiştir, oraya başvurabilirsin.

 

Sorunun meşru temeli özen göstermeye değer. Kaidetu’l-Cihad Cemaatindeki kardeşlerinizin sağduyusuna gelince, bu safhada Amerikan ve Siyonist hedeflere ve Müslümanlara karşı asabiyette onlarla ittifak kuran devletlerin hedeflerine saldırmaya odaklanma ve Haçlıların ve Yahudilerin kiralık rejimlerini değiştirmek için ciddi gayret sarf etmektir. Ve Allah en iyisini bilendir.

 

9 / 3: Muhaciru’l-Garib soruyor:

 

 
  Toplam 94467 ziyaretçi (188339 klik) kişi burdaydı!  
 
Onların Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir. Zuhruf 86 Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol