Bağımsız Çeçenistan 1994 (foto) »     Uyanış Konseyi lideri Kerbuli ve 6 polis öldürüldü »     Özgür Gazze teknesi kuşatmayı delecek... »     Guantanamo sorguları kayıt altındaymış! »     Hamas boyun eğmeyecek kadar izzetli ve güçlü »     İsrail'den Bir Büyük Suikast Daha »     çeçen Mücahidlerin Yeni Görüntüleri »     El Kaide:Bir Grup Kahramanın Şehadeti »     Somali ordusundan 37 asker cihada katıldı! »     Afganistan'da işgalci ve işbirlikçilere darbeler »        

   
  İLİM PAYLASTIKCA COGALIR
  HARİCİLER:makdisi
 

HARİCİLERİN GENEL DURUMU VE ONLARIN AKİDE VE MENHECLERİNDEN BERAATİMİZ
 

HARİCİLERİN DOĞUŞU VE EN ÖNEMLİ AKİDE VE FIRKALARI
“Havaric”; taife anlamında olup, “Haricetün” kelimesinin çoğulu olan bir isimdir. Bid’atçı ve sapık bir topluluktur. Hak dine, mü’minlerin emirlerine yönelik yapılması gereken itaate ve Müslümanların en hayırlılarından olan kişilere karşı çıkışlarından dolayı bu isim ile anılmışlardır. Bid’atlarının çıkışı, Ali bin Ebi Talip’in halifeliği dönemindedir. Kökleri ise, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem dönemine dayanmaktadır. Buhari, Ebu Said el-Hudri’den şöyle rivayet eder: “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir gün ganimet taksimi yaparken Temimoğullarından Zu’l-Huveysıra lakaplı bir adam: ‘Ey Allah’ın Rasulü adil ol’ dedi. Rasulullah; ‘Yazıklar olsun sana. Ben adil olmazsam kim adil olur’ buyurdu. Bunun üzerine Ömer İbnu’l-Hattab Radıyallahu Anhu; ‘Bana izin ver de şu adamın boynunu vurayım’ dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: ‘Hayır. Onun bir takım arkadaşları vardır ki, sizden biriniz onların namazı yanında kendi namazını, onların oruçları yanında kendi orucunu hakir görür. Onlar okun avı delip çıktığı gibi dinden çıkarlar. Okun demirine bakılır, onda kan namına bir şey bulunmaz. Sonra okun ağaç kısmına bakılır, orada da bir şey bulunmaz. Sonra okun yelesine bakılır, orada da bir şey bulunmaz. Ok, avın işkenbesi içindeki şeylere ve kana girip çıkmış, fakat onlardan hiçbirşey oka yapışıp kalmamıştır. Onlar insanlar arasında bir ayrılma olduğu zaman ortaya çıkarlar. Onların alameti iki elinin birinde kadın memesi gibi yahut öteye beriye gidip gelen bir et parçası gibi bir şey bulunan bir adamdır.”

Bu hadis, bu fırkanın köklerinin ve psikolojik dinamiklerinin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem zamanından beri mevcut olduğunu belirtir. Ortaya çıkmaları ise, Ali bin Ebi Talip ile hasımları arasında tartışma ve bölünme başladığı zaman oldu. Yani Osman bin Afvan’ın öldürülmesi ve Müslümanlar arasında çatışmaların başlamasından sonra Cemel ve Sıffin olaylarının bir ürünü olarak ortaya çıktılar. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, “Onlar insanlar arasında bir ayrılma olduğu zaman ortaya çıkarlar” sözü, bu gerçeği tam olarak izah eder. Tarih, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem söylediğinin aynısını bize bildirmektedir.

Bütün bu olayların başlangıcı şöyle olmuştur: Irak halkından bazı kesimler Osman’ın akrabalarından bazılarının uygulamalarını beğenmediler ve bundan dolayı Osman’ı Radıyallahu Anhu eleştirdiler. Tilavet ve ibadet ile fazla meşgul oldukları için bunlara “Kurra” adı verilirdi. Ne var ki bunlar Kur’an’ı yanlış bir şekilde te’vil ederler, zühd, huşu ve başka şeylerde aşırılığa kaçarak zorlaştırıcı davranırlardı.[365]

Osman bin Afvan Radıyallahu Anhu öldürülünce, Ali bin Ebi Talip’in imamlığını kabul ettiler ve onun yanında savaştılar. Aişe’nin, Talha ve Zubeyr’in bulunduğu topluluk ise bunlara karşı savaştı. Bunlar Osman’ın katillerinin yakalanmasını istiyordu. Savaşta Ali galip geldi. Talha ve Zubeyr öldürüldü. Bunun üzerine “Kurra” diye adlandırılan bu insanlar, Osman’ın ve ona tabi olanların kafir olduğunu söylediler.

Sonra Şam valisi olan Muaviye de Osman’ın katillerinin yakalanmasını istedi. Ali’nin o katilleri yakalamasına yardım etmesini istedi ve kendisine bey’at etti. Ali ona, “İnsanların itaat ettiği gibi sen de itaat et, onları yakalayıp hak ile yargılayalım” dedi. Bu iş uzayınca Ali, Irak halkı ve Kurra ile beraber Şam halkı ile savaşmak üzere çıktı.. Muaviye de onlarla savaşmak üzere çıktı. İki taraf Sıffin’de karşılaştı. Aralarında savaş aylarca sürdü. Şam ordusu yenilmek üzereydi. Mushafları mızrakların ucuna taktılar ve “Sizi Allah’ın Kitabı'na çağırıyoruz” diye seslendiler. Ali savaşın devam etmesini istiyordu. Başta Kurra olmak üzere taraftarlarından bir çok kişi din adına savaşmayı bıraktılar ve Hakem işini kabul etmesi için ona baskı uyguladılar. Allahu Teala’nın şu ayetini de delil gösterdiler: “Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah'ın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir.”[366]

Ali’ye “Onlar bizi Allah’ın Kitabı'na çağırıyorlar, sen bizi kılıç sallamaya çağırıyorsun” dediler. Ali, onlara, “Ben Allah’ın Kitabı'nda olanları biliyorum[367], Allah’ın hükmüne boyun eğmeleri için onlarla savaşıyorum, onlar Allah’ın kendilerine emrettiğine itaatsizlik ettiler, ona verdikleri sözü terkettiler ve Kitabı'nı arkalarına attılar” dedi.

Kurra’dan bir grup şöyle dedi: “Ey Ali! Kendisine çağrıldığın zaman Allah’ın Kitabı'na icabet et, aksi halde seni düşmanın eline veririz veya İbn-i Afvan’a yaptığımızı sana da yaparız. Osman, Allah’ın Kitabı ile hükmetme konusunda bize diretti, biz de onu öldürdük. Vallahi ya kabul edersin veya sana da aynı şeyi yaparız.” Bunun üzerine Ali şöyle dedi: “Benim, bunu istemediğimi ve sizleri bundan nehyettiğimi unatmayın. Bununla birlikte bu söylediklerinizi de unutmayın.”[368]

Daha sonra bu konuda Şamlılar ile mektuplaştılar ve “Sizden bir hakem, bizden bir hakem olsun ve savaşa katılmamış kişiler de onlarla beraber olsunlar. Kimi haklı görürlerse, ona itaat etsinler” dediler. Muaviye, Amr bin As’ı vekil yaptı. Ali, Abdullah bin Abbas’ı vekil yapmak istediyse de Kurra’dan olanlar bunu kabul etmediler ve “Sadece Ebu Musa el-Eşari’yi kabul ederiz” dediler. Ebu Musa el-Eşari’nin insanları fitne ve savaştan nehyettiğini söylediler. Ebu Musa, Hicaz bölgesinin bir yerinde köşeye çekilmişti. Onu getirdiler ve aralarında “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Bu, mü’minlerin emirinin verdiği karardır” şeklinde bir tutanak tuttular. Amr bin As, “Ali’nin ve babasının adını yaz. O sizin emirinizdir, bizim emirimiz değildir” dedi. Bunun üzerine Ali, “Mü’minlerin emiri ifadesini sil ve “Bu, Ali bin Ebi Talib’in verdiği karardır” diye yaz” dedi. Sonra hakem tutanağını yazdılar ve bir süre sonra Irak ile Şam arasında bir yerde, iki hakemin bir araya geleceği günü beklemek üzere ayrıldılar.. Hüküm verilinceye kadar iki tarafın, kendi bölgelerine dönmesi kararlaştırıldı.. Sonra insanlar öldürülenleri gömmeye başladılar. Ali, Şam ehlinden ellerinde bulunan bir takım esirleri serbest bıraktı. Aynı şekilde Muaviye’nin elinde olan esirler de serbest bırakıldı.

Abdurrahman bin Ziyad bin Enum, Sıffin halkından sözederek şöyle der: “Bunlar Araptı. Cahiliyye zamanında birbirlerini tanırlardı. Hem İslam ve hem de cahiliyye hamiyetini taşıdılar. Sabrettiler ve kaçmaktan utandılar. Savaş durduğu zaman karşılıklı ölülerini alır ve gömerlerdi. Şabi, bunların cennet ehli olduklarını ve birbirlerinden kaçmadıklarını söylemektedir.”[369]

Daha sonra Haricilerin düşüncelerinin ve akidelerinin kendisi sebebi ile çıktığı ilk kıvılcım yaşandı. Ali’nin ordusundan tahkim’de hazır bulunan Eş’as bin Kays, Kurra’dan Temim kabilesinden bir kesimin yanına uğradı ve tahkim tutanağını onlara okudu. Onlardan Urve bin Cerir ayağa kalktı ve “Allah’ın dininde insanlara mı hükmolunuyorsunuz?” dedi ve Eş’as’ın atının arkasına bir kılıç vurdu. Bu söz Haricilerin fitnesinin ilk kıvılcımı ve çıkışlarının anahtarı oldu.

İbn-i Kesir şöyle der: “Ali’nin ashabından olan Kurra’dan bir kesim, onun bu sözünü doğru olarak kabul ettiler ve “Allah’ın hükmü dışında hüküm yoktur” dediler. Bundan dolayı kendilerine “Muhakkimiyye” denildi.”[370]

Sonra insanlar Sıffin’den ayrılarak memleketlerine döndüler. Muaviye, ordusu ile beraber Şam’a gitti, Ali ise Kufe’ye döndü. Kufe’ye girince bir adam “Ali gitti, ama eli boş döndü” dedi. Bunun üzerine Ali Radıyallahu Anhu, “Bırakıp geldiklerimiz, yani Şamlılar onlardan hayırlıdır” dedi ve manzum olarak şöyle söyledi:

“Kardeşin, başına bir sıkıntı geldiği zaman sana merhamet ederek sıkıntını giderir.

İşler çatallaştığında durmadan seni kötüleyen kişi ise, kardeşin değildir.”

Daha sonra Kufe’deki yönetim binasına varıncaya kadar Allahu Teala’yı zikretti. Kufe’ye yaklaştığı sırada ordusundan yaklaşık oniki bin kişi ayrılmış ve Haruriyye denilen yerde toplanmışlardı. Bu nedenle Haricilere “Haruriler” denilmiştir. Başlarında ise Abdullah bin el-Kevva vardı.. Ayrılmalarının sebebi, Ali’nin birtakım işlerine tepki göstermeleridir. Ali, onlara Abdullah bin Abbas’ı gönderdi. Abdullah onlarla tartıştı ve birçoğu geri döndü. Sonra Ali yanlarına gitti ve onlarla tartıştı. İbnu’l-Kevva ve beraberindeki bir topluluk Ali’ye itaat ederek döndüler. Kalanlar ise Nehravan’a gittiler. Ali ile beraber Kufe’ye geri dönenler O’nun tahkim’de alınmış bazı kararlardan vazgeçtiğini etrafa yaydılar ve bu nedenle kendisi ile beraber geri döndüklerini söylediler. Ali Radıyallahu Anhu bunu duyunca bir konuşma yaptı ve böyle bir şeyin asılsız olduğunu söyledi. Onlar ise, Mescid tarafından “Hüküm ancak Allah’ındır” diye bağırdılar.

Bunun üzerine Ali, “Batıl için kullanılan hak bir söz” diyerek tepki gösterdi ve “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem birtakım insanların niteliklerini bize haber vermişti. Ben o nitelikleri bunlarda görüyorum. Hakkı dilleriyle söylerler ama (boğazını göstererek) buradan geçmez” dedi.[371]

Taberi[372], İbn-i Rezin’den[373] sahih bir sened ile şöyle rivayet eder: “Tahkim meydana gelip Ali, Sıffin’dan geri dönünce, bunlar Ali’ye cephe aldılar. Nehravan’a varıp orada kaldılar. Ali, ordusu ile beraber Kufe’ye girdi. Onlar ise Haruriyye’ye gidip orada kaldılar. Ali onların yanına gitti, onlarla konuştu ve iki taraf anlaştı ve Kufe'ye döndüler. Bir adam ona geldi ve “Bunlar, senin küfründen döndüğünü anlatıyorlar” dedi. Bunun üzerine Ali Radıyallahu Anhu öğle namazında halka bir konuşma yaptı ve bunların söylediklerinin ve kendisine karşı yaptıklarının ayıp olduğunu bildirdi. Onlar mescidin değişik yerlerinden ayağa kalkarak “Hüküm ancak Allah’ındır” dediler. Onlardan bir adam parmaklarını kulaklarına sokarak Ali’nin yanına geldi ve “Andolsun ki sana ve senden önceki peygamberlere de (şu husus) vahyolunmuştur: Andolsun ki, Allah’a ortak koşarsan, işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun”[374] ayetini okudu. Ali Radıyallahu Anhu ise ona şu ayeti okuyarak cevap verdi: “Sen şimdi sabret. Bil ki Allah’ın va’di gerçektir. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni (üzüntü ve) gevşekliğe sevketmesin.”[375]

İmam Ahmed, Hakim ve Beyhaki Abdullah bin Şeddad’dan şöyle rivayet eder: “Ali Radıyallahu Anhu ile, savaş yapıldığı günlerde Irak’tan döndükten sonra Aişe ile birlikte oturuyorduk. Aişe bana, “Ey Abdullah, sorduğum soruya doğru cevap verecek misin?” dedi. Ben, “Neden doğru cevap vermeyeyim ki?” dedim. O, “O zaman Ali’nin öldürdüğü bu kişileri bana anlat” dedi. Ben de şöyle anlattım: “Ali, Muaviye ile yazışma yaptıktan ve hakem olayı meydana geldikten sonra Kurra’dan sekiz bin kişi ona karşı çıktılar ve Kufe taraflarında Haruriyye denilen yere gittiler. Bu kişiler Ali’ye, “Allah’ın sana giydirdiği gömleği çıkardın ve o isimden sıyrıldın. Gittin Allah’ın dininde insanları hakem yaptın. Halbuki hüküm ancak Allah’ındır” dediler. Ali, bu insanların kendisinden ayrıldıklarını ve kendisini kınadıklarını duyunca, “Herkes elinde Kur’an ile mescide gelsin” diyerek çağrı yaptırdı. Mescid, gelen insanlarla dolunca, Ali eline büyük bir mushaf aldı ve eli ile işaret ederek, “Ey Mushaf, insanlara söyle” dedi. Halk, “Ey mü’minlerin emiri! Mushafa ne soruyorsun! O mürekkep ve yapraklardan başka bir şey değildir. Biz, ondan bize rivayet edilen şeyleri söylüyoruz” dediler.

Ali şöyle dedi: “Bana karşı çıkanlar ile benim aramda Allah’ın Kitabı vardır. Allah kadın ve erkek hakkında şöyle buyurur: Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.”[376] Muhammed ümmeti, bir kadın ve erkekten daha çok muhteremdir. Muaviye ile yazışmama ve  Ali bin Ebi Talip yazmama karşı çıktılar. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Kureyş ile Hudeybiye Antlaşması yaptığında biz de onunla beraberdik. Rasulullah “Bismillahirrahmanirrahim” yazınca, Kureyş heyetinin başında bulunan Suheyl bin Amr, “Bismike Allahumme, yaz” dedi. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buna itiraz etmedi. Sonra, “Allah’ın Rasulü Muhammed’den Sallallahu Aleyhi ve Sellem” yaz dedi. Suheyl, “Senin Allah’ın Rasul’ü olduğunu bilseydik sana muhalefet etmezdik” dedi ve buna da karşı çıktı. Onun yerine “Bu, Abdullah oğlu Muhammed’in Kureyş ile yaptığı anlaşmadır” diye yazıldı. Allahu Teala, Kur’an’da şöyle buyurur: “Ey iman edenler! And olsun ki, sizin için Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Rasulullah en güzel örnektir.”[377]

Ali, onlara Abdullah bin Abbas’ı gönderdi. Onunla beraber gittim ve  askerlerinin ortasına kadar vardık. İbnu’l-Kevva ayağa kalktı, halka bir konuşma yaptı ve şöyle dedi: “Ey Kur’an’ın hafızları, bu Abdullah bin Abbas’ı hanginiz tanımaz. Ben onu Allah’ın Kitabı'ndan tanıyorum. Bu adam, kendisi ve kavmi hakkında “Bilakis onlar kavgacı bir toplumdur”[378] ayetinin indiği kişidir. Onu sahibine geri çevirin ve Allah’ın Kitabı hakkında onunla tartışmayın.” Bunun üzerine onlardan bazıları söz alarak şöyle dediler: “Vallahi onunla Allah’ın Kitabı'yla tartışacağız. Bildiğimiz bir hakkı söylerse, ona uyarız. Batıl bir şey söylerse, onu batılı ile cezalandırırız ve sahibine geri göndeririz.”

Üç gün onunla tarıştılar. Onlardan dört bin keşi tevbe ederek geri döndü. İbnu’l-Kevva’da bunu kabul etti ve onları alarak Ali’nin yanına geldi. Ali Radıyallahu Anhu kalanlara şu haberi gönderdi: “Bizimle insanların durumunu biliyorsunuz. Muhammed  ümmeti  bir araya gelinceye kadar olduğunuz yerde kalınız. O zaman istediğiniz yere gidersiniz. Yol kesmedikçe ve kan davası gütmedikçe, size saldırmayacağız. Ancak bunları yaparsanız, iki taraf arasında savaş olur. Şüphesiz Allahu Teala hain olanları sevmez.”

Aişe Radıyallahu Anha, “Ey İbn-i Şeddad, Ali onları öldürdü” dedi. Ben ise dedim ki; “Vallahi, onlar yol kesmedikçe ve kan dökmedikçe, İbn-i Habbab’ı öldürmedikçe ve zimmet ehline saldırmadıkça onların üzerine asker göndermedi.”[379]

İbn-i Şeddad’ın, İbn-i Habbab’ı öldürdüklerini söylediği kişiler, Nehravan’a gidenlerdir. Bunlar Abdullah bin Abbas’ın ve Ali’nin kendileriyle yaptığı tartışma ile ikna olmayıp Kufe’ye dönmeyi kabul etmeyen topluluktur. Sonra Kufe’ye dönenlerden bazı kişiler, onları geri getirmek için yanlarına gitti. Ancak ikna olmadılar. Osman ve Ali’nin imamlığını tenkit ettiler. Başlarına da  Abdullah bin Vehb er-Rasibi adında bir Arabı getirdiler. Bu adam sahabeden değildir ve idrarını tutamazdı.

Kendilerine “Mü’minlerin emirine itaat ediniz” denildiğinde, “Bize Ömer gibi birini getirin, kabul ederiz” demişlerdi. Ali Radıyallahu Anhu, dönmeleri için, onlara adamlar gönderdi. Ancak tahkimden dolayı kafir olduğunu kabul etmedikçe ve “mü’minlerin emiri” ifadesinin kaldırılmasını kabul etmesi günahından tevbe etmedikçe dönmeyeceklerini söylediler. Ona, “Mü’minlerin  emiri değilsen, kafirlerin emirisin” dediler.

Ali Radıyallahu Anhu, onlara bir daha adam gönderdi. Onlar ise gönderdiği kişiyi öldürmeye kalktılar. Hatta öldürdükleri de söylenir.[380] Sonra kendileri gibi inanmayan kişilerin kafir olup kanı, malı ve ırzı helal olacağı konusunda ittifak ettiler. Üzerinde ittifak ettikleri bu işi de yaptılar. Halka saldırdılar, kendilerine karşı çıkan Müslümanları öldürdüler ve mallarını aldılar.

Onların bulunduğu bölgede bir yerin valisi[381] olan Habbab bin Eret’in oğlu Abdullah, oğlunun annesi olan bir cariyesi ile beraber onların yanına geldi. Ona, “Bize babandan duyduğun Rasulullah’tan bir hadis aktar” dediler. Abdullah şöyle dedi: “Babamdan, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dediğini işittim: “Fitne olacak. O zaman oturan ayakta olandan, ayakta olan yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Katil olmaktansa, maktul olmak daha iyidir.”

Bunun üzerine onu yanlarına aldılar. Yolda onlardan biri zimmet ehline ait bir domuz gördü ve kılıcıyla vurarak yaraladı. Diğeri ona, “Zımminin malı olduğu halde niçin vurdun?” dedi ve o domuzun sahibi olan zımmiye gidip memnun etti. Ve yine hurma ağacından bir hurma düştü. Biri alıp ağzına attı. Diğeri ona, “İzin almadan ve parasını ödemeden mi?” dedi. Bunun üzerine düşen hurmayı ağzına alan kişi, onu çıkarıp attı.[382]

İbn-i Habbab onlara, “Ben haklarım konusunda bu hurmadan daha saygın olmalıyım” dedi. Bunun üzerine Misma’ denilen biri kılıçla vurup onu öldürdü. El-Muberred’in söylediğine göre olay şöyledir: “Onlarla karşılaştığında boynunda bir mushaf taşıyordu. “Boynunda taşıdığın bu kitap seni öldürmemizi emrediyor” dediler. O, “Kur’an’ın hayat verdiğine siz de hayat verin, öldürdüğünü siz de öldürün” dedi.”[383]

Bunun üzerine İbn-i Habbab’ı öldürdüler. Kanı nehrin üzerinde ağ gibi karşı kıyıya kadar aktı. Onun oğlunu da öldürdüler ve karısına geldiler. Kadın; “Ben hamile bir kadınım, Allah’tan korkmaz mısınız?” dedi. Buna rağmen onu da öldürdüler ve karnını deştiler. Ali Radıyallahu Anhu, bu olayları duyunca, ordu ile onların üzerine yürüdü. Yanlarına yaklaştığında Abdullah bin Habbab’ın katilini teslim etmeleri için haber gönderdi. Bunun üzerine, “Onu hepimiz öldürdük. Seni de ele geçirirsek öldüreceğiz” dediler. Ali Radıyallahu Anhu ordusu ile onların üzerine yürüdü. Onlar da mevzi aldılar. Sad bin Ubade’nin oğlu Kays onların yanına gelerek nasihat etti. Ancak bir faydası olmadı. Ebu Eyyub el-Ensari de onları kınadı ve yaptıklarının kötü olduğunu söyledi. Bunun da bir faydası olmadı. Ali onlara yaklaştı ve nasihat ederek tehdit etti. Onlarla çatışmaya girmeden önce, “Bizden hoşlanmadığınız nedir?” dedi.

Şöyle dediler: “Cemel Savaşı'nda önünde savaştık. Karşı taraf mağlup olunca mallarını ganimet almayı yasaklamadın, ama kadın ve çocuklarını esir almayı yasakladın. Mallarını helal kılarken neden kadın ve çocuklarını esir almayı helal etmedin? Sana karşı gelmemizin sebeplerinden biri budur.”

Ali Radıyallahu Anhu şöyle dedi: Mallarını almanıza izin vermemin sebebi, onların üzerine yürümeden önce Basra’da, Beytu’l-malı yağmalamış olmalarıdır. Kadınlar ve çocuklar bizimle savaşmadılar. Daru’l-İslam’da olmalarından dolayı Müslümanların hükmüne tabidirler. İslam’dan çıkmış da değillerdir. Kafir olmayan kişiyi köleleştirmek ise caiz değildir. Varsayalım ki kadınlarını almanıza izin verdim, hanginiz Aişe’yi alırdı?” Dinleyenler bunun karşısında ürperdiler.

Şöyle dediler: “Muaviye ile yaptığın tahkimde yazılan tutanakta “Mü’minlerin emiri” ünvanını karşı tarafın ısrarı üzerine silmeyi kabul ettin. Sana karşı gelmemizin sebeplerinden biri de budur.” Ali Radıyallahu Anhu şu cevabı verdi: “Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hudeybiye günü yaptığının aynısını yaptım.” Onlar; “Hakkın olan bir şeyde neden tahkimi kabul ettin?” dediler. Bunun üzerine Ali Radıyallahu Anhu; “Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem Beni Kureyza hakkında Sad bin Muaz’ı hakem yaptığını gördüm. İsteseydi yapmayabilirdi. Ben de bir hüküm verdim. Ben tahkime karşı çıkarken siz tahkim istiyordunuz. Şimdi ise karşı çıkarak beni tekfir ediyorsunuz” dedi ve “Başka itirazınız var mı?” diye ilavede bulundu. Onlar sustular ve o gün sekizyüz kişi daha Ali’ye katıldı. Abdullah bin Vehb er-Rasıbi ve Hurkus bin Zuheyr liderliğindeki dört bin kişi ise Ali’ye karşı  savaşacaklarını açıkladılar.

Ali, Ebu Eyyub el-Ensari’ye savaştan önce eman bayrağı dikmesini emretti. Oraya gelenlerin veya Kufe ve Medain’e gidenlerin eman altında olacaklarını ve Müslümanların katillerinden başka aralarında herhangi bir alıp veremediklerinin olmadığını söylemesini istedi.

Onlardan büyük bir çoğunluk çekip gittiler ve sadece bin kişi kadar kaldı. Ali beraberindekilere, “Onlar size saldırmadan siz saldırmayın” dedi. Hariciler “Hüküm ancak Allah’ındır, cennete yürüyelim” diyerek saldırdılar.

Bunun üzerine Ali, “Onlara saldırın, Allah’a yemin ederim bizden on kişi öldürülmez, onlardan ise on kişi kurtulmaz” dedi. O gün Ali’nin ordusundan dokuz kişi öldürüldü.[384] Hurkus bin Zuheyr, Ali ile müsabakaya çıktı ve “Ey Ali, seninle sadece Allah rızası ve ahiret yurdu için savaşıyoruz” dedi. Bunun üzerine Ali Radıyallahu Anhu ona şöyle cevap verdi: “Siz Allahu Teala’nın haklarında şöyle buyurduğu kişilere benziyorsunuz: “De ki: Size (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanı bildirelim mi? (Bunlar) İyi işler yaptıklarını zannettikleri halde, dünya hayatından çabaları boşa giden kimselerdir.”[385] Kabe’nin Rabbine yemin ederim ki sen onlardansın.” Daha sonra arkadaşlarıyla beraber üzerine yürüdü. Müsabakada Abdullah bin Vehb öldürüldü, memeli adam atından yere serildi. Hariciler o gün öldürüldüler ve  onlardan sadece dokuz kişi kurtuldu.

Ali bin Ebi Talip Radıyallahu Anhu, o gün beraberindekilerden, memeli adamı bulmalarını istedi. Onu buldular ve koltuğunun altında kadın göğsü gibi bir şişkinliğin olduğunu gördüler. Bunun üzerine Ali Radıyallahu Anhu; “Allah ve Rasulü doğru söyledi” dedi.[386]

Yukarıda geçen Zu’l-huvaysire hadisinde Hariciler ile ilgili olarak Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Onlar insanlar arasında bir ayrılma olduğu zaman ortaya çıkarlar. Onların alameti iki elinin birinde kadın memesi gibi yahud öteye beriye gidip gelen bir et parçası gibi bir şey bulunan bir adamdır.”[387] Ebu Said der ki: “Rasulullah’tan Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu duyduğuma, ben de beraberinde iken Ali’nin onları öldürdüğüne ve Rasulullah’ın nitelediği gibi bir adamın getirildiğine şahitlik ederim.” Haricilerin ilk fırkası olan Muhakkimiyye’nin ortaya çıkması böyle olmuştur.

Hariciler Ali bin Ebi Talip, Osman bin Afvan, Cemel Savaşı'na katılanlar, Muaviye ve taraftarları, iki hakem ve onların hakemliğini kabul edenler ve günah işleyen Müslümanları tekfir ederler. Buhari Rahimehullah, “Kendilerine hüccet ikamesi yapıldıktan sonra Hariciler ve mülhidlerin öldürülmeleri” babında Ali’den Radıyallahu Anhu şöyle rivayet etmektedir: “Rasulullah’tan Sallallahu Aleyhi ve Sellem size bir hadis naklettiğim zaman Allah’a yemin ederim ki O’nun adına yalan söylemektense, gökten yere düşmeyi tercih ederim. Ancak sizinle benim aramda olan şeyler ile ilgili söylersem, bilin ki savaş taktiktir. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle dediğini işittim: “Ahirzamanda yaşça küçük, akılca kıt birtakım gençler çıkacak. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur’ân’ı okurlar. İmanları gırtlaklarından öteye geçmez. Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkarlar. Onlara nerede rastlarsanız öldürün. Zîra, onları öldürene, kıyamet günü Allah’ın vereceği ecir vardır.” Ali Radıyallahu Anhu, hicri otuz üç yılında, halifeliğinin sonlarına doğru, Nehravan’da onlarla savaşmıştır. Bu savaştan sonra onlar, kendilerinden olan Abdullah bin Mulcem’in Ali’yi Radıyallahu Anhu öldürmesine kadar saklandılar.

Muaviye ile Hasan aralarında anlaşınca, onlardan bir grup yine ortaya çıktı. Şam ordusu Necile denilen yerde onları bozguna uğrattı. Bundan sonra Ziyad ve oğlu Ubeydullah dönemine kadar pasif kaldılar. Ziyad ve oğlu Ubeydullah onları, öldürerek ve uzun süreli hapsederek bitirdi.

Ziyad’ın ölmesi üzerine çatışma başlayıp Abdullah bin Zubeyr halife oldu. Bununla birlikte Şam dışında diğer bütün vilayetler ona itaat etti. Mervan ise isyan ederek Şam’a hakim olup Mısır’a yöneldi. Hariciler o dönemde Irak’ta Nafi’ bin Ezrak liderliğinde bir daha ortaya çıktılar. Bunlar “Ezrakiler” olarak  anıldılar. Sayıca en çok ve güç olarak en kuvvetli olan Harici fırkası bunlardır. İbn-i el-Ezrak’a bey’at ettiler ve onun mü’minlerin emiri olduğunu söylediler. Umman ve Yemame tarafındaki Haricilerin de bunlara katılmasıyla sayıları yirmi bini geçti. Ehvaz, Kirman gibi yerleri işgal ettiler ve haraç toplamaya başladılar. Abdullah bin Zubeyr’in askerleri ve onlar arasında bu bölgelerde meydana gelen savaşlarda onlar galip geldiler. Bunun üzerine Abdullah bin Zubeyr, Horasan valisi Muhelleb bin Sufra’ya bir mektup yazarak onlara karşı savaşmasını emretti. Muhelleb onlarla savaştı ve yendi. O savaşta Nafi bin Ezrak öldü. Bu savaştan sonra Ezrakiler, Ubeydullah bin Memun et-Temimi’ye bey’at ettiler. Muhelleb onlarla savaşmaya devam etti ve Ubeydullah’ı da öldürdü. Daha sonra Katari bin el-Fucae’ye bey’at ettiler ve mü’minlerin emiri olarak isimlendirdiler. Onlar ile Muhelleb aralarında savaşlar devam etti. Muhelleb ve tabileri ondokuz sene onlarla savaştılar. Bu savaşlardan bazısı Abdullah bin Zubeyr zamanında, bazısı da Abdulmelik bin Mervan ve Haccac’ın Irak valilliği dönemlerinde meydana geldi. Haccac, Muhelleb’i bunlarla savaşmakla görevlendirdi ve kendisine bazı yardımcılar da atadı. Nihayet Allahu Teala yeryüzünü onlardan temizledi.

Ezrakilerin dini görüşleri ise şöyledir: "Bu ümmetten kendilerine muhalif olanları ve Ali ve Muaviye Radıyallahu Anhuma arasında gerçekleşen muhakemeye katılanları müşrik olarak kabul ederler. Kendi görüşlerini paylaşsalar bile, onlara hicret etmeyen ve savaşta kendilerine yardım etmeyenler de onlara göre müşriktir. Delil olarak ise Allahu Teala’nın şu ayetlerini gösterirler: “Allah’a ve Rasulü’ne yalan söyleyenler de oturup kaldılar”[388], “Üzerlerine savaş yazılınca içlerinden bir grup insanlardan, Allah’tan korkar gibi, yahut daha fazla bir korku ile korkmaya başladılar.”[389]"[390] Kendilerinden olduğunu iddia ederek yanlarına gelen kişileri imtihan etmeyi vacip gördüler. Bu kişiye muhaliflerinden bir esir verilir ve öldürmesi istenir. Eğer öldürürse onun söylediklerini tasdik ederler, öldürmez ise kendisinin müşrik münafık olduğunu söyleyip onu öldürürlerdi.

Muhaliflerinin kadınlarını ve çocuklarını öldürmeyi mübah görürler, onların çocuklarının müşrik olduğunu kabul ederler ve ebedi cehennemlik olduğunu söylerler, memleketlerinin daru’l-küfür olduğunu ve orada kadınları ve çocukları öldürmenin caiz olduğunu iddia ederlerdi.

Büyük günah işleyen kişinin, kendisini dinden çıkaran bir küfür işlediği konusunda ittifak halindedirler ve o kişinin kafirler ile beraber, bu günahından dolayı ebedi cehennemlik olduğunu kabul ederler. Delil olarak ise iblisin küfrünü göstererek şöyle derler: “İblis, secde etmeyi sadece kibirlenmesi sebebi ile kabul etmedi ve Allahu Teala’nın birliğini kabul etiği halde tekfir edildi.” İblisin küfrünün sebebi yüz çevirme ve büyüklenmedir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurur: “İblis hariç hepsi secde ettiler. O, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kafirlerden oldu.”[391] Ayrıca İblis Allah’ın hükmüne ve emrine de itiraz etmiştir. Allahu Teala şöyle buyurur: “(İblis): ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın onu da çamurdan yarattın’ dedi.”[392]”

Ayrıca onlar, Allahu Teala’nın yerine getirilmesini emrettiği emaneti yerine getirmemeyi de kendilerine helal kılarak şöyle dediler: “Muhaliflerimiz birer müşriktir. Bu nedenle onların emanetlerini yerine getirmemiz gerekmez.”

Yine bunlar, Kur’an’da bulunmadığını gerekçe göstererek zina eden evli kişinin recm edilmesini kabul etmediler. Hırsızlıkta da sınır tanımayarak az veya çok hırsızlık yapan herkesin elinin kesilmesi gerektiğini söylediler.[393] Ebu’l-Hasan el-Eş’ari, Ezrakiler’in daru’l-küfürde ikamet eden herkesin kafir olduğunu ve oradan ayrılmadıkları sürece bu hükümlerinin de değişmeyeceğini söylediklerini belirtmektedir.[394]

Ezrakilerden sonra Yemame bölgesinde Necdet bin Amir el-Hanefi’nin taraftarları ortaya çıktı ve bunlar da “Necdat” olarak anıldılar. Ortaya çıkmalarının sebebi ise, Nafi bin Ezrak’ın, kendi görüşünü benimsemelerine rağmen kendisine katılmayanların müşrik olduğunu söylemesi ve muhaliflerinin kadın ve çocuklarını öldürmeyi helal görmesidir. Bu sebepten dolayı Nafi bin Ezrak’ın cemaatinden bir topluluk ondan ayrılarak Yemame’ye gittiler. Necdet bin Amir, Nafi bin Ezrak’ın askerlerine katılmak isteyen Haricilerden bir toplulukla onları karşıladı. Nafi’den ayrılan bu topluluk, Nafi ve adamlarının yaptıklarını onlara anlattılar. Onlar da Yemaye’ye döndüler ve Necdet bin Amir’e bey’at ettiler. Bunlar, kendilerine hicret etmeyenlerin kafir olduğunu iddia edenlerin ve Nafi’nin imam olduğunu savunanların kafir olduğunu söylediler. Daha sonra ise kendi aralarında Necdet’i eleştirdikleri bazı meselelerde birbirlerine düştüler ve üç gruba ayrıldılar.

Necdet, yukarıda belirtilen görüşlerinden başka, içki cezasının olmadığını, kendisine haram olana az da olsa bakan, küçük de olsa yalan söyleyen veya bunlardan birisi üzerinde ısrar eden kişinin de müşrik olduğunu ve din anlayışlarında kendilerine muhalefet edenlerin ateşe gireceklerini söyledi. Bununla birlikte kendisine mensup olanlardan, ısrar etmeksizin içki içen, zina eden ve hırsızlık yapan kişiyi Müslüman olarak kabul etti.

Mensuplarından bazılarını oğlunun liderliğinde malları ve kadınları yağmalamak üzere el-Katif bölgesine gönderdi. Yağmaladıkları malları  paylaşma yapmadan yediler ve esir aldıkları kadınları nikahladılar. Bunlar geri dönüp, bu yaptıklarını kendisine haber verdiklerinde, Necdet buna karşı çıktı. Ancak onlar, bu yaptıklarının haram olduğunu bilmediklerini söylediler. Bunun üzerine Necdet onları cehaletleri sebebi ile mazur gördü ve şöyle dedi: “Hata eden müçtehidi, kedisine hüccet ikamesinde bulunmadan önce tekfir eden, kafir olur.”[395]

Necdet, bu tür işler yapınca mensuplarının çoğu bunları Haricilerin dininde bid’at olan şeyler olarak kabul ettiler. Onu tevbe etmeye çağırdılar ve tevbesini de halkın önünde ilan etmesini istediler. Necdet bu isteklerini yerine getirdi. Daha sonra onu tevbe etmeye zorlayanlardan bazıları, bu yaptıklarından dolayı pişman oldular ve Necdet’i mazur sayanlara katıldılar. Bu defa Necdet’e şunu söylediler: “Sen imamsın ve içtihad etmek hakkındır. Senden tevbe etmeni istemeye hakkımız yoktur. Bu nedenle yaptığın tevbeden tevbe et. Senden tevbe etmeni isteyenler de tevbe etsin. Aksi halde seni terkederiz.” Necdet bu istediklerini de yerine getirdi. Böylece aralarında bölündüler. Çoğu onu terketti ve yukarıda belirttiğimiz gibi üç fırka oldular. Bu fırkalardan biri, hicri 69 yılında Necdet’i öldürdü.

Haricilerin fırkaları zamanla daha da çoğaldı. Ne zaman aralarında bir mesele hakkında ihtilaf etseler, bölündüler ve her fırka diğerinin söylediklerinden beri olduğunu ilan etti. Sayılarının yirmi fırkayı bulduğu belirtilmektedir. El-Bağdadi bu fırkaların isimlerini saymakta ve bunların bölünmeye devam ettiğini  belirtmektedir.[396]

Bunlardan biri de Ahnesiyye olarak isimlendirilen fırkadır. Bunlar Ahnes adında bir adamın tabileridir ve Salebe bin Mişkan adındaki kişiye bağlı olan Sealibiyye fırkasından ayrılan altı fırkadan biridir. Takiyye yurdunda[397] olanların İslam veya küfür üzerinde oldukları hakkında tevakkuf etmek gerektiğini, bu kişiler içerisinden, sadece mü’min olduğunu öğrendiklerine dostluk ve kafir olduğunu öğrendiklerine ise düşmanlık yapacaklarını söylerler. Bu, onların bid’atlarından biridir.[398]

Harici fırkalarından biri de Beyhesiyye fırkasıdır. Bunlar Ebu Beyhes’in mensuplarıdır. İmamın kafir olması halinde, halkın da kafir olacağını söylerler. Bunlar ise iki fırkaya bölündüler ve her ikiside Avfiyye adıyla anıldı. Bu iki fırkadan biri, kendilerine hicret ettikten sonra ayrılan kişiden ve ayrıca cihadı terkedenlerden beri olduklarını söyledi. Diğer fırka ise, böyle bir kişiye dostlukta bulunmaya devam edeceklerini, çünkü onların bu yaptıklarının mübah olduğunu söyledi. Bununla birlikte bu fırkaların ikisi de, imamın kafir olması halinde, orada bulunan ve bulunmayan bütün halkın kafir olacağını kabul ederler.[399]

Harici fırkalarından biri de İbadiyye fırkasıdır. Bunlar Abdullah bin İbad’ın tabileridir ve bazıları Ummanlıdır. Bunlar da kendi aralarında fırkalara ayrıldılar. Bu ümmetin kafirlerinin (muhaliflerinin), şirk ve imandan beri olduklarını, yani mü’min veya müşrik değil, kafir olduklarını söylerler. Büyük günahlardan dolayı Müslümanları tekfir eden diğer fırkalara muhalefet ederler. Büyük günah işleyen kişinin, kendisini dinden çıkaran küfür ile kafir olmadığını, o kişinin nimete nankörlük küfrü işlediğini söylerler. Kıble ehlinden olan muhaliflerinin kızlarıyla evlenmeyi caiz görürler. İslam ehlinden olan muhaliflerinin memleketini daru’l-Tevhid olarak kabul ederler. Ancak Müslümanların yöneticisinin ve askeriyesinin bulunduğu mıntakanın daru’l-baği olduğunu söylerler. Bu nedenle alimler bunları, Haricilerin içerisinden aşırılığı en az ve Ehl-i Sünnet'e en yakın fırka olarak görmüşlerdir. Diğer fırkaların aşırılığına karşın, bunların Ehl-i Sünnet'e daha yakın görüşlere sahip olmaları, Hariciler arasından orta seviyede olan fırkaların doğmasına yolaçmıştır. İnsanların İslam’ı veya küfürleri konusunda, gerekli araştırmayı yapmadan önce tevakkuf edileceğini söyleyen Ahseniyye, bu fırkalardandır.

Harici fırkalarından biri de Şebibiyye fırkasıdır. Bunlar Şebib bin Yezid eş-Şeybani’nin tabileridir. Beyhesiyye fırkasına benzerler.[400] Hariciler arasında en güçlü fırka budur. Önce Musul’da ortaya çıktılar. Haccac, bunların üzerine beş komutan gönderdi, ancak hepsini de birer birer öldürdüler. Yirmi yıl içerisinde Haccac’ın yirmi ordusunu yendiler. Daha sonra Kufe üzerine yürüdüler ve Haccac’la savaşarak orayı kuşattılar. Annesi Cehize ve eşi Ğazale[401] beraberinde olduğu halde geceleyin Kufe’ye baskın yaptı. Annesi ve eşi Haricilerin kadınlarından ikiyüz kadınla beraber kılıç kuşanarak ve mızraklar taşıyarak Kufe’ye baskın düzenlediler. Ulu Cami'ye girdiler, bekçilerini ve içinde itikaf halinde olanları öldürdüler. Ğazale minbere çıkıp konuşma yaptı. Haccac, askerlerinin evlerinde dağınık bir halde bulunması sebebi ile bunlara ses çıkarmadı. Sabah olunca askerleri bir araya geldi. Şebib adamlarıyla beraber mescidde namaz kıldı ve sabah namazının iki rekatında Bakara ve Al-i İmran surelerini okudu.

Sonra Haccac askerleriyle üzerine yürüdü ve Kufe Çarşısı'nda savaştılar. Şebib’in adamları öldürüldü, kendisi de yenilerek Enbar’a kaçtı. Haccac, onları takip etti ve geçmekte oldukları Duceyl Köprüsü'nü yıktı. O esnada köprünün üzerinde olan Şebib, “Bu, Aziz ve Alim olanın takdiridir”[402] diyerek atıyla beraber hicri 77 yılında suya battı. Suyun diğer tarafına ulaşabilenler ise Ğazale’ye bey’at ettiler. Bu nedenle işleri yürütebilmesi halinde, kadının emir olmasını caiz görmektedirler. Ğazale, hem binici ve hem de büyük cesaret sahibi idi. Hatta Haccac bazı savaşlarda onun önünden kaçmış, bundan dolayı şairlerden biri onu yererek şöyle demiştir:

“Bana karşı aslandır ama savaşta en ufak bir ıslıktan kaçan tüysüz deve kuşudur.

Savaşta Ğazale’ye karşı çıksaydın ya! Çıkmadın, çünkü kalbin kuşun kanatları arasındadır”

Daha sonra Haccac’ın askerleri Ğazale’yi ve yanındakileri öldürdüler, kalanları da esir aldılar. Hariciler, Emevi Devleti boyunca ve Abbasi Devleti'nin başlarına kadar devlete karşı çıkan küçük gruplar halinde bulunmaya devam ettiler. Ancak akideleri, doğduğu günden bu güne kadar, çeşitli yerlerde bazı insanları etkilemeye devam etti.

Haricilerin genel durumu ve parça parça olan akideleri budur. Onları şöyle özetleyebiliriz:

·              Ali bin Ebi Talip, Osman bin Afvan ve Ali ve Muaviye arasında gerçekleşen hakem tayini olayına katılan herkesi tekfir ederler. Nikahların geçerli olmasını da bu görüşlerini kabul etmeye bağlarlar.[403]

·              Zalim sultana karşı isyan ederler. Ebu’l-Hasan el-Eşari, Makalatu’l-İslamiyyin’de bunu aktarmaktadır.

·              Günah işleyen herkesin kafir olduğu konusunda icmaları bulunmaktadır. Abdulkahir el-Bağdadi, “Doğru olan, üstadımız Ebu’l-Hasan’ın onlar hakkında söylediğidir” der ve Haricilerin günah işleyen herkesin kafir olduğu konusunda icmalarının bulunmadığını söyler. Buna delil olarak da Necdat fırkasının, büyük günah işleyen kişinin, kendisini dinden çıkaran küfür ile kafir olmadığı, o kişinin nimete nankörlük küfrü işlediği yönündeki görüşünü aktarır ve şöyle der: “Haricilerden bir topluluk ise şöyle der: ‘Tekfir, hakkında özel bir tehdidin (va’id) bulunmadığı günahlar sebebiyle olur. Hakkında, bir had cezası olan veya Kur’an’da bir tehdit bulunan günahların sahipleri, Kur’an’da kendilerine verilen isimden başkası ile isimlendirilmezler. Mesela zina yapan kişinin isminin ‘Zani’, hırsızlık yapan kişinin isminin ise ‘Sarik-hırsız’ olması gibi.”[404]

Derim ki, bu konuda icmalarının bulunup bulunmaması önemli değildir. Çünkü bu görüş, cumhurlarının en meşhur söylemidir. Dolayısıyla bu onların kurallarından biridir.

İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Haricilerin söylemlerinin temelini, günahlar sebebi ile insanları tekfir etmeleri oluşturmaktadır. Günah olmayan şeyi günah kabul ederler, Kur’an’a uymanın bir gereği olarak, mütevatir de olsa, Kur’an’ın zahirine aykırı olan sünnetin terk edilmesini söylerler, kendilerine muhalefet eden herkesi tekfir ederler ve kendilerince riddet suçu işlemiş olmaları sebebiyle, asli kafirler hakkında helal saymadıkları bazı uygulamaları tekfir ettikleri bu kişiler hakkında helal sayarlar. Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onlar için şöyle buyurur: “Putperestleri bırakır, Müslümanlarla savaşırlar.” Bu nedenle Osman, Ali ve onların yanında olanları ve Sıffin Savaşı'na katılan her iki tarafı tekfir ederler. Onların bu ve buna benzer bir çok çirkin söylemleri bulunmaktadır.”[405]

 

 

 

HARİCİLER İLE SAVAŞIN TÜRÜ
İbn-i Teymiye Rahimehullah, Buhari’de geçen “Onlara nerede rastlarsanız öldürün. Zîra, onları öldürene, kıyamet günü Allah’ın vereceği ecir vardır” hadisini ve Hariciler ile savaşmaya teşvik eden, onların yer yüzünde öldürülen en şerli kişiler olduğunu belirten diğer hadisleri de belirttikten sonra, bu hadislerde Hariciler ile yapılması emredilen savaşın, saldırganlara karşı yapılan savunma veya bağiler ile yapılan savaş türünden olmadığını belirterek şöyle der:

“Bunlarla savaşmanın gerekçesi, cesaretlerinin kırılması, fesadlarının önlenmesi ve itaat altına girmelerinin sağlanmasıdır. Dolayısıyla bunlar nerede yakalanırsa öldürülmezler, yeryüzünde öldürülen en şerli kişiler değildir ve öldürülmeleri de emredilmez. Ancak bütün yollara başvurulduktan sonra onlarla savaşılır. Böylece anlaşılmaktadır ki bunlarla savaşmanın vacip olması, dinden çıkacak kadar aşırılığa kaçmaları durumundadır. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ali’den Radıyallahu Anhu rivayet edilen hadisinde geçen sözleri buna delalet etmektedir: “Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkarlar. Onlara nerede rastlarsanız öldürün.” Hadis, onlarla yapılan savaşı, dinden çıkmalarına bağlamıştır. Böylece onlarla savaşılmayı gerektiren sebebin dinden çıkmaları olduğu anlaşılmaktadır..”

“Ali’nin Radıyallahu Anhu, ilk ortaya çıktıklarında bunlarla savaşmamasının sebebi, Rasulullah’ın nitelediği taifeden olup olmadıklarının yeterince açığa çıkmaması sebebiyledir. Ancak ne zaman ki onlar İbn-i Habbab’ı öldürüp, insanların kadın ve çocuklarına saldırdıklarında, “Putperestleri bırakır, Müslümanlarla savaşırlar” sözündeki vasfı kazandılar. Böylece onların dinden çıkan topluluk olduğu da anlaşılmış oldu. Ali Radıyallahu Anhu, Müslümanlara saldırmalarından önce onlarla savaşsaydı, kabilelerinin bunlara sahip çıkmaları ve Ali’yi terketmeleri ihtimali vardı. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Medine’ye geldiği ilk dönemlerde münafıklara samimi davrandığı gibi, Ali’nin de askerlerinin gönlünü kazanması ve idare altına alması gerekirdi.”[406]

İbn-i Teymiye Rahimehullah başka bir yerde ise bunlarla savaşmanın, zekatı vermeyi red edenler ile yapılan savaş türünden olduğunu belirterek şöyle der: “Zekatı vermeyenler, Hariciler ve benzerleriyle yapılan savaş, Sıffin ve Cemel Savaşları gibi değildir. Önceki imamların cumhuru bunu böyle kabul ederler. Bu, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebinin akidesi olduğu gibi, Ahmed bin Hanbel ve diğer hadis imamlarının ve Malik gibi Medine ehlinin de mezhebidir..”

“Nass ve icma bu iki savaş türü arasında ayırım yapmıştır. Ali’nin davranışı da bu savaşın farklı olduğunu göstermektedir. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadisleri uyarınca Hariciler ile savaştı ve sahabeden kimse ona bu konuda karşı çıkmadı. Ancak Ali Radıyallahu Anhu Sıffin Savaşı hakkında, ne kadar isteksiz olduğunu ve ondan nefret ettiğini sık sık belirtmiş, Cemel Savaşı'na katılanlar için ise, “Bize karşı ayaklanan kardeşlerimiz” demiştir. Kılıç onları temizlemiş ve her iki taraftan ölenlerin cenaze namazlarını kılmıştır..”[407]

İbn Teymiye, yukarıda bir kısmı aktarılan hadisleri nakleder ve şöyle der: “Bütün ümmet Haricilerin ve sapıklıklarının kötülüğü hakkında ittifak halindedir. Ancak tekfir edilmeleri konusunda İmam Malik ve Ahmed’in mezheplerinde iki görüş bulunmaktadır. Şafii’nin mezhebindeki görüşler arasında da fark vardır. İmam Ahmed ve başkalarından iki görüş nakledilir. Bir görüşe göre onlar baği hükmündedirler. Diğer görüşe göre ise onlar mürted kafirler hükmündedir. Onlarla savaşa önce başlamak, esirlerini öldürmek, kaçanları takip etmek caizdir. Kendisine güç yetirilenlerine istitabe uygulanır. Tevbe etmez ise öldürülür. Nitekim vacip olduğunu kabul ettikleri halde zekatı vermeyenlerin, Müslümanların imamına karşı savaşmaları halinde, onların kafir olup olmadıkları konusunda da, İmam Ahmed’ten iki görüş rivayet edilmektedir.

Bütün bunlar göstermektedir ki Ebu Bekir’in Radıyallahu Anhu zekat vermeyenler ile ve Ali’nin Radıyallahu Anhu Hariciler ile savaşı, Cemel ve Sıffin Savaşları türünden değildir. Ali ve başkalarının Hariciler ile ilgili söyledikleri de onların İslam’dan dönen mürtedler gibi olmadıklarını göstermektedir. İmam Ahmed ve diğerlerinden nakledilen de budur. Bununla birlikte onların hükmü, Cemel ve Sıffin Savaşına katılanların hükmü gibi de değildir. Bunlar hem zekat vermemeleri sebebi ile kendileri ile savaşılanlar ve hem de Cemel ve Sıffin Savaşına katılardan farklı üçüncü bir türdür. Onlar hakkında söylenen üç görüşten en sahih olanı budur.”[408]

 

 

 

HARİCİLERİN TEKFİR EDİLMESİ
Alimler, Haricilerin tekfiri konusunda ihtilaf etmişlerdir. Onları tekfir edenler delil olarak, Müslüman kardeşini tekfir eden kişiyi kafir olmakla tehdit eden hadisleri gösterirler. Haricilerin tekfiri konusunda İmam Malik ve Ahmed’in mezheplerinde alimlerin iki meşhur görüşü bulunmaktadır. Şafii’nin mezhebinde de bu konuda görüş ayrılıkları vardır. Bu nedenle İmam Ahmed ve diğer alimlerin meşhur olan görüşlerinden birine göre bunlar baği ve diğerine göre ise bunlar mürted kafirler hükmündedir.

Alimlerin çoğu ve Ehl-i Sünnet'in cumhuru, te’villerinden dolayı Haricileri tekfir etmezler. Hatta Hattabi bu konuda icma olduğunu iddia ederek şöyle der: “İslam alimleri, sapıklıklarına rağmen Haricilerin Müslüman fırkalardan biri olduğunda icma etmişler, onlardan olan kadınlarla evlenmeyi, kestiklerini yemeyi caiz görmüşler ve İslam’ın aslına sarıldıkları sürece tekfir edilmeyeceklerini söylemişlerdir.”[409]

İbn-i Battal şöyle der: “Alimlerin cumhuru, Haricilerin İslam’dan çıkmadıklarını söylemiştir. Çünkü hadiste “Yukarıda olması konusunda tartışmaktadır” denilmektedir. Tartışmak, şüphe etmekten ileri gelir. Şüphenin bulunması halinde ise, İslam’dan çıktıklarına hükmedilemez. Çünkü İslam’a girdiği kesin olan bir kişinin, İslam’dan çıktığı da ancak kesin bir delil ile sabit olur. Ali’ye Radıyallahu Anhu, Nehravan ehli hakkında, onların kafir olup olmadıkları soruldu. Bunun üzerine o, “Onlar küfürden kaçtılar” diye cevap verdi.”[410]

Ali’nin bu sözü, birbirini takviye eden değişik yollardan rivayet edilmiştir. İbn-i Ebi Şeybe de Musannef’inde (15/332) Tarık bin Şihab’dan şunu rivayet etmiştir: “Ali’nin yanındaydım. Nehravan’da olanların müşrik olup olmadıkları kendisine soruldu. O, ‘Zaten şirkten kaçtılar’ dedi. ‘Münafık mıdırlar?’ diye soruldu. O, ‘Münafıklar Allah’ı az anarlar’ dedi. Bunun üzerine, ‘Peki onlar nedir?’ diye sorulunca şöyle cevap verdi: ‘Bize karşı isyan etmiş bir topluluktur.’”

Bu hüküm, onun zamanında bulunan Muhakkime ve benzerleri için de geçerlidir. Hariciler gibi heva ehli olan kişileri tekfir etmeme konusunda fakihler bu tür rivayetleri delil olarak gösterirler. Sahabe ve Tabi’in, Harura ehlinin miraslarını, Müslüman mezarlığına gömülmelerini ve İslam’ın diğer hükümlerinin kendilerine uygulanmasını geçerli saymışlardır.[411]

Ancak onlardan sonra gelen birtakım topluluklar, bozuk akidelerinde aşırıya gitmiş ve İbn-i Hazm’ın belirttiği gibi, beş vakit namazı inkar etmişler ve vacip olan namazın, sabah ve akşam namazları olduğunu söylemişlerdir. Bazıları Mecusilikten bir uygulamayı alarak dine katmış, çocuğunun, kardeşinin veya bacısının kızları ile nikah yapmayı caiz görmüşlerdir. Kimileri de Yusuf Suresi'nin Kur’an’dan bir sure olduğunu inkar etmiş[412] ve “La İlahe İllallah” diyen bir kişinin, kalbinde küfür olan bir itikadı olsa da Allahu Teala’nın katında mü’min olduğunu iddia etmişlerdir.

En doğrusu, bu ve benzeri şeyleri söyleyenler ile diğerlerini birbirinden ayırmaktır. Belki de Haricileri tekfir edenler, bu gibi sözleri söyleyenleri kastetmişlerdir. İbn-i Hazm şöyle der: “En kötüleri, durumları aktarılan bu aşırılarıdır. Hak ehline en yakın olanları ise İbadiyye fırkasıdır.”

 

 

 

HARİCİLERİN NİTELİKLERİ VE ONLARA EN ÇOK BENZEYENLER
A- Buraya kadar aktarılan tarihsel ve akidevi bilgilerden, bu sapık fırkanın nitelikleri ve ahlakı ortaya çıkmıştır. Onlardan sakındırmak, onlarla ilişkimizin olmadığını belirtmek ve farkında olmadan birilerinin bizleri onların nitelikleriyle nitelemesinin önüne geçmek için bu fırkanın en önemli özelliklerini ve ahlakını belirtmek istiyorum.

Bunlar, Müslümanları tekfir etme konusunda taşkın ve cesurdurlar. Hatta  en üstün kuşaklar olduğu belirtilen sahabe ve tabi’inden olan insanları bile tekfir etme konusunda pervasızdırlar. Tekfir ettiklerinin başında Osman, Ali, Aişe, Talha, Zubeyr, Ebu Musa el-Eşari, Amr bin As, Muaviye ve diğerleri gelmektedir. İbn-i Ömer bunlar için şöyle der: “Bunlar, insanların en şerlileridir. Kafirler hakkında inen ayetleri almış ve Müslümanlara uygulamışlardır.”[413]

Tekfir ettiklerinin canlarını, mallarını ve namuslarını da helal görürler. Muhaliflerini öldürür, mallarını ganimet olarak alır ve kadınlarını esir edinirler. İbn-i Habbab’ı öldürdüklerini ve hamile olan eşinin karnını yardıklarını yukarıda aktarmıştık. Müslümanlar hakkında sergiledikleri bu aşırılığa karşın,  müşrik ve kafirlere karşı soğuk ve yapay bir takva gösterisinde bulunurlar. İbn-i Habbab’ı öldürmelerine rağmen, zimmet ehlinden olan birinin, bir hurmasını yemekten kaçındıklarını ve domuzunu yaraladıkları için sahibinden helallik dilediklerini aktardık. Bu ise Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlar için söylediği “Putperestleri bırakır, Müslümanlarla savaşırlar” sözünün doğruluğunu gösterir.

Kurtubi Rahimehullah, el-Mufhim’de, onların bu özelliğini belirttikten sonra şöyle der: “Bütün bunlar, ilim nuru ile gönülleri aydınlanmamış ve ilmin sağlam ipine sarılmamış olan cahillere kulluk etmeleri sebebiyledir. Öncüleri olan kişinin Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem ganimeti paylaştırmasını reddetmesi ve haksızlık olarak nitelemesi onların ne olduğunu göstermektedir. Allahu Teala korusun!”[414]

Müslümanların en hayırlılarına karşı pervasızlıkları, haksızlıkları ve taşkınlıkları, ispat edemeden ve sadece kötü zan ile insanların hatalarını  bayraklaştırmaları da bunların temel niteliklerindendir. Onların bu durumu ne kadar kibirli olduklarını, nefislerine uyduklarını, Müslümanları nasıl hor gördüklerini ve onlara nasıl tepeden baktıklarını gösterir. Onların öncüsü olan Zu’l-huvaysira, cüretkarlık ederek Rasulullah’a Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Adaletli ol” başka bir rivayette “Adaletli davranmıyorsun” ve yine başka bir rivayette ise “Görüyorum ki adaletli davranmıyorsun” diyecek küstahlığı göstermiştir.

Böyle olunca, tahkim tutanağında mü’minlerin emiri yerine, kendi ismini yazdığı için Ali’ye, “Mü’minlerin emiri değilsen, kafirlerin emirisin” demeleri çok görülmez. Halbuki ondan önce kendileri tahkime gidilmesi meselesinde ısrar etmiş ve “Ey Ali, kendisine çağrıldığın zaman Allah’ın Kitabı'na icabet et, aksi halde seni düşmanın eline veririz veya İbn-i Afvan’a yaptığımızı sana da yaparız” demişlerdir. Dolayısıyla Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlar hakkında buyurduğu, “Dillerinden Kur’an dökülür ama şiddetlidirler” sözü tam yerindedir. Halbuki İslam, inatçı davranan ve karşı koyan kafirlere karşı şiddetli olmayı teşvik etmiş, bununla birlikte Müslümanlara karşı şefkat ve merhamet ile davranmayı emretmiştir. Hariciler ise bunu tam tersine çevirmişlerdir.

Ebu Ya’la, Enes’ten merfu olarak şöyle rivayet eder: “Aranızda öyle bir topluluk var ki, ibadetlerine insanlar hayran kalır. Bunların kendileri de yaptıklarını beğenirler. Ancak okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkarlar.”[415]

Haricilerin kendilerini ve liderlerini beğenmesinin en açık ifadesi, insanların en kötüleri olmasına rağmen onları çokça övmeleridir. Halbuki aynı kişiler sahabeye sövmekte, hakaret etmekte ve hatta tekfir etmektedir.

Şatıbi, Sapık fırkalardan ve Haricilerden söz ederken şöyle der: “Hariciler, Allahu Teala ve Rasulü’nün Sallallahu Aleyhi ve Sellem övdüğünü ve salih selefin övülmesinde ittifak ettiği kişileri yerdiler. Salih selefin ittifakla kötülediği ve Ali’yi öldüren Abdurrahman bin Mülcem gibi kişileri övdüler ve Ali’yi Radıyallahu Anhu öldürmesini onayladılar. Allahu Teala’nın, “İnsanlardan öyleleri de var ki Allah’ın rızasını almak için kendini satar (feda eder)”[416] ayetinin İbn-i Mülcem hakkında indiğini ve bundan önceki “İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri hoşuna gider”[417] ayetinin ise Ali Radıyallahu Anhu hakkında indiğini söylediler. Allah onların canını alsın, ne kadar da yalan söylüyorlar. Umran bin Hittan[418] İbn-i Mülcem’i şöyle övmektedir:

“Muttaki adam öyle bir vuruş vurdu ki, onunla Arş’ın sahibinin rızasını kazanmak istedi.

Ne zaman aklıma gelse, onu Allah’a karşı görevini en iyi yapmış kişi olarak sayarım.”

Allah kendisine lanet etsin, nasıl da yalan söylüyor.”[419]

Onların bir diğer vasıfları ise, şer’i delilleri anlamadan, Şari’nin ondan maksadını kavramadan ve nassların neye delalet ettiğini bilmeden hüküm vermeleridir. Anlayışları bozuktur. Nitekim Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları, “akılca kıt”[420] diye nitelemiştir. Sünnetin, Kur’an’ı  açıklamasından kendilerini mahrum bıraktıkları için bocalamışlar, meselelerde birbirlerini tekfir etmişler, sonra tevbe etmişler ancak daha sonra yaptıkları bu tevbenin de hata olduğunu söylemişlerdir. Veya başka bir görüşe yönelmişler ve öncekinden tevbe etmişler, ama daha sonra o tevbeden de vaz geçmişler ve aksi halde kafir olacaklarını söylemişlerdir. Bütün bunlar delillendirme yöntemini bilmedikleri ve kavrayışlarının yetersizliği sebebiyle olmuştur.

Muberred, el-Kamil’de şöyle anlatır: “Haşimoğullarının bir velisi Nafi bin Ezrak’a gelmiş ve şöyle demiş: ‘Müşriklerin çocukları ateştedir, bize muhalefet edenler de müşriktir. Dolayısıyla onların çocuklarını öldürmemiz helaldir.’ Bunun üzerine Nafi kendisine, ‘Kafir oldun ve kendin delil getirdin’ demiştir.[421] Adam; ‘Allah’ın Kitabı'ndan sana bunun delilini getirmezsem beni öldür’ dedi ve şu ayeti okudu: “Nuh dedi ki: ‘Rabbim, yeryüzünde kafirlerden hiç kimseyi bırakma. Çünkü sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; yalnız ahlaksız, nankör (insanlar) doğururlar.”[422] Bunun üzerine Nafi, kendilerine muhalefet edenlerin çocuklarının da cehennemlik olduğunu ve öldürülebileceklerini söyleyerek şunu ilave etti: “Yaşadıkları memleket, küfür memleketidir. Ve bundan sadece imanını izhar eden hariç tutulur. Geri kalanının kestiklerini yemek, kadınlarıyla evlenmek ve onlara mirasçı olmak helal değildir.”

Nuh’un Aleyhisselam kavmini dokuz yüz elli yıl İslam’a davet ettiği halde, davetine karşı parmaklarıyla kulaklarını tıkayan, elbiselerine bürünen ve kibirlendikçe kibirlenenler için söylediği sözlerini hatalı bir şekilde kendilerine delil göstermişlerdir. Allahu Teala, Nuh’a Aleyhisselam şöyle vahyetmişti: “..artık kavminden iman etmiş olanlardan başkası (sana) asla iman etmeyecek.”[423] Nuh’un Aleyhisselam kafirler için söylediğini insanların en hayırlı kişileri ve çocukları için söylemektedirler. Çünkü basiretli ve yeterli bir anlama ve kavrama yeteneğine sahip değildirler. Akılları doğru istidlal yapmaktan  uzaktır.

Bu durumları Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, onlar için buyurduğu “Kur’an’ı okurlar ama boğazlarından aşağı inmez” sözünün ne kadar doğru olduğunu gösterir. Nevevi Rahimehullah şöyle der: “Bundan maksat, dilleriyle tekrar etmekten başka Kur’an’dan nasiplerinin olmadığını, kalplerine ulaşması bir yana, gırtlaklarından aşağıya bile geçmediğini belirtmektir. Çünkü Kur’an okumaktan maksat, kalpte anlamak ve üzerinde düşünmektir.”

Şer’i ahkamda katı tutum takınmaları, Allahu Teala’nın Müslümanlar için tanıdığı kolaylığı tanımamaları ve ümmetin işini zorlaştırmaları da onların vasıflarındandır. Onlardan bazıları hayızlı kadının kılmadığı namazları sonra kaza etmesini vacip görmüş, hırsızlıkta nisap ölçüsünü gözetmeden az veya çok mal çalan kişinin elini omuzdan kesmiş, kendilerine hicret etmeyi vacip saymış, kendi mezheplerinden de olsalar muhaliflerine karşı kendi yanlarında savaşmayan kişileri tekfir etmiş, kadınlar da dahil kendilerine hicret etmede birbirlerini mazur görmemiş, mezheplerinden olmayan bir erkek ile evlenmeye ailesi tarafından zorlanan bir kadını, “Daru’l-küfürde ikamet eden herkes kafirdir ve oradan hicret etmesi gerekir” diyerek kendilerine hicret etmediği için tekfir etmişlerdir.[424]

Bu nedenle ilk dönemlerdeki Müslümanlar, Allahu Teala’nın kolaylık tanıdığını zorlaştıran herkesin Haricilerden olduğunu düşünürdü. Buhari ve Müslim, Muaze adındaki kadından şöyle rivayet ederler: “Aişe’ye; ‘Hayızlı kadın neden orucu kaza ediyor da namazı kaza etmiyor?’ diye sordum. Bana; ‘Sen Harurilerden misin?’ dedi. Ben; ‘Hayır, ama soruyorum’ dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Hayızlı olduğumuz zaman orucu kaza etmemiz emredildi ancak namazı kaza etmemiz emredilmedi.’”

Onların niteliklerinden biri de, müteşabih ayetlere uymaları ve muhkem olan ayetleri ölçü almamalarıdır. Taberi, Tehzibu’l-Asar’da, İbn-i Hacer’in sahih olduğunu bildirdiği bir sened ile Hariciler hakkında İbn-i Abbas’tan Radıyallahu Anhuma şöyle rivayet eder: “Kur’an’ın muhkemlerine iman ederler ancak müteşabihleri ile helak olurlar.”[425]

Bu nedenle sahabe Radıyallahu Anhum, bu şekilde davranan birini gördüklerinde onu Haricilerden zannederdi. Subayğ bin İsl hadisinde Ebu Osman en-Nehdi’den şöyle rivayet edilmektedir: “Beni Yarbu veya Beni Temim’den bir adam Ömer İbnu’l-Hattab’a, Zariyat, Naziat, Murselat veya başka bazı ayetler hakkında sordu. Ömer ona, ‘Başını göreyim, Allah’a yemin ederim saçının traş edildiğini görseydim başını vururdum’ dedi ve Basra halkına onunla oturup kalkmamalarını yazdı. Şöyle denmiştir: ‘Yüz kişi de olsalar, o adam geldiği zaman dağılırlardı.’”[426]

Tabi’in’in bakışı böyledir. Malik, Muvatta’da, Said bin Mansur Sünen’de ve Beyhaki (8/96) Rabia bin Ebi Abdurrahman’dan şöyle rivayet ederler: “Said bin Museyyeb’e; ‘Kadın parmağını kesmenin cezası nedir?’ diye sordum. ‘On deve’ diye cevap verdi. Ben; ‘İki parmağı kesilirse, cezası ne olur?’ diye sordum. ‘Yirmi deve’ dedi. Ben; ‘Üç parmak kesilirse’ dedim. ‘Otuz deve’ dedi. Ben yine; ‘Dört parmak kesilirse’ diye sordum. O; ‘Yirmi deve’ diye cevap verince kendisine; ‘Neden yarası ve acısı arttığı halde cezası azaldı?’ dedim. Bana; ‘Sen Iraklı mısın?’ dedi. Ben; ‘Hayır, ama öğrenmek istiyen bir cahil veya bildiğini pekiştirmek isteyen bir alimim’ dedim. Bunun üzerine şöyle cevap verdi: ‘Ey kardeşimin oğlu, sünnet böyledir.’”

Kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısı kadardır. Bu mesele hakkında el-Muğni ve diğer kitapların “Diyetler” bölümüne bakınız.

Said bin Museyyeb, kendisine gelen bu kişinin sorup durduğunu görünce, sünnete itiraz ettiğini ve müteşabihin peşine düştüğünü zannetti. Bu nedenle kendisine Iraklı olup olmadığını sormuştur. Çünkü o dönem Irak fitne ve  Haricilerin yatağı idi. Bu Aişe’nin Radıyallahu Anha, hayızlı kadının namazını neden kaza etmediğini soran Muaze adındaki kadına Harurilerden olup olmadığını sorması kabilindendir.

Ömer İbnu’l-Hattab’ın Radıyallahu Anhu, Allah’a yemin ederim saçının traş edildiğini görseydim başını vururdum” demesinden anlaşılmaktadır ki; onların  vasıflarından biri de saçlarını tamamen kesmeleridir. Rasulullah’tan Sallallahu Aleyhi ve Sellem gelen rivayetlerde onlar bununla da nitelenmişlerdir. İmam Ahmed, Enes’ten merfu olarak şöyle rivayet eder: “Ümmetimde ihtilaf ve tefrika olacaktır. Onlardan bir kavim çıkacak ki Kur’an’ı okuyacaklar, ama boğazlarından aşağı inmeyecektir. Onların özelliklerinden biri de saçlarını tamamen traş etmeleridir.”[427]

Onların bir diğer niteliği ise, batıl görüşlerini yaldızlamaları ve ona hak süsü vermeleridir. Bu nedenle ciddi bir bilgisi veya derin basireti olmayan kişiler onlara kanar ve peşlerinden giderler. Ali’yi tahkime zorladıklarında “Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah'ın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir”[428] ayetini dillerine doladılar. Ali’nin Radıyallahu Anhu kendilerine hitap etmesi esnasında, “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek bağırdılar. Bunun üzerine Ali bin Ebi Talip Radıyallahu Anhu, “Batıl için kullanılan hak bir söz” diyerek onlara cevap verdi. Onların emirleri insanlara hitap ettikleri zaman cenneti ve şehitliği öne çıkararak insanların duygularını  coşturur, Müslümanlardan söz ederken ise şunu söylerlerdi: “Bizi, halkı zalim olan bu memleketten çıkar..” İbn-i Kesir Rahimehullah, onları “İnsanların en tuhafı” diye nitelemiştir. Onlar, İbn-i Kesir’in dediği gibi insanların en tuhafı olmaları nedeniyledir ki, halkı Ali ile savaşmaya teşvik ederken şöyle derlerdi: “Rahman ve rahim olan Allah’a itaatin gerçekleşmesi için onların yüzlerine ve sırtlarına kılıçlarla vurunuz. Bunu başarır ve istediğiniz gibi Allah’a itaat ederlerse, size itaat edenlerin sevabı vardır. Ancak siz öldürülürseniz, Allah’ın rızasına ve cennetine ulaşmaktan daha güzel ne olabilir ki?”

İbn-i Kesir Rahimehullah, Ali’nin ordusundaki komutanlardan biri olan Ebu Eyyub el-Ensari’nin şöyle dediğini rivayet eder: “Attığım mızraklardan biri, Haricilerden bir adama isabet etti ve sırtından çıktı. Ben Ona şöyle dedim: ‘Ey Allah’ın düşmanı müjde, sana eteş var.’ Bunun üzerine bana; ‘Hangimizin orada kalmaya daha layık olduğunu öğreneceksin’ dedi.”

İbn-i Hacer Rahimehullah, Fethu’l-Bari’de, Haricilerin vasıfları ile ilgili olan hadisteki “..yaratılanlar arasında en hayırlı konuşanlardır” sözüne işaret ederek bundan maksadın kalpler olduğunu ve en güzel sözün de Kur’an olduğunu söyleyenlere işaret ettikten sonra şöyle der: “Bu sözün zahir anlamda olması muhtemeldir. Bundan maksat, zahirde güzel, ama batında bunun aksi söz söylemektir. Aynen cevap olarak Ali’ye Radıyallahu Anhu, “Hüküm ancak Allah’ındır” dedikleri gibi.”[429]

Onların nitelikleriden biri de, çabuk görüş değiştirmeleri ve kararsız olmalarıdır. Ali’nin tahkime gitmesi için baskı yapan, ancak daha sonradan bunu kabul ettiği için onu tekfir edenler, aynı kişilerdir. Kendilerine “Mü’minlerin emirine itaat ediniz” denildiğinde, “Bize Ömer gibi birini getirin, kabul ederiz” demişlerdi. Çok geçmeden kendilerine emir olarak, sahabeden olmayan, herhangi bir geçmişi veya üstünlüğü bulunmayan Abdullah bin Vehb er-Rasibi’yi atadılar. Basra’ya, yanında mahremi olmadan gittiğini iddia ederek Aişe’yi Radıyallahu Anha tekfir ettiler ve ona “Evlerinizde vakarınızla oturun”[430] ayetini okudular. Halbuki kardeşinin oğlu Abdurrahman ve kızkardeşinin oğlu Abdullah bin Zubeyr, yolculuğu esnasında Aişe’nin Radıyallahu Anha yanında bulunuyorlardı. Ayrıca Müslümanların hepsi onun mahremidir. Çünkü o, Müslümanların annesidir. Aişe’ye Radıyallahu Anha bu şekilde karşı çıkan Şebibiyye fırkası, çok geçmeden başlarına liderlerinin karısı olan Ğazale’yi getirdiler. Ğazale, Haricilerden olan diğer kadınları da yanına alarak Haccac’a karşı savaştı. Bu ise benzer şeyler arasında denge kuramamaları ve hevalarına uymaları sebebiyledir. Halbuki insanlar arasında kıyasa en çok itibar edenler de kendileridir.[431]

Onların niteliklerinden biri de, en basit sebeplerden dolayı bile çabuk bölünmeleri ve fırkalaşmalarıdır. Çok basit bir ihtilaf yüzünden birbirlerine girip  ilişkilerini kesebilir, hatta birbirlerini tekfir edebilirler.

Şüphesiz bütün bu nitelikleri çirkin, akide ve düşünceleri ise sapıklıktır. Allahu Teala’nın dinine bağlı olan cemaatin bir mensubu olmak isteyen ve hakkın peşinde olan herkesin, bu niteliklerden ve akidelerden uzak durması ve sakınması gerekir. Şöyle denilir:

Sana öyle bir iş hazırladılar ki;

Farkında olsan,

Onu yapmak yerine kuzularla beraber otlamaya razı olursun.

Bizi, menhecimizi ve davetimizi bilen herkes, Allahu Teala’nın lütfu ile bütün bu nitelik, akide ve düşünceler ile ilişkilerimizin olmadığını ve bunlardan en fazla sakındıranın da biz olduğumuzu bilir. Hatta bu gibi akide ve düşüncelerden beri olduğumuzu belirtmemiz ve insanları bunlardan sakındırmamız sebebi ile,  hakkımızda karalamalar yapılmış, bizlere haksızlık yapılmıştır. Hatta bazıları bu sebepten dolayı bizleri tekfir etmiştir. Buna rağmen uzak veya yakın kimseye taviz vermedik ve bu çirkin nitelikleri ve sapık akideleri tasvip etmedik. Hasımlarımızdan insaf ve vicdan sahibi olan herkes bunu itiraf eder ve şahitlik yapar.

Bununla birlikte şuna dikkat çekmek isteriz ki; bu çirkin huylardan herhangi birine sahip olan herkesin Haricilerden olduğuna hükmetmek doğru değildir. Aksine, Haricilerin prensiplerini ve sapık akidelerini benimsediğini kabul etmedikçe, kimseyi bu nitelikler ile nitelemek doğru olmaz. Sahabeyi tekfir etmek, günah işleyen Müslümanları tekfir etmek, putperestleri bırakıp Müslümanlarla savaşmak, onların kan, mal ve namuslarını helal görmek gibi temel anlayışlarını, yöntem olarak kabul etmedikçe, kimseyi onlardan saymak caiz değildir.

Şatıbi, Fırkatu’n-Naciye’ye muhalif olan diğer fırkalardan söz ederken  şöyle der: “Beşinci konu: Herhangi bir fırkanın, Fırkatu’n-Naciye’ye muhalif sayılması, ayrıntıların birinde değil, genel din anlayışı ve şeriatın kaidelerinin birinde ona muhalefet etmesi sebebi ile olur. Çünkü cüz’i ve tali olan şeyler üzerindeki ihtilaf sebebiyle fırkalaşma olmaz. Fırkalaşma ve bölünme ancak genel konulardaki muhalefet ile meydana gelir.”

“Genel kaideler, cüz’i konuların çokluğu ile oluşur. Kişi, teferruattan olan bir çok meselede farklı görüş ortaya koyarsa, bunlar şeriatın kaidelerinden birine veya daha fazlasına muhalefet ile sonuçlanır. Ancak cüz’i olan tek bir meseledeki ihtilaf böyle değildir. İhtilafın böyle bir meselede meydana gelmesi, bid’atçının hata ve yanılması kabilindendir.”[432]

Bundan da anlaşılmaktadır ki, Hariciler veya diğer dalalet ehli fırkaların Ehl-i Sünnet'e muhalif olan genel usül ve kurallarını benimsediği sabit olmadıkça, kimsenin onlara nisbet edilmesi caiz değildir. Şiddet, taassub, aşırılık ve hüküm vermede pervasızlık gibi kötü huyların biri sebebi ile onlara muvafık düşen kimseyi, onlardan saymak doğru olmaz. Bu, Haricilerde bulunan ve onların ayırıcı özelliklerinden sayılan bir nitelik bile olsa, Ehl-i Sünnet'e muhalefet ettikleri genel kural ve usullerinden değildir. Üstelik bu ahlak, sadece onlara mahsus ve başkalarında bulunmayan bir şey de değildir. Çünkü buna benzer şeyler herkeste bulunabilir.

Bunların çoğu imanı ve ilmi az olan kişilerde bulunabilen nitelikler olup, kalpteki hastalık, zayıflık ve ifrazattan başka bir şey değildir. Buna özellikle dikkati çekmek istiyorum. Çünkü ilim tahsilinin henüz başlarında olan bazı kişilerin tam kavrayamadıkları bazı konularda heyecanlı davrandıkları ve aşarılığa kaçtıkları görülmektedir. Bu kişiler zaman zaman görüşlerinde ileri giderler ve ölçüyü kaçırırlar. Bu durumlarda onları hemen Harici olmak ile nitelemek doğru değildir. Özellikle bu aşırı davranışlar, ihlaslı ve dürüst kişilerde Allahu Teala’nın Kur’an’da ilim ehlini nitelediği ve ilmin aslı olan Allah korkusu ile çok geçmeden kaybolur. Bu ise Allahu Teala’nın Kitabı'nı iyice düşünüp taşınmak ve ilim talebesini aşırılıktan, riyadan, faydasız tartışmalara girmekten, arsız insanlarla vakti boşa geçirmekten ve ilmi bu tür işler için öğrenmekten sakındıran hadisleri incelemekle olur. Alimlerin söylediklerini incelemek, siyerlerini okumak, ahlak ve davranışlarını öğrenmek de buna yardımcı olur. Abdullah bin Ömer’den rivayet edilen bir hadiste Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “Her çalışanda bir şevk vardır, her şevkin de bir sonu vardır. Kimin şevkinin sonu sünnetimde kalırsa doğru yoldadır. Kim de hata eder (sünnetimin haricinde kalır) ise o da helak olmuştur.”

Bu rivayet, işin başında herkeste bu hamasetin az çok bulunduğunu gösterir. Allahu Teala iyililiğini istediği kişileri nefsin kötü arzusuna karşı koymaya ve Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem sünnetine uymaya muvaffak eder. Haricilerin kötü niteliklerini tanıdıktan sonra hak peşinde olan bir kişiye düşen görev, bu niteliklerden herhangi birinde onlara benzememeye çalışmak, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in niteliklerine sahip olmak için gayret etmek ve kişiyi dinden çıkmaya kadar götürebilen aşırılıklardan kaçınmaktır. İbadet ehli olmalarına rağmen, aşırılık ve hevalarına uymaları, Haricileri dinden çıkmaya ve Nübüvvet dönemine çok yakın ve nesillerin en hayırlısı olan sahabe ve tabi’in ile beraber olmalarına rağmen onların yeryüzünde öldürülen en şerli insanlar olmalarına yolaçmıştır. Bu nedenle onlardan sonra gelen nesillerin bundan dersler çıkarması, kötülüğünün farkına varıp sakınması, ilmin azaldığı ve cehaletin yayıldığı, insanların dalalet öncülerini lider edindiği ve heva sahiplerinin peşine takıldığı günümüzde onların yolundan şiddetle sakınması gerekir.

İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Allahu Teala’nın dini, onda aşırı giden ile geri duran arasında vasattır. Allahu Teala ne zaman bir kula bir şeyi emretse, mutlaka şeytan ya ifrat veya tefrit ile karşısına çıkarak itiraz eder. Bu itarızının hangisinde başarılı olması onun için önemli değildir. İslam Allahu Teala’nın dinidir ve din olarak insanlardan sadece o kabul edilecektir. Bu nedenle şeytan, İslam’a mensup herkesin yoluna çıkmış, şer’i hükümlerin birçoğundan saptırmış, hatta bu ümmetin en abid ve en zahid kitlelerini bile dalalete düşürmüş ve okun yaydan çıkması gibi dinden çıkmalarına sebep olmuştur.”[433]

İbn-i Teymiye Rahimehullah, Hariciler ile ilgili yukarıda aktarılan hadisleri belirttikten sonra şöyle der: “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve raşid halifeler zamanında İslam’a mensup olup çokça ibadet etmelerine rağmen dinden çıkan ve kendilerine karşı savaşı hak eden olmuşsa, bilinmelidir ki bugün de İslam’a veya sünnete mensup insanlar İslam’dan ve sünnetten çıkabilir; hatta sünnet ile ilgisi olmayanlar ona bağlı olduğunu iddia edebilir. Halbuki kendisi ondan çıkmıştır. Bunun sebepleri vardır ve aşırılık bunlardan biridir. Allahu Teala, Kur’an’da aşırılığı kötülüyerek şöyle buyurmuştur: “Ey kitap ehli, dininizde aşırı gitmeyin..”[434] “De ki: Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önceden sapan, birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın.”[435]

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekilerin helak olmasının sebebi, dinde aşırılığa kaçmalarıdır.”[436]

Bu sebeplerden biri de Allahu Teala’nın Kur’an’da belirttiği ihtilaf ve  bölünmedir. Diğer bir sebep ise, ilim sahiplerinin ittifakı ile Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem adına uydurma olduğu bilinen birtakım hadislerdir. Cahil kişiler  bunları hadis olarak duyar ve hevasına uygun düştüğü için onlara inanır.

Dalaletin aslı, zan ve hevaya uymaktır. Allahu Teala, kınadığı kişiler hakkında şöyle buyurur: “Onlar sadece zanna ve nefislerin arzularına uyarlar. Halbuki onlara Rableri tarafından hidayet gelmiştir.”[437]  Allahu Teala, Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem için ise şöyle buyurur: “Battığı zaman andolsun yıldıza ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve batıla inanmadı; o, kötü arzularına göre de konuşmaz. O(nun konuşması, kendisine) vahyedilenden başkası değildir.”[438] Allahu Teala, Rasulü'nü cehalet ve zulüm olan dalalet ve sapıklıktan tenzih etmiştir. Dalalette olan, hakkı bilmeyendir. Sapmış olan ise, hevasına uyandır. Allahu Teala, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem nefsin arzusu ile konuşmadığını, ancak Allahu Teala’nın kendisine vahyettiğini aktardığını bildirmiş, onu ilim ile nitelemiş ve hevaya uymaktan tenzih etmiştir.”[439]

B- “Harici” teriminin ıstılahi manasına dikkat edilmeli ve gerek zulmü kaldırmak için olsun ve gerekse idareyi ele geçirmek için olsun yönetime karşı çıkan ve ayaklananlar ile bid’at olan akide sahibi olan ve usül bakımından Ehl-i Sünnet'e muhalif olan Haricileri birbirinden ayırmak gerekir. Çünkü bu her iki kesim içinde “Hariciler” kelimesi kullanılır. Haricilerin ilk ortaya çıktıklarında amaçları yönetimi ele geçirmek değildi. Birçoklarının dünyaya iltifat etmediği, zühd ve ibadete düşkünlükleri ve sapık da olsa akideleri için ölmeye hevesli oldukları bilinmektedir. Ayrıca sadece yöneticilere karşı değil, bütün Müslümanlara karşı çıkmışlar, iyi ile kötüleri arasında ayırım yapmamışlardır. Kafir olduklarına hüküm verdikten sonra Müslümanları öldürmeyi, mallarını yağmalamayı ve kadınlarını esir almayı helal saymış, bu uygulamalarında kadın ve çocukları bile istisna etmemişlerdir. Onların hareket noktası sapık ve yanlış bir akidedir.

“Harici” olarak nitelenen diğer kesim ise, bir akide davasıyla değil, yönetime karşı başkaldırma veya ele geçirme için yöneticiye karşı çıkanlardır. Bunlar iki kısımdır:

Birincisi: Din adına öfkelendikleri için veya yöneticilerin zulmüne ve sünnete göre hareket etmemelerine ya da namazları bırakmalarına tepki gösterme sebebiyle ayaklananlar. Bunlar hak ehlidir. Alimler bunlardan sayılırlar. Ali’nin oğlu Hasan, Harra’da toplanan Medineliler ve Abdurrahman bin Eş’as ile beraber Haccac’a karşı çıkan “Kurra” bunlardandır.

İkincisi: Şüpheleri olsun veya olmasın, sadece iktidar için ayaklanmış olanlardır. Bunlar ise bağiler hükmündedir.[440]

Bilindiği gibi Ehl-i Sünnet'in cumhuru, zalim de olsa Müslüman imama karşı sabretmeyi tercih etmekte ve açık küfür içinde olmadıkları sürece onlara karşı ayaklanmayı uygun görmemektedir. Alimlerin, zalim imama karşı zulmüne karşı çıkmak için ayaklananları hak ehli olarak gördüğü ve hiçbir şekilde sapık Hariciler ile eşit saymadığı halde, acaba yöneticilerin bir çok sebebi işleyerek açık küfre ve şirke girdiklerini görerek, dinine yardım etmek için onlara karşı çıkan kişileri Hariciler olarak isimlendirmek caiz olur mu? Allahu Teala’nın basiretlerini körelttiği ve kalplerini mühürlediği birçok kişinin yaptığı gibi, bu insanlara Hariciler ismini takmak caiz midir? Basireti kapalı bu kişiler, yasama yapan tağutları ve küfür kanunlarını egemen kılan müşrik kafirleri eleştiren veya tekfir edenlere, Ehl-i Sünnet'in en iyileri ve muvahhidlerin en samimilerinden olsalar bile, Hariciler adını vermektedirler. Bu insanların tağut müşriklere karşı çıkışı kalem veya dil ile, kuvvet veya kılıç ile olması da onlar için farketmez.

Onların bu iddialarının doğru olduğunu söylesek ve bu muvahhidlerin Harici olduğunu kabul etsek bile, keşke bu muvahhidler ile tağutlar arasında verdikleri zarar yönünden tercihte bulunma konusunda mağrib alimleri kadar basiretli ve kavrayışlı olsalardı. Mağrib alimleri Haricilerden Ebu Yezid el-Harici  liderliğinde Beni Ubeyd (Fatımiler) ile savaşmak üzere çıktıkları zaman, bu bayrak altında savaşmalarını kınayan kişilere şöyle demişlerdir: “Allahu Teala’ya karşı günah işleyen kişilerin yanında, Allahu Teala’ya küfredenlere karşı savaşıyoruz.” O dönemin fakihlerinden olan Ebu İshak şöyle der: “Bunlar kıble ehlidir. Ancak kendilerine karşı savaşılan Beni Ubeyd kıble ehli değildir. Onları yenersek, Harici olan Ebu Yezid’in sancağı altında bulunmaya devam etmeyeceğiz.”

Halbuki bu mübarek daveti taşıyan o insanlar, kurdun Yusuf’un Aleyhisselam kanından beri olduğu gibi Haricilerin akide ve usullerinden beridirler. Mücadeleden geri kalan ve Allahu Teala’nın düşmanlarına karşı zillet, meskenet ve aşağılık içerisinde oturan bu beceriksizlerin, hiç olmazsa bu mücahid muvahhidlere iftira etmek ve yalan söylemekten kaçınmaları gerekmez miydi? Hiç olmazsa, onları kınamayı bırakın veya onların sizin hakkınızda sustukları gibi siz de onlar hakkında susun.

C- Şimdiye kadar gördüklerimizden anlaşılmaktadır ki akide yönünden olmasa da, diğer alanlarda Haricilere en çok benzeyen ve onların kötü niteliklerine en fazla sahip olmaya layık olanlar, dine ve ilme mensup olan bu yalakalardır. Haricilerin birçok kötü niteliği bunlar ile tam olarak uyuşmaktadır. Bu niteliklerin başında, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem hadiste belirttiği “Putperestleri bırakır, Müslümanlarla savaşırlar” sıfatı gelmektedir. Tağutlarla dost, ama muvahhidlere, onların davet ve cihadlarına düşman olan, hatta tağutlara karşı Mürcie, ama muvahhidlere karşı Hariciler olan bu sözde alimler ve benzerlerinin, nice kez muvahhid Müslümanlara ve davetlerine karşı tağutları teşvik ettiklerini, onları kışkırttıklarını, bunun için fetvalar düzenlediklerini[441] ve hatta bu muvahhid mücahidlerin bağiler olduğunu söyleyerek, verdikleri fetvalarının kendilerini Allah’a yaklaştırdığını düşündüklerini gördük.

Onlar, muvahhid mücahidlere Hariciler adını vererek karalamakta ve Haricileri tekfir eden kimi alimlerin söylediklerinden hareketle onları tekfir etmektedirler. Bu yaptıkları ile onlar, dalalet ehlinden olan Haricilerden çok daha kötü bir dereceye düşmektedirler. Hariciler günah ve masiyetler sebebiyle insanları tekfir ettiler. Bunlar ise sırf Tevhid ehlinden olmaları ve, şirke karşı çıkıp müşriklerden beri olmaları sebebiyle insanları tekfir ediyorlar. İbnu’l-Kayyim Rahimehullah böyleleri için ne güzel söylemiş:

“Haricilere benzeyen ve haksız yere günahlar sebebiyle insanları tekfir eden mi var!

Hasımlarımız ise Tevhid ve imanın zirvesi olan şeyler ile bizi tekfir ettiler.

Ne tuhaftır ki Kur’an ve hadis ehlini suçlayarak zahir şeyler ile hareket eden ve  doğru yolu bulamayan Hariciler gibisiniz, dediler.

Şu ahmaklıklarına bak, iman ehline Haricilik sıfatını nisbet ettiler.

Rasulullah’ın sünnetlerine hem dilleri ve hem de kılıçlarıyla saldırdılar.

Allah’a yemin ederim ki azgınlığın öncüleri olan Hariciler böyle değildi.

Onlar günahkarı tekfir ederken, siz sırf itaat ehli oldukları için tekfir ettiniz Ehli Sünnet'i.

Onlar sizden daha iyidir, dersem, kim hayır diyecek; iki taraf eşit değildir, vallahi.

Günah sebebiyle tekfir edenler nerede, sünnete uyanları tekfir edenler nerede!

İçtihad ettik, dediniz, onlar da içtihad ettiler, baği birer topluluksunuz ikiniz de.

İkiniz de nasslara muhalefet ettiniz, aranızda odur hakem de.

Onlar benzer bir nassla başka bir nassa muhalefet ettiler ve uzlaştıramadılar ikisini de.

Sizler nasslara muhalefet ettiniz, zihinlerde oluşan şüphelerle.[442]

Sizler hangi sebeple onlardan daha hayırlı ve hakka daha yakınsınız?

Onlar Kur’an’ın lafzından anladıklarını, onu açıklayan hadisten aldılar öne.

Halbuki sizler kişilerin görüşlerini ikisinin de önüne aldınız, şimdi eşit misiniz ikiniz de?

Yoksa onlar İslam’a sizden daha mı yakındır? Artık sabah oldu gözü görenlere.

Ahiret günü Allah aranızda hüküm verecektir, adalet ve insaf ile.

Biz, Allah’ın hidayet verdikleri dışında, onlardan da beriyiz, sizden de.”

Ali ve beraberindekilerin, hakiki Haricilere nasıl muamele yaptıklarını yukarıda aktardık. Onlara hiçbir şekilde haksızlık yapmamışlar, savaşmadan önce kendilerine defalarca elçi göndermişler, şüpheleri konusunda onlarla münakaşa etmişler ve Müslümanların kanını akıtıncaya, mallarına ve ailelerine saldırıncaya kadar onlar ile savaşa başlamamışlardır. Onlara saldırmadan önce savaşa katılmayan veya Kufe ve Medain’e gidenlerin eman altında olacaklarını bildirdiler. Ayrıca onlarla savaştıklarında mallarını ganimet olarak almadılar ve yağmalamadılar. Aksine mallarını velilerine ve mirasçılarına iade ettiler.

Bütün bunlar, Ali’nin Radıyallahu Anhu Müslümanların can ve malları hakkında gösterdiği titizlikten kaynaklanmaktadır. Öldürülenler arasında Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir hadiste bildirdiği, vücudunda kadın memesine benzer bir çıkıntı olan kişinin bulunması üzerine, hadislerde kastedilen kişilerin bunlar olduklarına kanaat etmişler ve ancak bundan sonra onların öldürülmelerine sevinmişlerdir. Buna rağmen Ali’ye Radıyallahu Anhu, “Onlar müşrik midir?” diye sorulduğunda, “Zaten şirkten kaçtılar” diye cevap vermiş ve yine “Münafık mıdırlar?” diye sorulduğunda ise, “Münafıklar Allah’ı az anarlar” demiştir.[443]

Hadiste, okun yaydan çıkması gibi dinden çıktıkları bildirilen bu Hariciler hakkında bile selefin insaf, adalet ve kavrayışı ile, günümüzde tağutların çömezlerinin muvahhidlere karşı yaptıkları saldırı ve haksızlıklar arasında ne kadar fark bulunmaktadır.

D- Asılsız iftiralarda bulunan bu muhaliflerin Haricilere benzeyen bir diğer vasıfları ise, gereğince kavramadan Kitap ve Sünnet’in nasslarıyla istidlalde bulunmaları ve alimlerin sözlerini yerinde kullanmamalarıdır. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem Hariciler için buyurduğu “Kur’an’ı okurlar ama boğazlarından aşağı inmez” niteliği, onlarda da bulunmaktadır. Akletme ve kavramanın yeri olan kalbe, okudukları Kur’an ulaşmaz.

Bilindiği gibi Hariciler, “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir”[444] ayetinin, günah işleyen bütün Müslümanlar hakkında olduğunu kabul etmektedirler. Hatta bu ve buna benzer ayetleri delil göstererek Ali, Muaviye ve tahkim olayında onlarla beraber olan bütün Müslümanları tekfir etmişlerdir.

Bu iftiracı kişiler, Haricilerin bu yöntemini eleştiren selef alimlerinin sözlerini, küfür ve şirkin en ağırını işleyen bu tağutların ve mürted müşriklerin  temize çıkarılması için kullanmaktadırlar. Bu tağutların yaptıklarını, selef alimlerinin büyük günahı kastederek kullandıkları kişiyi dinden çıkarmayan küfür (Küfrun dûne küfr) ifadesi kapsamında sayıyor ve bunu savunuyorlar. Halbuki bu tağutların yaptıkları ile selefin kişiyi dinden çıkarmayan küfür (Küfrun dûne küfr) diye niteledikleri şeyler arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır.

Bunun sebebi ise, insanların nasslar ve deliller konusunda emanet ehlinden olmayan kişileri kendilerine lider edinmeleridir. Bu liderlerin geneli anlayışlarının azlığı, kavramalarının yetersizliği ve Kur’an ayetlerini ve nüzul sebeplerini yeterince bilmemeleri sebebiyle bu konularda bocalamaktadırlar. Bu ise Haricilerin durumuna benzemektedir.

İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “İlk bid’atler, aynen Haricilerde de olduğu gibi, Kur’an’ı yanlış anlamadan kaynaklanmış, Kur’an’a muhalefet kastedilmemiştir. Kur’an’ın delalet etmediğini, delalet ediyor gibi algıladılar. Mü’minin tanımı, takva ve iyilik sahibi olduğuna göre, günah işleyenin tekfir edileceğini, dolayısıyla takvalı ve iyilik sahibi olmayanın kafir olup, ebedi cehennemlik olduğunu söylediler. Ayrıca Osman, Ali ve onların yanında bulunanların  Müslüman olmadığını, çünkü onların, Allahu Teala’nın indirmediği şeyler ile hükmettiklerini söylediler. Böylece onların bid’atının iki başlangıcı bulunmaktaydı. Bunlardan birincisi; bir görüş veya bir amel ile Kur’an hakkında hata eden ve bu hatası sebebi ile ona muhalefet eden kişinin kafir olduğunu söylemeleri. Diğeri ise; Ali, Osman ve onların taraftarları olan Müslümanları da Kur’an’a muhalefet eden ve dolayısıyla da tekfr edilen kişilerden saymaları.”[445]

Sahabe Radıyallahu Anhum, bunların görüşlerini reddetmiştir. Tağutlar hakkında bizimle tartışan bu kişiler ise, sahabenin bu reddiyelerini alarak “Küfrun dune küfr” yani kişiyi dinden çıkarmayan küfür gibi ifadeleri apaçık şirk olan hükümleri yasalaştıran ve uygulayan kafir ve müşrikler için kullandılar. Bununla birlikte sahabeye nisbet edilen bu ifadelerden bazılarının senedi hakkında ihtilaflar bulunmaktadır.

İbn-i Teymiye şöyle der: “İslam’da ilk tefrika ve ayrılıklar, Osman’ın Radıyallahu Anhu öldürülmesinden sonra başladı. Ali ve Muaviye, aralarında hakem belirleme konusunda ittifak edince, Hariciler buna karşı çıktılar ve “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek Müslüman cemaatten ayrıldılar. Kendileri ile konuşması için yanlarına gönderilen Abdullah bin Abbas’ın onlarla yaptığı münakaşalar sonunda yarısı bu söylemlerinden vazgeçti. Diğer yarısı ise, Ali, Osman ve onlardan yana olanlar hakkında, Allahu Teala’nın indirmediği şeyler ile hükmettiklerini, Allahu Teala’nın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin ise kafir olduğunu söylediler. Böylece Müslümanları tekfir ettiler. Onların bu konuda hataya düşmelerinin iki sebebi bulunmaktadır:

Birincisi: Bu söylediklerinin Kur’an’a aykırı olması.

İkincisi: Haramı helal veya helalı haram saymadığı halde, hata veya günah kabilinden Kur’an’a muhalefet eden kişinin kafir olduğunu söylemeleri.”[446]

Şeyhu’l-İslam’ın bu sözüne dikkat etmek gerekir. Haricilerin Müslümanları ve Allahu Teala’nın şeriatıyla hükmeden imamları, bu iki bozuk sebep üzerinde bulunmalarından dolayı tekfir etmeleri, selef tarafından reddedilmiştir.[447] İbn-i Ömer Radıyallahu Anhuma onlar hakkında şöyler der: “Bunlar yaratılanların en şerlileridir. Çünkü kafirler hakkında inen ayetleri, mü’minler hakkında uyguladılar.”

Akıllarının kıtlığı bakımından Haricilere en çok benzeyen bu muhalifler ise, Haricilerin günah sebebiyle mü’minleri tekfir etmesine karşı çıkan selefin mü’minleri savunmak için söylediklerini, mürted tağutları ve müşrik mülhidleri savunmak için kullandılar. Selefin bu türden olan ifadelerini, bu tağutların açık küfürlerini ve gün ışığı kadar ortada olan riddetlerini savunmak için kullanmalarının yanında, cephe aldıkları mü’minleri tekfir etmek için de kullandılar.

E- Bahsettiğimiz bu kişilerin Haricilere benzer olan yönlerinden biri de, yasalar koyan mürted tağutları, mü’minlerin emiri veya Müslümanların imamı olarak isimlendirmeleri, onlara bey’at etmeleri, şeriata uygun emirliğin veya imamlığın herhangi bir şartına itibar etmemeleri ve o tağutlarda bu şartların bulunup bulunmadığına bakmamalarıdır. Hatta bu konuda Haricilerden daha kötü bir tavırları bulunmaktadır. Hariciler Ali ve Osman’ın hilafetini dışladıklarında, imamlığın şartlarını taşımayan bir kişiye bey’at ettiler. Ancak onların bey’at ettiği bu kişi Müslümandı. Onlar bu yaptıklarıyla ümmetin üzerinde birleşmediği ve Kureyş’ten olmayan birini mü’minlerin emiri olarak isimlendirdiler. Bu meselede, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e muhalif davrandılar. Kadı İyad şöyle der: “İmamın Kureyş’ten olması şartı, bütün alimlerin görüşüdür. Bunu hakkında icma bulunan konulardan sayarlar. Seleften bu konuda herhangi bir muhalefet eden nakledilmemiştir. Ayrıca seleften sonra da hiçbir memlekette bu meselede ihtilaf olduğu aktarılmamaktadır. Haricilerin ve onlara muvafakat eden Mutezilenin bu konuda söylediklerine itibar edilmez.”[448]

Hariciler, imamın Kureyş’ten olmasını şart görmemelerine ve Şebibiyye fırkasının yaptığı gibi kadının da bu görevde bulunmasına razı olmalarına rağmen, bu muhaliflerin içine düştüğü rezil duruma düşmemişlerdir. Çünkü bunlar mürtedlerin de Müslümanlara emir olmasını caiz görmekte ve onlara bey’at etmektedirler. Şer’i imamet konusunda çiğnemedikleri hiçbir şart bırakmadılar. Şüphesiz bütün şartların başında ise emir olarak vasıflanan kişinin Müslüman olması gelmektedir. Dolayısıyla bu konuda onlar, Haricilerden çok daha kötü ve zararlı bir hale geldiler. Çünkü, küfür kanunlarını çıkaran, onlarla hükmeden, Allahu Teala’nın din ve şeriatına savaş açan, doğu ve batı kafirlerini dost edinen, onlarla dost olup tokalaşan ve sevgilerine gönüllerini açanları dost bildiler, ancak küfür ve şirklerine karşı çıkıp batıl uygulamalarını tenkit eden herkesi bağiler ve Hariciler olarak gördüler.

F- Günümüzde Mürcie çömezlerinden ve Cehmiyye davetçilerinden tağutları ve  destekçilerini savunan, muvahhidlere ve davetlerine savaş açan bazı aşırıların işledikleri cinayetler, onları Haricilerden daha kötü kılmaktadır. Onlar, çoğu zaman muvahhidleri Haricilerden olmakla suçladılar. Halbuki muvahhidler Müslüman ve adalet sahibi imamlara karşı değil, mürted kafir tağutlara karşı çıktılar. Çünkü bu Tevhid’in pratik bir uygulaması ve şirk ve tağutlardan beri olmaktır.

Şüphe yok ki bu çömezlerin, Allahu Teala’ya itaatları sebebiyle muvahhidlere düşmanlık yapması, onları günah ve masiyet sebebiyle Müslümanlara saldırıp tekfir eden önceki Haricilerden çok daha kötü ve zararlı yapmaktadır. Bu nedenle kadı Şurayh’ın Mürcie için “Onlar en kötü topluluktur”, Zuhri’nin de “İslam’da, Müslümanlar için, Mürcielikten daha zararlı bir bid’at olmamıştır” demesine şaşmamak gerekir. Yahya bin Ebi Kesir ve Katade ise şöyle der: “Ümmet için Mürcielikten daha tehlikeli bir heva yoktur.” İbrahim Nehai şöyle der: “Mürcienin fitnesi, bu ümmet için Ezraki Haricilerinin fitnesinden daha tehlikelidir.”[449]

Kaldı ki başlangıçta Mürcienin, Ehl-i Sünnet ile olan ihtilafı, sadece isim ve lafızlardaydı. Yani Ehl-i Sünnet ve onlar arasındaki ihtilaf, sadece imanın tanımı ve amellerin iman isminin kapsamına girip girmemesiyle ilgiliydi. Onlardan hiç kimse, amelleri ihmal etmeye veya farzları terketmeye çağırmak bir yana, kafirlerin küfrüne, müşriklerin şirkine ve mülhidlerin inkarına kılıf aramaya gitmemiştir. Asla onlar böyle bir şey yapmadılar. Bilakis onlardan ibadet ve zühd ehli, imanıyla amel eden ve müçtehid olanlar vardı.[450]

Ne var ki Mürcielik daha sonra, seleften bazılarının tekfir ettiği ‘ğulatu’l-mürcie’ denen ve aşırı giden bazı kişilerin mezhebi haline geldi. Günümüzde bu mezhebin bir çok mensubu utanmadan şunu açıkça söylemektedir: “Tasdik veya doğru bir itikad kişide bulunduğu sürece, zahiri küfür sebeplerinden olan ameller ve sözler, herhangi bir amelin cinsini tümden bırakmak, dinden yüz çevirmek ve farzları tamamen terketmek imana zarar vermez.”

Selefin, ilk ortaya çıktıklarında dahi Mürcie mezhebine karşı takındıkları tavır, onların firasetlerinin ve basiretlerinin kuvvetini gösteren bir delildir. Halbuki Mürcie ilk dönemlerinde, küfür olan herhangi bir şeyi izhar etmemiş veya bunu onaylamamıştır. Ancak selef, kuvvetli basiretleri sebebi ile bu mezhebin dinden kopmaya ve dinin hükümlerinden sıyrılmaya götüreceğini anlamıştır.

Günümüzde Mürcie çömezlerinin eserleri ve yaptıkları, selefin ne kadar haklı olduğunu göstermektedir. Çünkü Mürcielik anlayışı, mensuplarını saptırmaya ve aşırılarını dinden çıkarıp küfrün içine atmaya devam etmektedir. Durum o dereceye ulaşmıştır ki, onlardan bazıları küfrü basit görmeye, onaylamaya, kafir ve müşrikleri savunmaya, onlar için fetva vermeye, onlara katılmaya, desteklemeye, korumaya ve dostlukta bulunmaya kadar gitti.

Bu nedenle İbrahim en-Nehai’nin feraset ve basiretiyle, ilk Mürcie mensupları  için “Mürcienin fitnesi, bu ümmet için Ezraki Haricilerinin fitnesinden daha tehlikelidir” demesine şaşmamak gerek. Üstelik Haricilerin mezhebinin temeli, Kur’an’ı yüceltmek ve ona uyulmasını istemeye dayanmaktadır.[451] Ne var ki Kur’an’ı açıklayan sünnetten yüz çevirmeleri ve yukarıda sözünü ettiğimiz diğer kötü davranışları onları saptırmıştır. Ancak Mürcienin ahlaksız çömezleri, hakkı batıla karıştırmalarıyla İslam’ın, iman ve Kur’an’ın halkalarını birer birer çözmekte, onun hükümlerini aşmanın önemsiz olduğunu söylemekte ve kurallarını çiğnemeyi basit görmektedirler. Bu bakımdan onlar Haricilerden çok daha kötü ve zararlıdırlar.

G- Tevhid ehlini ve davetçilerini, Müslüman halk tarafından sevilmeyen bu isim ile anarak karalamak, birbirlerinden miras aldıkları eski bir alışkanlıktır. Her milletin varislerinin olması, Allahu Teala’nın insanlar arasındaki sünnetidir. Peygamberlerin, izlerini takip eden ve Tevhid akidelerini destekleyen muvahhid mirasçıları olduğu gibi (Allah’ım, bizi onlardan eyle), onların hasım ve düşmanlarının da, münafıkların da, alçakların da, hakla batılı birbirine karıştıran sahtekarların da mirasçıları vardır. Onların batıl ve şüphelerini miras alırlar, her zaman birbirlerine aktarırlar, bid’atlarını yaymak ve hakkın sahiplerini karalamak için kullanırlar. Karalamak onlarda çok ucuzdur, çünkü ölçü ve tartısı olmadan dağıtmaktadırlar.

Yukarıda, İbnu’l-Kayyim’in “el-Kafiyetu’ş-Şafiye fi’l-İntisari li’l-Firkati’n-Naciye” isimli kasidesinden bazı bölümler aktarmıştık. Bu kaside de önceden beri, bid’atçı fırkalara mensup kişilerin, Ehl-i Sünnet mensuplarını Hariciler adını takarak karalamalarının onların adetlerinden olduğu belirtilmektedir. Hallal’ın, es-Sünne’de şöyle nakleder: “Ebu Abdullah (Ahmed bin Hanbel) şöyle dedi: “Bize ulaştığına göre Ebu Halid, Musa bin Mansur ve benzerleri hasımlarımızın yanında oturarak, bizim sözümüzü ayıplıyorlar ve şöyle diyorlar: “Kur’an ne mahluktur, ne de mahluk değil.” Ayrıca tekfir ile ilgili görüşlerimizi de kınayarak, Hariciler gibi düşündüğümüzü iddia ediyorlar.” Ebu Abdullah bunları söylerken öfkeli biri gibi tebessüm ediyordu.”[452]

Şatıbi, hafız Abdurrahman bin Batta’nın kendisi ile aynı dönemde bulunan muhaliflerinin ona iftira etmelerinden, lakaplar takarak ithamlarda bulunmalarından yakındığını aktarır ve şöyle der: “Hafız Abdurrahman bin Batta’nın, kendisi ile aynı dönemde olan bazı kişilerden gördüğü muameleye benzer bir muamele ben de gördüm. İbn-i Batta kendi durumunu anlatarak şöyle der: İkamette ve yolculukta, yakınımda ve uzağımda, tanıyan ve tanımayanlar arasındaki halime şaştım kaldım. Mekke, Horasan ve başka yerlerde gördüğüm muvafık ve muhaliflerin çoğu beni kendi düşüncelerine uymaya, söylediklerini tasdik etmeye ve kendilerine şahitlikte bulunmaya davet etti. Söylediklerini tasdik ederek onaylarsam, bana “muvafık” derler, söylediklerinin bir harfine veya yaptıklarının bir bölümüne itiraz edersem, bana “muhalif” derlerdi. Bu söz ve amelerinden herhangi biri hakkında Kur’an ve Sünnet’in başka bir şey söylediğini belirtirsem bana “Harici” adını takarlardı.. Kendilerine Tevhid ile ilgili bir hadis okusam bana “Müşebbiheci” derlerdi. Allahu Teala’nın görülmesiyle ilgili bir hadis söylesem bana “Salimiyyeci” derdi. Söylediğim söz iman ile ilgili ise, bana “Mürciesin” derlerdi. Ameller ile ilgili bir şey söylesem, bana “Kaderiyyeci” derlerdi. Ne zaman birine muvafakat edersem, bana başkasının adı verildi. Cemaatlerine yalakalık yapsam, Allahu Teala’yı kızdırmış olurum. Halbuki bunların hiçbiri beni Allahu Teala’nın gadabından kurtaramaz. Ben sadece Kitap ve Sünnet’e sarılıyorum ve ğafur ve rahim olan Allah’a istiğfar ediyorum.”

Şatıbi şöyle der: “Bu aktardığım hikayenin tamamıdır ve sanki o Rahimehullah, hepimizin dilinden konuşmaktadır. Bu lakaplardan biri veya birkaçıyla anılmamış olan meşhur bir alim veya tanınmış faziletli bir kişi bulmak çok nadirdir. Çünkü muhalifler genellikle hevalarına göre hareket ederler. Sünnetten ayrılmanın sebebi ise cehalettir. Böyle kişiler, sünnete bağlı olan insanlara yüklenirler, bu insanların yaptıklarını karalayıp kötülerler ve bu lakaplardan biri ile ona iftirada bulunurlar.

Sahabeden Radıyallahu Anhum sonra ibadet edenlerin en üstünlerinden olan Üveys el-Karani’nin şöyle dediği rivayet edilir: “Emr-i bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker mü’minlere dost bırakmadı. İnsanlara emr-i bi’l-maruf yapıyoruz, ancak onlar bu sebepten dolayı namuslarımıza söverler. Üstelik fasıklardan da buna destekçiler bulurlar. Allah’ım, o kadar suçlamalar yaptılar ki! Vallahi buna rağmen ben onlara karşı Allah’ın hakkını yerine getirmeye devam edeceğim.”[453]

İbn-i Teymiye Rahimehullah şöyle der: “Cehmiyye ve Mutezile bugüne kadar Allahu Teala’nın sıfatlarını kabul eden kimseye, Müşebbiheci olduğunu söyleyerek yalan ve iftirada bulundu. Hatta onlardan o kadar ileri gidenler var ki peygamberleri bile bu şekilde suçladılar. Cehmiyye’nin önde gelenlerinden Sümame bin Eşras, peygamberlerden üç kişinin Müşebbihe’den olduğunu söylemektedir. Bu sözüne delil olarak ise Musa’nın Aleyhisselam, Allahu Teala’ya “Bu iş senin imtihanından başka bir şey değildir”[454] demesini, İsa’nın Aleyhisselam “Sen benim içimdeki bilirsin, halbuki ben senin zatında olanı bilmem”[455] sözünü ve Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem “Rabbimiz iner..” sözünü gösterir.

Hatta Mutezilenin çoğu, Malik ve ashabının, Sevri ve ashabının, Evzai ve ashabının, Şafii ve ashabının, Ahmed ve ashabının, İshak bin Rahuye ve ashabının, Ebu Ubeyd ve diğer bütün imamların Müşebbihe’den olduğunu söyler. Nitekim Ebu İshak bin Osman bin Dirbas eş-Şafii, “Tenzihu Eimmeti’ş-Şeria ani’l-Elkabi’ş-Şenia” adında bir kitap yazmış, selefin ve başkalarının bu konudaki sözlerini aktarmış ve müşriklerin Rasulullah’ı Sallallahu Aleyhi ve Sellem lakaplarla andığı gibi bid’at ehlinden her fırkanın kendine göre doğru sandığı bir lakapla Ehl-i Sünnet’i karaladığını söylemiştir.

Rafıziler Ehl-i Sünnet’e Navasıb[456] lakabını verirler. Bunun dışında Kaderiyyeciler Cebriyye, Mürcie Şüpheciler[457], Cehmiyye Müşebbihe ve Kelamcılar ise Haşeviyye, Nevabit[458], Ğusa’[459] veya Ğusera’[460] gibi lakaplarla Ehl-i Sünnet’i anarlar. Nitekim Kureyş de, Rasulullah’ı Sallallahu Aleyhi ve Sellem deli, şair, kahin, müfteri gibi lakaplarla anıyordu...

İnsanların söylediklerini naklederek ve sırf taşıdıkları akideye muhalif olmaları sebebi ile, insanları bu isimler ile isimlendirenleri Allahu Teala’ya havale ediyorum. Allahu Teala hepsinin hakkından gelir. Kötü tuzak ancak sahibinin ayağına dolanır.”[461]

İbn-i Teymiye’nin öğrencisi olan İbnu’l-Kayyim meşhur kasidesinde hadis ve şeriat ehli imamların bu kötü lakaplardan uzak olduğunu belirterek şöyle der:

“Yalana kaçarak onları her türlü lakapla suçlarlar, halbuki bu iftira ve yalandan beridirler.

Haksızlık yaparak iftira edenin iftira ettiği kişiden daha layık olduğu şeylerle suçlarlar.

Suçsuz kişi yaptıklarından dolayı karalanıyor, bunu bilmeyen ikisini eşit sayıyor.

Onlara Haşeviyye, Nevabit, Mücessime ve putlara tapanlar adını verdiler.

Halbuki Rasulullah’ın ve ashabının düşmanı olan Rafıziler hayvanların en kötüleridir.[462]

Sahabeye düşmanlık yapıyorlar ve sahabeye olan bu düşmanlıklarından dolayı Rahman’ın taraftarlarına Nasıbiyye diyorlar.

Hayret verici bir incelik var ey kardeşler, onu size açıklayayım;

Rasul’e ve Rasul’ün muhaliflerine insanlardan farklı iki zümre varis olacaktır.

Rasul’e varis olanlar, onun yolundadır, muhaliflerine varis olanlar ise iki fırkadır;

Onlardan biri Rasul’e ve tabilerine düşmandır ve bunu açıkça yaparlar,

Allah’ın sevgili kulu demezler ve asıl olarak kendilerine yakışan başka bir lakap takarlar.

Onlardan sonra gelenler de bu uygulamayı miras olarak aldılar ve haksızlık yaparak karaladılar.

Her biri, miras olarak aldığını gerçekleştiriyor, ey işiten ve anlayan kişi, duy ve anla!

Münafıklık yapan diğerleri ise, gizlediklerinin aksini açığa vururlar.

Bunlar kulların miraslarıdır. Nimeti bol Allah’ın taksimidir bu.

Bir nükte daha vardır ki haksız yere sövülen kişilere teselli verir,

Allah’ı cisim gibi insana benzeten kişilere muattılanın lanet okuduğunu görürsün.

Allah hidayet ehlinden bunu savıyor, tıpkı Muhemmed ve müzemmem isimleri gibi.[463]

Onlar müzemmem’e söverler, Muhammed ise onların sövmelerinden uzaktır.

Allah hem lafızda ve hem de manada Muhammed’i sövmelerinden korumuştur.

Tabileri de Muattıla ve Müşebbihe’den beridir.

Sövmeleri kendilerine geri döner, çünkü her türlü kötüleme ve karalamaya onlar layıktır.

Muattıladan kişi Müşebbiheden kişiye lanet okuyor, ama muvahhid’i Allah koruyor...

Bunlar size ikram edilen güzel şeylerdir, ama Muattıla’dan olanlar için çirkindir.

İlim, kapıcıya ve izin almaya ihtiyaç kalmadan muvaffak olan her kalbe girer.

Rezil olduğu için mahrum kişi onu red eder.

Allah’ım, bizi ilimden mahrum etme.

Öfkenizle geberin, Rabbim içinizi ve kaplerinizde olanları çok iyi biliyor.

Allah, Dini’ni, Kitabını, Peygamberini ilim ve sultan ile her zaman destekliyor.

Hak öyle bir duvardır ki insanlar ve cinler bir araya gelse kimse onu yıkamaz.

Ne tuhaf!  Kur’an ile ve hadisler ile sözlerini delillendiren kişilere dediler ki;

Siz bununla Hariciler gibisiniz. Onlar zahire baktılar, ama manaları anlamadılar...”

 

 

 

SONSÖZ
 Allahu Teala hepimize açık olan hak üzere sebat versin. Bil ki bu ümmetten bir taife, bir topluluk veya bir cemaat kıyamet kopuncaya kadar bu din üzerinde bulunacak, yüceltip destekleyecek, tahrif edenlerin tahrifatlarından ve batıl ehlinin bid’atlarından onu koruyacaktır. Buhari ve İmam Ahmed, din üzere olan, onu yüceltip savunan ve gereklerini yerine getiren bir cemaatin olacağına ilişkin hadisi birbirine yakın lafızlar ile neredeyse tevatür derecesine yakın bir derecede rivayet etmiştir.[464] Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu hadiste şunu müjdeler: “Ümmetimden bir grup Allah’ın emrini yerine getirmeye devam edecektir. Onları yalnız bırakanlar veya kendilerine muhalefet edenler, Allah’ın emri gelinceye kadar onlara bir zarar veremezler ve onlar insanlara karşı muzaffer olacaklardır.” Hakkı arayan kişinin tanıması, başkalarından ayırıp ona katılması, muvahhid mensupları ve taraftarlarından olması için bu zümrenin niteliklerini ve belirtilerini öğrenmesi gerekir. Bu topluluğun hadiste anlatılan niteliklerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi: Allahu Teala’nın emrine (hakka) bağlıdır. Hak üzere olmak, daveti ve akideyi açıkça haykırmak, aleni olarak açıklamak, yağcılık ve geveleme yapmadan insanlara duyurmak demektir. Bu ise insanların, hakkı en parlak şekliyle tanıması, iyi ile kötünün birbirinden ayrılması, mü’minlerin yolundan mücrimlerin yolunun ayıklanması ve seçilmesi için gereklidir. Allahu Teala şöyle buyurur: “İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek verdır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a iman edinceye kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.”[465]

İshak bin Abdurrahman bin Hasan bin Muhammed bin Abdulvehhab, akideyi açıklamanın, Tevhid’i açıkta ve gizlide gerçekleştirmek için, dine yardım etmek ve müşriklere muhalefet etmek için ona davet etmenin gerekliliğini belirterek şöyle der: “Müşriklere kalp ile buğzetmek yeterli değildir. Düşmanlığı ve buğzu açıklamak da gerekir.” Buna delil olarak ise yukarıda aktardığımız Mumtehine Suresi’ndeki ayeti gösterir ve şöyle der: “Bundan daha açığının bulunmadığı şu açıklamaya bak! Bu nedenle kafirlere düşmanlığı açıklamak, onları açıkca tekfir etmek ve cismen onlardan ayrı olmak gerekir. Düşmanlığın manası, senin bir tarafta, onların ise karşı tarafta olmasıdır. Beraetin aslı da kalben, lisanen ve bedenen ilişkiyi kesmektir. Mü’minin kalbi kafirlere düşmanlıktan geri olmaz. İhtilaflı olan şey, düşmanlığı açıklama konusudur.”[466]

Süleyman bin Sehman manzum olarak bunu şöyle ifade eder:

“Bu dinin izharı, onların kafir olduğunu açıklamaktır.

Çünkü onlar kafir bir topluluktur.

Açıkça onlara düşmanlık ve buğz etmektir.

Ey akıl sahipleri düşünmez misiniz!

Kalbin buğzetmesi de yetmez.

Zaten seven de odur ve bu nedenle ölçü değildir.

Ölçü, onlara açıkça ve haykırarak senin mümin, onların ise kafir olduğunu söylemektir.”[467]

Allahu Teala’nın emrine bağlı olmak, bu taifenin ehlinin hakka ve Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem bıraktığı yola sarılmaya devam etmesini, mü’minlerin yolundan gitmesini ve Fırkatu’n-Naciye olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in yoluna ve yöntemine uymasını kapsar. Bunun kaynağı, temeli ve esası, Tevhid’i gerçekleştirmek, şirkten ve müşriklerden beri olmayı ilan etmektir. Bu, bütün peygamberlerin davetidir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Andolsun ki, biz, ‘Allah’a kulluk edin ve tağutlardan kaçının’ diye (emretmeleri için) her millete, bir peygamber gönderdik”[468], “Senden önce hiçbir rasul göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilah yoktur; şu halde bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”[469]

Bu konuda bütün peygamberlerin şeriatı birdir. Allahu Teala, Nebi’sine Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu yol üzerinde dosdoğru olmasını Kur’an’ın birçok ayetlerinde emretmektedir. Allahu Teala şöyle buyurur: “O halde seninle beraber tevbe edenlerle birlikte dosdoğru ol. Ve aşırı gitmeyin. Çünkü O sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir”[470], “Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin hevalarına uyma.”[471]

Bu taifenin sarıldığı ve izlediği yol, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in yoludur. Bu ise, ona muhalif olan ve “bilmeyenlerin hevaları..” kapsamına giren sapık fırkaların akidelerinden beri olmayı gerektirir. Bu taife, menheci, akidesi, cihadı, daveti ve yaşayışı ile vasat olan topluluktur. Dinin hiçbir bölümünde ifrat ve tefrite kaçmaz. İbn-i Teymiye’nin Rahimehullah dediği gibi onlar, Allahu Teala’nın sıfatları konusunda Muattila, Cehmiyye ve Müşebbihe arasında vasattır. Allahu Teala’nın fiilleri konusunda Kaderiyye ve Cebriyye arasında vasattır. Allahu Teala’nın tehditleri (va’id) konusunda Mürcie, Kaderiyye’den olan Vaidiyye ve diğerleri arasında vasattır. İman ve din konusunda Haruriyye, Mutezile, Mürcie ve Cehmiyye arasında vasattır. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem ashabı konusunda Hariciler ile Rafıziler arasında vasattır.[472]

Allahu Teala’nın emrine bağlı olmak, hasımlarına karşı hüccet ve davetlerinin üstün olmasını kapsar. Çünkü üstün olmanın anlamlarından biri, galip olmaktır. Bu nedenle sözkonusu hadisin bazı rivayetlerinde “Muzafferdirler”, bazısında “Düşmanlarına karşı galiptirler”, “Hasımlarına karşı üstündürler” şeklinde geçer. Bunun daima maddi zafer manasında olması gerekmez. Dinin yüceliği, delillerinin üstünlüğü ve kuvveti, şeriatının sağlamlığı ve diğer bütün din ve şeriatlardan üstünlüğü, izzet, zafer ve üstünlüğün en büyük anlamlarıdır. Allahu Teala’nın izniyle, geçmişte her zaman olduğu gibi, bugün de bu dinin ve bu davetin başka bütün din ve davetlerden üstünlüğünü ve hüccetinin büyüklüğünü görüyoruz. O, yüce, temiz ve mübarek bir davettir. Ne kendisinin ve ne de ehlinin, hasım ve düşmanlarının başvurduğu çarpıtma, karalama, yalan, sulandırma ve nasslarla oynama gibi çirkin yollara başvurmaya ihtiyacı yoktur. Bu davetin mensupları, kendilerine muhalif olanlara Kitap ve Sünnet ile karşı çıktığı zaman sapık çağrıların dökülmesi ve yaydıkları bütün şüphelerin çürümesi  ne çabuk olmaktadır!

Bu davetin düşmanları olan tağutlar ve destekçilerinin durumu da böyledir. Allahu Teala’nın yardım ve lütfu ile onlara kaç defa şer’i deliller ile karşı çıktık, ileri sürdükleri bütün delil ve gerekçelerini çürüttük, Kur’an ve Sünnet’in delilleriyle, onların öne sürdüklerinin geçersizliğini ortaya koyduk. Bu yüce davetin delilleri ve batıl davalarının dökülmesi karşısında ya gevelemekte, ya da başlarını öne eğerek geçiştirmeye çalışmaktadırlar. Onların çoğu tehdit ve işkence yetkisine sahip değil ise, hezimete uğrayanların ileri sürdüğü geçim, zaruret ve baskıları mazeret olarak ileri sürerler.[473]

Hatta muvahhidlerden avam denebilecek kişilerin önünde bile bu kaçamaklara başvururlar. Okuma yazması olmayan bir muvahhid, onlardan bazılarına şöyle söylemişti: “Sadece iki kelime: ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan sakının..” Sözü bundan daha fazla uzatmaya gerek yok. Sizler tağutları red mi ediyorsunuz, yoksa onları koruyup destek mi veriyorsunuz?”

Bu muvahhidin sorusu karşısında, kendisine cevap verebilmek için yukarıda aktardığımız mazaretlere sığınırlar. Muhammed bin Abdulvehhab şu sözünde ne kadar da haklıdır: “Allah’ın izni ile muvahhidlerin avamından bir kişi, müşriklerin alimlerinden bin kişiye galip gelir. Allahu Teala şöyle buyurur: “Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.”[474] Allahu Teala’nın askerleri delil ve dil ile galiptir, kılıç ve mızrak ile galip oldukları gibi.”[475]

Bütün bunlar, bu taifenin hüccetinin ve davetinin üstünlüğü ve hasımlarına olan galibiyetlerindendir. Allahu Teala şöyle buyurur: “O, müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasulü’nü hidayet ve hak din ile gönderendir”[476], “Nihayet biz, iman edenleri düşmanlarına karşı destekledik. Böylece üstün geldiler”[477], “Halbuki üstünlük ancak Allah’ın ve Rasulü’nün ve mü’minlerindir.”[478]

Allahu Teala bu daveti, ancak mensuplarının itaati, Allah yolunda olan istikameti, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem onlara bıraktığı hak üzerinde sebat etmesi ve Allah yolunda cihad etmesi ile yüceltir, sahiplerini izzete kavuşturur ve hüccetlerini de üstün kılar. Allahu Teala şöyle buyurur: “O’na ancak güzel sözler yükselir. Onları ise Allah’a salih amel ulaştırır.”[479] Allahu Teala bu ayetinde, gösterdiği yolda istikamet üzere olmanın ve hakka uygun olan salih amelin, daveti ve sözü yücelttiğini belirtmektedir. Alimler, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hariciler ile ilgili söylediği “Kur’an’ı okurlar ama boğazlarından aşağı inmez” sözünü bununla tefsir etmiştir. Yani onların Kur’an’ı okumaları yükseltilmez, galip kılınmaz ve kabul de olunmaz. Çünkü şeriata uygun bir salih amel niteliğinde yapılmamaktadır. Aksine amelleri aşırılık, şeriatın hükümlerini çiğneme ve Müslümanlara karşı haksızlık üzerine bina edilmiştir. Bu ise Allahu Teala’nın şu ifadesinin kapsamına girer: “Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir.”[480]

İkincisi: Bu cemaatin niteliklerinden biri de, başkası için değil, sadece Allahu Teala’nın emri ve dini için savaşması, delil ve hüccete ilave olarak eli, dili ve kuvveti ile Allahu Teala’nın şeriatını yüceltmeye çalışmasıdır. Nesei, Seleme bin Nufeyl el-Kindi’den şöyle rivayet eder: “Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem yanında oturuyordum. Bir adam geldi ve ‘Ey Allah'ın Rasulü! İnsanlar atları kaldırdı, silahları da terketti, “Artık cihad bitmiştir, harpler de sona ermiştir” diyorlar’ dedi. Bunun üzerine Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem insanlara döndü ve şöyle dedi: “Yalan söylüyorlar, asıl şimdi harp geldi. Ümmetimden bir grup, hak yolunda mücadeleye devam edecek, Allah da, onlar ile bazı kavimlerin kalplerini saptıracak ve bunlardan onların rızkını sağlayacaktır, bu hal kıyamet gününe, Allah'ın va'dinin gelme anına kadar devam edecektir. Atın, kıyamete kadar alnında hayır bağlıdır. Sakın birbirinizin boynunu vurmayın. Mü'minlerin asıl yerleri Şam’dır.”[481]

Üçüncüsü: Bu taifenin niteliklerinden biri de, taraftarlarının az olmasının ve karşı çıkan ve yalanlayanların çok olmasının ona zarar vermemesidir. Hadiste şöyle geçmektedir: “Onları yalnız bırakanlar veya kendilerine muhalefet edenler, Allah’ın emri gelinceye kadar onlara bir zarar veremezler.”

Kendilerine karşı çıkan, yalanlayan, iftira eden, karalayan, savaş ilan eden ve baskı yapan kafir, müşrik ve mürtedlerin bütün çabaları, onları, davetlerini haykırmaktan ve Allah yolunda cihad etmekten alıkoymaz. Bütün bu sayılanlar, onları, bu taifenin dosdoğru ve sapasağlam yolundan saptırmaz. Çünkü bu yol, hadiste nitelendiği gibi Allahu Teala’nın emridir. Onlar, hasımlarının onlara uyguladığı fikri, bedeni veya manevi teröre rağmen, üzerinde bulundukları hak yoldan vazgeçmez, ondan olmayan fikir ve akidelere iltifat etmezler. Onların akidesi, menheci, daveti ve cihadı, cahillerin hevalarından uzak olan Allahu Teala’nın emrine ve şeriatına bağlıdır.

Dolayısıyla bu taifenin mensupları, hasımlarının her yerde kendilerine karşı cephe almalarından ve buna rağmen kendi sayılarının az olmasından çekinmezler. Allahu Teala onlarla beraber olduktan sonra nasıl çekingen olsunlar ki! Allahu Teala şöyle buyurur: “Şüphesiz Allah muttaki olanlar ve muhsin olanlarla beraberdir.”[482] Seleften birine[483] “Çekiniyor musun?” diye sorulmuş, bunun üzerine o şöyle cevap vermiştir: “Allahu Teala, ‘Beni anan ile beraberim’ dediği halde neden çekineyim ki?” Bir kudsi hadiste Allahu Teala şöyle buyurur: “Kulum, beni andığı ve dudakları benim için kımıldandığı an ben kulumla beraberim.”[484] Onlar, Allahu Teala’yı anarlar ve göz açıp kapayacak kadar da olsa O’nu anmaktan gafil kalmazlar. Çünkü sabah ve akşam Allahu Teala’ya davetin sancağını taşımakta ve onu yüceltmek için gayret etmektedirler. Allahu Teala ile bağı zayıflamış, ibadeti azalmış ve zikir ateşi sönmüş olanlar ürker ve kendilerini yalnız hissederler. Halbuki bu davetin sahipleri, bunların hiçbirini ihmal etmez veya kusur etmezler. Allahu Teala onları şöyle nitelemiştir: “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na yalvaranlar..”[485], “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.”[486]

Onlar bu dinin yükünü taşırlar. Bu değerli davetin endişesini gece gündüz yüreklerinde hissederler. Onu yüceltmek ve üstün kılmak için ömürlerini ve vakitlerini cihad ile geçirirler. Dolayısıyla bu daveti destekleyen, onun velisi olan, onu yücelten ve galip kılan Allahu Teala’dan asla gafil olmazlar. Allahu Teala onların velisi ve yardımcısı iken, nasıl ürker ve yalnızlık hissederler ki? O ne güzel dost ve ne güzel yardımcıdır!

Bu davetin taraftarlarının ve onun yolundan gidenlerin azlığından da ürkmezler. Bu yüce yolda kendilerinden önceki mü’minleri, muttakileri, mücahidleri, şehitleri, nebileri ve bunlardan da önce liderleri ve rehberleri olan Muhammed’i Sallallahu Aleyhi ve Sellem hatırladıkları sürece kendileri ile birlikte olan ve yardım edenlerin azlığından da korkmazlar. Bu yüce komutanın beraberliğini yanlarında ve davette, cihadda ve Allah yolunda savaşta saflarının başında hissettikleri sürece nasıl korksunlar ki! Nasıl ürkebilirler ki! Allahu Teala şöyle buyurmuyor mu: “Muhammed Allah’ın rasulüdür. Beraberinde bulunanlar da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.”[487] Aralarına yıllar da girse, O’nun Aleyhisselam yolunda yürüdükleri, sünnetine sarıldıkları, davet ve hidayetine uydukları sürece, Allahu Teala’nın izni ve lütfu ile bunlar O’nunla beraber olanlardandır.

İbn-i Teymiye Rahimehullah, Allahu Teala’nın “Nice peygamberler vardı ki, beraberlerinde Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler; boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever”[488] ayetini açıklarken şöyle der: “Nebi Aleyhisselam ile beraber çok sayıda rabbanilerin savaşmış veya öldürülmüş olması, bizzat Nebi’nin Aleyhisselam onlarla beraber savaşta bulunmasını gerektirmez. Aksine Peygambere uyan ve onun dini için savaşan herkes, onun yanında savaşmış demektir. Sahabenin Radıyallahu Anhum anlayışı da budur. Nitekim en büyük savaşlar, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem vefatından sonra olmuştur. Şam, Mısır, Irak, Yemen, İran, Bizans, doğu ve batının  fethi hep Rasulullah’tan Sallallahu Aleyhi ve Sellem sonradır. Dolayısıyla onunla beraber savaşıp öldürülenlerin çokluğu da ortaya çıkmış olmaktadır. Peygamberlerin dininde olup savaşan ve yaralanan yahut öldürülenler pek çoktur. Bu ayette, kıyamet gününe kadar gelecek bütün mü’minler için ibret bulunmaktadır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem vefat etmiş olsa bile, bu mü’minlerin hepsi onun davet ettiği din üzere onunla birlikte savaşmaktadırlar. Ve onlar şu ayetlerin kapsamı içerisindedirler: “Muhammed Allah’ın rasulüdür. Beraberinde bulunanlar da kafirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler”[489], “Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle beraber cihad edenler de sizdendir.”[490] İtaat eden kişinin, itaat ettiği kişiyi görmesi şart değildir.”[491]

Bunun iyi anlaşılması, Allahu Teala’nın dinini yücelten bu taifeye katılmak isteyen herkesin bunu aklından çıkarmaması ve başkaları arasında garip olmasının kendisini ürkütmemesi gerekir. Allahu Teala, İbnu’l-Kayyim’e rahmet etsin, şu beyitlerde ne güzel söylemiştir:

“Başkaları arasında garipliğin seni ürkütmesin,

Sayı yönünden insanlar ölüler gibidir.

Gerçekten Ehl-i Sünnet’in her zaman garipler olduğunu bilmiyor musun?

Söyle bana, Allah’ın Rasulü, onun ashabı ve onlara ihsan ile tabi olanlar,

Cahilin, inatçının, münafığın ve düşmanın haksızlık ve saldırısından ne zaman kultuldu?

Rahmana yardım yolunda eziyet çekmeden, onların mirasçısı olduğunu mu sanıyorsun!”

Dördüncüsü: Bu taifenin ayırıcı özelliklerinden biri de, daru’l-İslam olan bir yer bulunmasa da her şart ve dönemde cihadının ve dine yardım edenlerinin daima bulunacak olmasıdır. Yukarıda aktardığımız hadiste bu dinin işlerini üzerine alacak ve Allahu Teala’nın emrini yerine getirecek insanların varolmaya devam edecekleri belirtilmektedir. Hadiste geçen “devam edecektir..”, “Allah’ın emri gelinceye kadar onlara bir zarar veremezler ve onlar insanlara karşı muzaffer olacaklardır” ifadeleri bunu göstermektedir.

Mü’minleri, batıl ehlinin şüphe ve batıl akideleri, yapabildikleri her sahada bu dine yardım etmekten, Allahu Teala’nın dinini ve Tevhid’ini desteklemekten hiçbir şekilde alıkoyamaz, vazgeçiremez, durduramaz ve  önleyemez. Bunlar Allahu Teala’nın emrini yerine getirir, destekler ve her durumda Tevhid’in gerçekleşmesi için çarpışırlar. Müslümanların başında yönetici bir imam bulunsun veya bulunmasın, daru’l-İslam olan bir memleketleri olsun veya olmasın, her şartta Tevhid yolunda mücadele ederler.

Günün birinde kuvvet ile mücadele etmekten aciz olanlar, maddi ve manevi hazırlık yapmaktan geri durmaz, dine daveti ve Tevhid’e destek olmayı bırakmaz ve her makamda bunu anlatmaktan uzak kalmazlar. Onlardan mustaz’af olanlar ve bir çok şeye gücü yetmeyenler bile dua ile de olsa bu dine ve mensuplarına yardım etmekten geri kalmaz. Çünkü şu mısralarında İbnu’l-Kayyim’in belirttiği gibi, dine yardımcı olmak Müslümanlar üzerine farzdır:

“El ile, dil ile, ona da güç yetiremezse Allah’a yönelip dua ederek

Dine yardımcı olmak, farz-ı kifaye değil, bizzat herkes üzerine farz-ı ayndır.”

Bu nedenle Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem müjdelediği gibi, bu taifenin daveti, üstün ve açık olmaya, dini var olmaya ve hüccetleri de galip olmaya kıyamete kadar devam edecektir.

Bid’at ehlinden veya şirk ve küfür ehlinden olan hasımlarının ise, davetleri yıkılmış, şüphe ve iftiraları çürütülmüş, batılları gitmiş ve yaldızlı sapıklıkları bitmiş olacaktır. Allahu Teala şöyle buyurur: “Köpük atılıp gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir.”[492] Ebu Bekir bin Iyaş şöyle der: “Ehl-i Sünnet’ten olanlar ölürler ama şanları kalır. Bid’at ehli ise ölür, onlarla beraber şanları da ölür. Çünkü Ehl-i Sünnet, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem getirdiklerini ihya etmiş ve böylece Allahu Teala’nın “Ve senin şanını yüceltmedik mi?”[493] buyruğundan nasip sahibi olmuştur. Bid’at ehli ise, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem getirdiklerini karalamış ve böylece “Asıl sonu kesik olan, şüphesiz seni kötüleyendir”[494] buyruğundan nasip sahibi olmuştur.”[495]

Şimdiye kadar bu sayfalarda yazdıklarımızı okuyan insaf sahibi herkes, Allahu Teala’nın dinine bağlı olan bu taifenin ehlinin yoluna ve menhecine son derece bağlı olmaya çalışan insanlar olduğumuzu anlamıştır. Bu taifenin ehli ise, Fırkatu’n-Naciye olan Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin en seçkin insalardır. Allahu Teala’nın bizleri de onlar arasında kılmasını, yolları üzerinde sabit tutmasını ve liderleri olan Muhammed’in Sallallahu Aleyhi ve Sellem sancağı altında toplamasını dileriz.

Bu sayfaları okuyan herkes görmüştür ki bizler, bu topluluğun ayak izlerini takip ediyor ve dinin her bölümünde onun yolundan gidiyoruz. Bu sayfalarda üzerinde durduğumuz va’d ve va’id, iman ve tekfir konuları da bu bölümlerden bazılarıdır.

Biz, bu mübarek davetin hasımlarının bize iftira ettiği gibi insanları umumen tekfir etmiyoruz. Ayrıca aşırıya kaçanların, cahillerin veya başkalarının insanları tekfir ettiği hatalar ve şaz olan şeyler sebebi ile de kimseyi tekfir etmiyoruz.

Biz, ancak Allahu Teala’nın ve Rasulü’nün açık ve sahih olan nasslarla tekfir ettiği kişileri tekfir ediyoruz. Kendimiz, anne babamız ve en yakınlarımız aleyhine de olsa, adalet ile şahitlik yapan ve böylece Allahu Teala’nın emrettiği gibi kendisinin adaletli şahitlerinden olmak istiyoruz.

İyi olanın iyi olduğuna, kötü olanın da kötü olduğuna şahitlik ederiz ve Tabarani’nin Evsat’ta ve Beyhaki’nin ez-Zuhdu’l-Kebir’de Ebu Said el-Hudri’den rivayet ettiği şu hadise uyarız: “Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: “Haberiniz olsun, çağrılıp icabet edeceğim vakit neredeyse yaklaştı. Benden sonra başınızda yöneticiler olacaktır. Bildiklerini söylerler ve öğrendiklerini işlerler. Bunlara itaat etmek taattır. Uzun süre böyle devam edeceksiniz. Daha sonra başınıza bazı yöneticiler geçecek. Bunlar ise, bilmediklerini söylerler ve öğrenmediklerini işlerler. Onlara yakınlaşan, yardım eden ve destekleyenler, hem kendileri helak olmuş ve hem de başkalarını helak etmiş olurlar. Bedenleriniz ile onlarla beraber olursunuz, ama amelleriniz ile onlardan farklı olun. İyi olanın iyi olduğuna ve kötü olanın kötü olduğuna da şahitlik yapın.”

Bu sayfalarımızı veya yazdığımız diğer te’liflerimizi okuyan herkes, tekfir konusunda söylediklerimizin, açık ve kesin olan ve alimlerin de üzerinde icma ettikleri küfür sebepleri üzerine bina edildiğini görür.

Biz bu tağutları ve destekçilerini, Allahu Teala’ya açıkça şirk koşmaları, değişik yerlerde ve şekillerde bulunan ve yasama konusunda rabler edinilen kişilere ibadet etmeleri ve gerek bu kişilere ve gerekse ortaya koydukları şirk yasalarına olan dostlukları sebebiyle tekfir ediyoruz. Çünkü bu, Allahu Teala’dan başkasını Şari’ olarak, hakem olarak, ilah ve rab olarak benimsemek, İslam’dan başkasını din ve hüküm olarak tercih etmektir. Bunlar böyle yapmakla Tevhid’i bozmaktadırlar. Tevhid’i bozan ise bütün Müslümanların şahitliği ile kafir olur. Yoksa onları tekfir etmemiz, ihtimalli olan sebeplere veya meal yoluyla, şüphe ve zan ile ya da kendisinden daima sakındırdığımız açık ve sahih olmayan başka sebeplere binaen değildir. Asla! Bunlar İslam’a ve şehadet kelimesine aykırı olan apaçık küfrün ve net şirkin birçok kapısından girerek bu dinden çıkmışlardır.

Açık olan bu sebeplere yukarıda bazı yerlerde işaret ettik ve başka kitaplarımızda da defalarca üzerinde durduk. Bizlere iftira eden ve Müslümanları yardımsız bırakan hasımlarımızın bize yönelttikleri tekfirde aşırılık, haricilik ve benzeri iddialarından tümüyle beri olduğumuzu daha net olarak anlamak isteyenler küfrün sebepleri konusunda yazdıklarımıza müracaat edebilirler.

Bugün yönetimi ellerinde bulunduran ve düşmanlarımız olan mürted tağutları, yasama yapan kesimleri, onların yardımcı ve destekçilerini, yaptıkları yasaları korumak, geliştirmek ve mahkemelerde uygulamak için ömürlerini geçirenleri, bu tağutları ve kanunlarını gece gündüz çalışarak koruyanları kesin olarak ve açık olarak tekfir ettiğimizi herkes bilir. İnsanları bizden soğutmak ve onları Allahu Teala’nın dininden alıkoymak için, bu küfür yönetimlerin başında bulunan mürted kafirler ve bize düşman olan kuyrukları, insanları genel olarak tekfir ettiğimize ilişkin iftiralar yayıp durmaktadırlar. Bunların yalan ve iftira olduğunu görmek için yazdıklarımıza bakmanız ve okumanız gerekir.

Bu bizim savaşımız ve düşmanlığımızdır. Allahu Teala bize hidayet verdiğinden beri bundan sapmamaya ve dairesinden çıkmamaya karar verdik ve üzerimize bir borç olarak kabul ettik. Kitaplarımızı ve yazdıklarımızı okuyanlar, hepsinin bu konuda ve bununla ilgili olduğunu ve odaklandığını görecektir. Hiç bir gün genel manada bütün insanları tekfir etmek veya imtihan etmek ile meşgul olmadık. Tevhid’i çiğnemedikleri, şirke ve Allahu Teala’dan başka rab ve ilahların ortaya çıkmasına destek olmadıkları, onu caiz veya uygun görmedikleri sürece, tağutlar ve destekçilerinin tekfir edilmeleri konusunda bize muhalefet etseler bile, İslam’a mensup olan hasımlarımızı, bizi eleştirdikleri için tekfir etmedik ve etmiyoruz. Bu nedenle biz, Allahu Teala’nın dinine bağlı olan ve onu yüceltmeyi en önemli görev edinen taifeye katılmaya, nerede olursa olsun o taifenin erlerinden olmaya kendimizi adamış bulunuyoruz. Dolayısıyla hepimiz kendi nefsine baksın, gören gözleri olanlar için artık sabah olmuştur. Artık tarafları birbirinden ayırmanın ve tercih de bulunmanın vakti gelmiştir.

Bütün bunlardan sonra kendin için tercihte bulun. Ya bizden, davetimizden ve dinimizden uzakta duran kişilerin safında yer alacaksın veya nerede olursa olsunlar Allahu Teala’nın dinine bağlı ve onu yüceltmeyi kendine görev bilen bu taifenin içinde yer alacaksın. Ya bize düşman ya da dost olacaksın. Değerli davetimiz için ya yardımcı olacaksın veya yardımsız bırakıp gidenlerden. Kimin ne yaptığını insanlar Allahu Teala’nın hesap gününde öğreneceklerdir.

 

???

 

Allahu Teala’nın lütfu ile Ürdün çölündeki hapishanenin 1 nolu koğuşunda hicri 1419 Ramazan ayının 27. gecesi seher vaktinde kitabın yazımı bitti. Allahu Teala’nın Rasulü’ne en güzel salat ve selam olsun!

 

Allahım, zillet ve hezimetin atlılarını kapında durdurduk.

Sana ihtiyaç ve izzet develerini senin yanında çöktürdük.

Rızan için, yazdığımız, söylediğimiz ve yaptığımız her şeyi

Kabul etmen için ihtiyaç ve zaruret ellerini sana açtık.

Davetimizi karalayan, bize iftira eden hasımlarımızı

Yargılaman için sadece ve sadece sana şikayet ettik.

Bütün gizlilikleri bilen sensin!

?                    ?

Allahım, bunu red edip yüzümüze çalma.

Parmaklarımızın yazdığını şahitlerin huzurunda o gün aleyhimize alma.

Allahım, bağışlayansın, bağışlamayı seversin, beni de bağışla.

Allahım, şehid olarak ölmemi ve sana en yakın mertebeye ermemi nasip et.

Senin huzurunda yüzlerin ağaracağı ve kara olacağı günde, yüzümü ağart.

Allahumme amin!

Allah’ın Rasulü Muhammed’e, aline ve ashabının tümüne salat ve selam olsun.

 

Rabbinin rahmetine ve rızasına muhtaç kul olan Asım...

 

 www.davetvecihad.com

???

 

 

 

KAYNAKLAR
1- Zerkeşi, El-İcabe lima İstedrekethu Aişe Ala’s-Sahabe, el-Mektebu’l-İslami, Beyrut, hicri 1400, 3. Baskı.

2- Nevevi, El-Erbain, Daru İbn Hazm, Beyrut.

3- Şevkani, İrşadu’l-Fuhul ila Tahkiki İlmi’l-Usul, Müessesetu’l-Kütübi’s-Sakafiyye, Beyrut, 6. Baskı.

4- İbn-i Abdi’l-Ber, El-İstiyab fi Marifetu’l-Ashab, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1. Baskı.

5- Abdulvahhab Hallaf, Usulu’l-Fıkh, Daru’l-Kalem, Kuveyt, 12. Baskı.

6- Şatıbi, El-İ’tisam, Daru’l-Hani, Riyad,1. Baskı.

7- İbu’l-Kayyim, İ’lamu’l-Muvakkıin an Rabbi’l-Alemin, Daru’l-Fikr, Beyrut, 2. Baskı.

8- İbu’l-Kayyim, Bedaiu’l-Fevaid, Daru’l-Fikr.

9- İbn-i Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye, Mektebetu’l-maarif, hicri 1408 baskısı.

10- İbn-i Receb el-Hanbeli, Et-tahvif mine’n-Nar ve’t-Tarif bi Hali Dari’l-Bevar, Daru’r-Reşid, Dımaşk-Beyrut, 2. Baskı.

11- El-Munziri, Et-Terğib ve’t-Terhib, Daru mektebeti’l-Hayat, Beyrut, hicri 1411.

12- Süleyman bin Abdullah bin Muhammed bin Abdulvahhab, Teysiru’l-Azizi’l-Hamid fi Şerhi Kitabi’t-Tevhid, El-Mektebu’l-İslami, Beyrut, 8. Baskı.

13- İbn-i Cerir et-Taberi, Camiu’l-Beyan an Te’vili Ayi’l-Kur’an, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1415 hicri.

14- Abdulkadir bin Abdulaziz, El-Cami fi Talebi’l-İlmi’ş-Şerif.

15- Buhari, Halku Efali’l-İbad, Tahkik: Bedru’l-Bedr, Ed-Daru’s-Selefiyye, Kuveyt, 1405 hicri.

16- Nevevi, Riyazu’s-Salihin, Müessesetu’l-Kütübi’s-Sakafiyye, Beyrut, 3. Baskı.

17- İbu’l-Kayyim, Zadu’l-Mead fi Hedyi Hayri’l-İbad, Müessesetu’r-Risale, 14. baskı, 1410 hicri.

18- İmam Ahmed bin Hanbel, Ez-zühd, El-Kitabu’l-Arabi, Beyrut, 3. Baskı.

19- İbn-i Hacer el-Heytemi, Ez-Zevacir an İktirafi’l-Kebair, Daru’l-Fikr, 1. Baskı.

20- Şevkani, El-Sebili’l-Cerrar el-Mütedeffig ala Hadaigu’l-Ezhar, Daru’l-Kütübü’l-ilmiyye, Beyrut, 1. Baskı.

21- İbnu Ebi’l-İz, Şerhu’l-Akideti’t-Tahaviyye, El-Mektebu’l-İslami, Beyrut, 9. Baskı.

22- Ahmed bin İbrahim bin İsa, Şerhu Kasideti İbnu’l-Kayyim, El-Mektebu’l-İslami, 3. Baskı, 1406 hicri.

23- Serahsi, Şerhu Kitabi’s-Siyeri’l-Kebir, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1. Baskı, 1417 hicri.

24- Kadı Iyad, Eş-Şifa bi Tarifi Hukuki’l-Mustafa, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut.

25- İbnu’l-Kayyim, Tariku’l-Hicreteyn ve Babu’s-Saadeteyn, Daru Mektebeti’l-Hayat, Beyrut, 1980

26- İbnu’l-Kayyim, El-Fevaid, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1408 hicri

27- İbn-i Teymiye, İktizau’s-Sırati’l-mustakim Muhalefete Ashabi’l-Cahim, Daru’l-Cil, Beyrut.

28- İbn-i Teymiye, Mecmuu’l-Fetava[496]

29- İbn-i Teymiye, Es-Sarimu’l-Meslul ala Şatimi’r-Rasul, el-Mektebetu’l-Asriyye, Beyrut, 1415 hicri.

30- Ebu’t-Tayyib Abadi, Avnu’l-Mabud Şerhu Suneni Ebi Davud, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2. Baskı.

31- İbn-i Hacer el-Askalani, Fethu’l-Bari Şerhu Sahihi’l-Buhari, Mektebetu Dari’s-Selam, Riyad, 1. baskı, 1418 hicri.

32- Abdulkahir el-Bağdadi, El-Farku Beyne’l-Firak, Daru’l-Marife, Beyrut.

33- İzzeddin bin Abdusselam, Kavaidu’l-Ahkam fi Mesalihi’l-En’am, Daru’l-Marife, Beyrut.

34- Zehebi, Muhtasaru’l-Uluvvi, El-Mektebu’l-İslami, 2. baskı, 1412 hicri.

35- Eş-Şankiti, Müsekkiratu Usuli’l-Fıkhi, El-Mektebetu’s-Selefiyye, El-Medinetu’l-Munavvara.

36- Hafız El-Hakemi, Mearicu’l-Kubul bi Şerhi Sullemi’l-Vusul, Daru İbnu’l-Kayyim, Demmam, 2. Baskı.

37- İbn-i Kudame, El-Muğni, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1. Baskı.

38- Şehristani, El-Milel ve’n-Nihal, Daru’l-Fikr, Beyrut.

39- Ebu Muhammed el-Makdisi, Milleti İbrahim ve Davetu’l-Enbiyai ve’l-Murselin, 1. Baskı.

40- Muhammed el-Aşkar, El-Vadıh fi Usuli’l-Fıkh li’l-Mubtediin, Ed-Daru’s-Selefiyye, Kuveyt.

41- Değişik hapishanelerde kitaplardan aldığım notlar ve yazdığım risaleler de bunlara dahildir.

 

 

 

DAVET SERİSİ – BİRİNCİ ADIM
 
1. Kitap
 Müslümanların Birliğini Sağlayacak Temel Esaslar
 Abdu’l-Mun’im Mustafa
 
2. Kitap
 Taifetu’l Mansura’nın Özellikleri
 Abdu’l-Mun’im Mustafa
 
3. Kitap
 Ehl-i Sünnet’in Menheci ve Cihadın Esasları
 Abdulkadir bin Abdulaziz
 
4. Kitap
 Millet-i İbrahim
 Ebu Muhammed Âsım
 
DAVET SERİSİ – İKİNCİ ADIM
 
1. Kitap
 İman ve Küfür
 Abdulkadir bin Abdulaziz
 
2. Kitap
 Cehalet Özrü
 Abdulkadir bin Abdulaziz
 
3. Kitap
 Demokrasi Dindir
 Ebu Muhammed Âsım
 
4. Kitap
 Tağut ve Destekçileri
 Abdulkadir bin Abdulaziz
 
5. Kitap
 Tağutların Destekçileri Hakkındaki Şüphelerin Aydınlatılması
 Ebu Muhammed Âsım
 
6. Kitap
 Dostluk ve Düşmanlık
 Abdulkadir bin Abdulaziz
 
7. Kitap
 Ülkelerin Hükümleri
 Abdulkadir bin Abdulaziz
 
8. Kitap
 Cihada Teşvik
 Ebu Kuteybe eş-Şâmi
 
9. Kitap
 İslam Erlerine Nasihatler
 Süleyman Davud
 
ARAŞTIRMA SERİSİ
 
1. Kitap
 El-Umde Fi İ’dadi’l-Udde
 Abdulkadir bin Abdulaziz
 
2. Kitap
 El-Cihad ve’l-İctihad
 Ebu Katâde
 
3. Kitap
 Tekfirde Aşırılıktan Sakındırma Konusunda Otuz Risale 1-2
 Ebu Muhammed Âsım

El-Makdisi
 
4. Kitap
 Akidemiz
 Ebu Muhammed Âsım
 
5. Kitap
 İslam’da Şehadet Operasyonları
 Derleme
 

NASİHAT
Müslüman kardeşim! Bu kitapçık, Allahu Teala’nın izniyle faydalı bilgiler içermektedir. Allah’a hamd olsun ki biz, şer’i delili olmayan hiçbir söz söylemiyoruz. Senden de, şer’i bir delili olmadıkça hiçbir sözü kabul etmemeni istiyoruz. Böylece yol kesen eşkıyaların, Allah’a davet adı altında seni aldatmasına izin verme. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, “Bir ayet dahi olsa benden ulaştırın”[497] ve yine “Şahit olanlar, olmayanlara duyursun”[498] vasiyeti gereğince bu kitapçığın, kardeşlerinin, tanıdıklarının ve diğer Müslümanların arasında yayılması için gayret et. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “Allah’ın senin elinle bir kişiyi hidayete ulaştırması, kızıl develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”[499]

Kardeşim, bil ki bu ve buna benzer yayınları Müslümanlar arasında yayman, Allahu Teala’nın yolunda bir cihaddır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur: “Müşriklere karşı mallarınız, canlarınız ve dillerinizle cihad edin.”[500]

Allahu Teala, bu ve buna benzer yayınların Müslümanlar arasında yayılması için gayret eden herkesi birçok hayır ile mükafatlandırsın, Allahumme Amin.

 

www.davetvecihad.com

 

 

 

 

 

 DİPNOTLAR


--------------------------------------------------------------------------------

[1] 9 Tevbe/39

[2] Bunun delillerini “Nezu’l-Husam fi Vücubi Kitali Kefarati’l-Hukkam ve Munazaati’l-Vulati Hatta Yekune’d-Dinu Kulluhu Lillahi” isimli kitabımızda açıkladık.

[3] 33 Ahzab/57

[4] 3 Al-i İmran/131

[5] Müslim’in rivayet ettiği hadisin bir kısmı

[6] Es-Sarimu’l-Meslul, 53-54

[7] Fethu’l-Bari, Kitabu’l-Fiten

[8] 9 Tevbe/90

[9] 4 Nisa/77

[10] 9 Tevbe/90

[11] 4 Nisa/77

[12] 4 Nisa/95

[13] 16 Nahl/44

[14] Müslim

[15] Müslim

[16] Müslim

[17] 16 Nahl/106

[18] Mecmuu’l-Fetava, 7/140

[19] Suyuti, El-Kavaidu’l-Fıkhıyye, 266

[20] 16 Nahl/36

[21] Es-Sarimu’l-Meslul, 221

[22] 53 Necm/36-38

[23] 35 Fatır/18

[24] 66 Tahrim/11

[25] 37 Saffat/22

[26] Mecmuu’l-Feteva, 7/45

[27] Bakınız: İbn-i Hişam, Es-Siyra, Taberi, Tarih, İbn-i Abdilber, El-İstiab, Ahmed bin Hanbel, Müsned

[28] 48 Fetih/25

[29] 4 Nisa/98-99

[30] El-Bidaye ve’n-Nihaye, 6/308

[31] Sahabenin kanları dökmekten ve şüpheler ile hareket etmekten ne derece sakındıklarına dikkat etmek gerekir. Onlar, kanların dökülmesine aldırış etmeyen aşırı kimi kişilerin yaptığı gibi, “Bunu korktuğu için söyledi” veya “yalan söyledi” yahut “kalbindeki küfrü saklıyor” dememişlerdir.

[32] Bakınız: El-Bidaye ve’n-Nihaye, 8/289

[33] 60 Mümtehine/10

[34] 2 Bakara/286

[35] 65 Talak/7

[36] 4 Nisa/141

[37] Fethu’l-Bari, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer bölümü

[38] Yazdıklarımdan şunları çıkarttım: “Ne olursa olsun, kafirle evlenmek bizatihi tevelli değildir ve tekfir sebeplerinden de olmaz. Böyle olsaydı, kitap ehl-i kadınlarla evlenmek caiz olmazdı. Te’vil yolu ile olursa, tekfir sebebi hiç olmaz. Demek istediğim, erkeğin kafir olduğunu kadının bilmemesi, yukarıda belirttiğim gibi namaz kılarak ve kendisinin Müslüman olduğunu iddia etmesine bakarak aldanması durumunda kadın, aldanmış olup açıkça küfür sebebi işlemiş değildir.”

Ancak bu ifade mutlak olup, mesele bununla sınırlı olmadığından dolayı çıkarmayı uygun gördüm. Kardeşlerimizden biri buna dikkatimizi çekti. Allah razı olsun. Ahmed Şakir şöyle der: “Müslüman kadınlar bilsin ki, bu durumda olduğunu bildiği bir erkek ile evlenmeye razı olan veya mürted olduğunu bildiği bir koca ile beraber kalmaya razı olan kadın, koca gibi mürted sayılır.” Kelimetu Hak, 158-159

Bu gerçek olup tartışma götürmez. Ancak kocanın mürted olduğunu kadının bilmesini şart koşmaktadır. Aksi halde İslam’da haram olarak bilinen şeyi helal kılmış olur. Böyle bir kişinin hükmü, Bera hadisinde belirtildiği gibi, babasının eşi ile evlenen kişinin hükmü gibidir. Ayrıca kendi isteğiyle kafirin velayeti altına girdiği için onun hükmünde olur.

[39] Es-Sarimu’l-Meslul, 45-46

[40] 4 Nisa/148

[41] Bunun alimlerin çoğunluğunun görüşü olduğunu belirtmiştik. Bakınız: El-Muğni, “Kitabu’l-Mürted”

[42] İlamu’l-Muvakkıin, 2/64

[43] Bakınız: El-Muğni, 8/96 Ali bin Ebi Talip’ten Radıyallahu Anhu rivayet edilen ve mürted kadının esir alındığını belirten rivayeti İmam Ahmed Rahimehullah zayıf saymıştır. Ebu Bekir’in Radıyallahu Anhu esir aldığı kişiler Müslüman olmamışlardı ki mürted oldukları söylenebilsin. Başkaları, Ali’nin Radıyallahu Anhu, onların kadınlardan kimseyi esir almadığı ve sadece Beni Hanife cariyelerinden siyah bir cariyeyi yanına aldığını aktarır. Mürtedin mal ve eşyasını  ganimet almanın caiz olduğunu ve bu cariyenin Beni Hanife’nin mal ve eşyasından sayıldığını söylediler. Alimlerin bundan  farklı cevapları da bulunmaktadır.

[44] Fetava’s-Subki, 2/282

[45] Mecmuu’l-Fetava, 28/193

[46] 8 Enfal/39

[47] Mecmuu’l-Fetava, 28/278-279, Daru İbn hazm baskısı

[48] Mecmuu’l-Fetava, 28/289

[49] İbn-i Teymiye, Es-Sarimu’l-Meslul’da, mücerred riddet ile birden fazla işlenen suç ile oluşan riddet arasında ayırım yapmıştır. Bunlardan ikincisinin tevbe ettirilmesine yer olmadığını söylemiştir.

[50] Bakınız: El-Muğni, Kitabu’l-Murted

[51] 16 Nahl/36

[52] Mecmuu’l-Fetava, 7/609-610

[53] Eş-Şifa, 2/262

[54] Bakınız: Eş-Şifa, aynı yer

[55] 3 Al-i İmran/86-89

[56] 16 Nahl/106

[57] Tevbesinin kabul edilmemesi, tevbe etse bile öldürülmekten kurtulmayacağı anlamındadır. Bu nedenle küfürde öne gitmiş olanın tevbe etmesi şartı yoktur. Ancak kendisi İslam’a dönmek isterse kimse buna engel olamaz. Allahu Teala’nın tevbesini kabul etmesi de böyledir. Tevbe ederse, hiçbir kimse engelleyemez. İbn-i Teymiye Rahimehullah bunu Es-Sarimu’l-Meslul isimli kitabında değişik yerlerde belirtmişir. Bu nedenle öldürülmeden önce tevbe eden böyle bir kimse mürted olarak değil, Peygambere sövmek veya suçsuz bir insanı öldürmekten dolayı ceza olarak öldürülür.

[58] 3 Al-i İmran/86-90

[59] Mürted olarak ölen veya can boğazdan çıkarken tevbe eden kişinin tevbesinin kabul edilmemesi konusunda tefsircilerin söyledikleri ile İbn-i Teymiye’nin söylediği dünya ahkamını içermektedir.

[60] Es-Sarimu’l-Meslul, 366

[61] 19 Meryem/77

[62] 47 Muhammed/25-26

[63] 47 Muhammed/25-26

[64] Mecmuatu’r-Resail ve’l-Mesaili’n-Necdiyye’den

[65] 4 Nisa/60-61

[66] Ebu Bekir İbnu’l-Arabi, alimlerin çoğunun öncü ile artçının hükmünün aynı olduğunda ittifak ettiklerini belirtmekedir. Bakınız: Ahkamu’l-Kur’an, 1/148-151, Mecmuu’l-Fetava’da İbn-i Teymiye de aynı şeyi belirtmektedir.

[67] Kuveyt nüshası ile Ürdün’de muhtasar olarak hazırladığımız nüshayı birleştirdik.

[68] Buhari,3383 ve Müslim

[69] Buhari, 3905, As bin Vail’in Ömer İbnu’l-Hattab’ı koruması altına alması konusunda da bakınız: Buhari, 3864-3865.

[70] Ebu Davud, Hakim ve Beyhaki rivayet etmiştir.

[71] 4 Nisa/61

[72] 4 Nisa/65

[73] 4 Nisa/128

[74] 4 Nisa/114

[75] 49 Hucurat/9

[76] Bakınız: İlamu’l-Muvakkıin, 1/107-108

[77] Fethu’l-Bari, 2961 nolu hadis ile ilgili

[78] Buhari

[79] 5 Maide/44

[80] 4 Nisa/35

[81] Bakınız: El-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/281

[82] 3 Al-i İmran/7

[83] Kur’an’ın kötülediği şey, müteşabih sayılan ayetlerin anlamını bilmeye çalışmak değil, o ayetlerde gündeme getirilen ve ancak Allahu Teala’nın bildiği şeyin veya olayın ne olduğunu, nasıl olacağını ve ne zaman olacağını anlamaya çalışmaktır. Halbuki bu, ğayb bilgisi olup Allahu Teala’nın bildirmediği sürece insanların bilmesi mümkün değildir. Yoksa müteşabih olarak adlandırılan ayetlerin lafız olarak anlamını bilmeye çalışmak, diğer ayetleri anlamaya çalışmak gibi gerekli ve iyidir.

[84] 6 En’am/57

[85] İlamu’l-Muvakkıin, 2/264-265, özetle

[86] Muttefekun aleyhi

[87] Müslim ve Ahmed rivayet etmişlerdir

[88] Ebu Davud, Nesai, Buhari, Edebu’l-Müfred

[89] İbn-i Abdilber, El-İstiab, 4/97, İbn-i Sa’d, Tabakat, 6/49

[90] 4 Nisa/35

[91] Muhammed bin İbrahim, Fetava ve Resail, 12/292

[92] İbn-i Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, Ebu Nuaym ve Beyhaki, Delail kitaplarında birbirini takviye eden senetler ile rivayet etmişlerdir. Necaşi’nin onlara eman verdiği, desteklediği ve Kureyş’e teslim etmediği belirtilmektedir.

[93] 12 Yusuf/25-27

[94] 12 Yusuf/42

[95] 12 Yusuf/50

[96] 12 Yusuf/24

[97] Buhari, 3045, Fethu’l-Bari, Mağazi, 4086

[98] Bunu anayasalarında belirtmişlerdir. Mesela Ürdün Anayasası madde 26’da şöyle denilmekedir: “Yasama yetkisi, kralın ve meclisin elindedir. Kayıtsız ve şartsız olarak, yasama yetkisi, yargı ve yürütme yetkisi gibi yetkisini Anayasadan alır ve ona uygun çalışır. Yani onlara göre  yasalar ancak anayasaya uygun olur.

[99] Eğer hapsetmek, bugünkü beşeri kanunlarda olduğu gibi, ilahi cezaların yerine bir ceza olarak uygulanırsa, o zaman idari düzenleme kapsamından çıkar ve tağuti uygulama olur. Geçmişte hapis tevkif etmek, tazir etmek ve benzeri işler için olurdu ve şeriatın belirlediği cezalar yerine uygulanmazdı.

[100] Nesai dışında sünen sahipleri ve Ahmed rivayet etmiştir. Tirmizi sahih olduğunu söylemiştir. İbn-i Hacer, senedinin Müslim’in şartlarına uyduğunu söyler.

[101] Bakınız: Es-Sarimu’l-Meslul, 44

[102] İmam Ahmed, Hakim ve Tirmizi rivayet etmişlerdir ve Tirmizi hadisin sahih olduğunu söylemiştir. Zehebi de sahih olduğunu bildirmektedir.

[103] Ahmed, Nesai. İbn-i Mace, “Amelu’l-Yevm ve’l-Leyle” kitabında rivayet etmiştir.

[104] Ebu Davud, Ahmed ve Nesai rivayet etmişlerdir.

[105] Mecmuu’l-Fetava, 28/56, 57

[106] Haddu’l-İslam ve Hakikatu’l-İman, 377

[107] 5 Maide/44

[108] Mecmuu’l-Fetava, 28/170

[109] 5 Maide/44

[110] 5 Maide/45

[111] 5 Maide/47

[112] 5 Maide/44

[113] Bu fark, seçmenler ile parlamentoda yasama yapan parlamenterler arasında ayırım yapmaya bizi götürdü. Yoksa mesele kişinin mizacına ve tercihine kalmış yahut delilsiz istihsandan ibaret bir mesele değildir.

[114] Kavaidu’l-Ahkam fi Mesalihi’l-En’am, 2/102

[115] İlamu’l-Muvakkıin, 4/229

[116] İlamu’l-Muvakkıin, 3/117

[117] 2 Bakara/104

[118] Er-Reddu ala’l-Bekri, 341-342

[119] Es-Sarimu’l-Meslul, 180

[120] Es-Sarimu’l-Meslul, 177-178

[121] 6 En’am/121

[122] 6 En’am/121

[123] 9 Tevbe/31

[124] 9 Tevbe/31

[125] 5 Maide/44

[126] 54 Kamer/43

[127] Mecmuu’l-Fetava, 3/152

[128] Bu mesele için, “ed-Demokratiyye Dinun” ve “Feteva Sicni’s-Sivaga” isimli kitaplarımıza bakınız. (“ed-Demokratiyye Dinun” isimli kitap, Allahu Teala’nın yardımı ve lütfu ile terceme edildi. Bu ve diğer kitaplar için internet sitemizi ziyaret edebilirsiniz. Yayıncı)

[129] Mecmuu’l-Fetava, 12/250, Daru İbn-i Hazm baskısı

[130] 30 Rum/7

[131] 7 A’raf/179

[132] 67 Mülk/10-11

[133] 46 Ahkaf/26

[134] İbn-i Hazm, İhkamu’l-Ahkam, 1/66

[135] 6 En’am/19

[136] 6 En’am/155-157

[137] Mecmuu’l-Fetava, 3/196

[138] Mecmuu’l-Fetava, 4/37

[139] 20 Ta-ha/51

[140] 38 Sad/7

[141] Mufidu’l-Mustefid fi Hukmi Tariki’t-Tevhid, 54-55

[142] 7 A’raf/40

[143] 22 Hacc/31

[144] 4 Nisa/48

[145] 5 Maide/5

[146] Akidetu’l-Muvahhidin, 150-151 sayfalar arası

[147] 43 Zuhruf/23

[148] Akidetu’l-Muvahhıdin, 16-17 sayfalar arası

[149] Bakınız: Mecmuu’l-Fetava ve Resail eş-Şeyh Muhammed bin İbrahim, 12/197-198

[150] Mecmuu’l-Fetava, 1/81

[151] Mecmuu’l-Fetava, 1/115

[152] Bu ve daha önce söylediklerinden anlaşılmaktadır ki dini, inkar edildiği zaman küfre götüren temellere (usül) ve inkar edildiği zaman küfre götürmeyen furu’a taksim edenleri eleştirmesinden maksat, yukarıda belirtilen bu ayırımı reddetmek veya iptal etmek değildir. Zaten kendisi kişinin cehaletinin açık olan meselelerde değil, usül veya furu’dan olan kapalı meselelerde mazeret olduğunu el-Fetava’nın birçok yerinde tekrar tekrar belirtmektedir. Bundan maksadı, Ehl-i Sünnet’e muhalefet olarak yanlış temellere göre dini usül ve furu’ diye ikiye taksim eden Mutezile ve benzerlerini eleştirmektir. Nitekim o, el-Feteva 23/196 de buna işaret etmiş ve 3/191’de bunu açıklayarak şöyle demiştir: “Cevher, ard ve cisim hakkında konuşan kelamcıları (Mutezile’yi) kötüleyen ve bid’atçı sayan selef ve imamların sözleri, o kişilerin dinin usulü ile ilgili bu lafızlarla kastettikleri manaları, dinin delillerine, usüllerine ve ispat veya red meselesine karıştıranları kötülemektedir.”

Başka bir yerde de şöyle der: “Kelamcılardan bir grup koydukları ölçülerine dinin usulü adını vermektedir. Halbuki bu bu büyük bir isimdir ve bu ismi verdikleri ölçülerinde çok fazla bozukluklar bulunmaktadır. Ehl-i Sünnet, onların bu bozuk ölçülerine karşı çıktığında ise, dinin usulünü inkar etmekle suçlarlar. Halbuki Ehl-i Sünnet, dinin usulü adını almaya layık olan meseleleri değil, sadece bunların dinin usulü diye isimlendirdikleri bozuk ölçülerini kabul etmemektedir. Bunlar, Allahu Teala’nın indirmediği, sadece kendilerinin ve  yollarını takip ettikleri kişilerin verdikleri isimlerdir. Din, Allahu Teala’nın ve Rasulü’nün teşri ettiğidir. Onun usulü ve furu’u da açıklanmıştır. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem dinin furu’unu açıkladığı halde usulünü açıklamamış olması mümkün değildir.” (El-Fetava, 4/38)

İbn-i Teymiye’nin, dinin usül ve furu’ olarak iki kısma ayrılmasının Mutezile ve benzeri bid’at ehlinin yaptığı bir taksim olduğunu, Cehmiyye ve Mürcie çevrelerinden birçoklarının bu taksime can simidi gibi sarılmasını, ilim ve davete mensup değerli bazı kişilerin de onların bu taksimlerine kapıldığını belirttiği sözlerinden maksat, ilke olarak böyle bir taksime karşı çıkmak değil, sadece Mutezile ve benzerlerinin bu konuda oynadıkları oyuna karşı çıkmaktır.

[153] 67 Mülk/10

[154] Mecmuu’l-Fetava, 3/184, özet olarak

[155] Mecmuu’l-Fetava, 3/220

[156] Mecmuu’l-Fetava, 12/99

[157] Ahmed bin İbrahim bin İsa, bunu ondan, İbnu’l-Kayyim’in Nuniyye kasidesine yaptığı şerhinde naklederek şöyle der: “Bana göre” demesi, onların tekfir edilmemeleri meselesinin üzerinde icma bulunmadığını, sadece kendi tercihinin o şekilde olduğunu belirtir. Onun bu meselede söylediği söz, İmam Ahmed’in mezhebinin meşhur görüşüne aykırıdır. İmam Ahmed’in mezhebinde sahih olan görüş, Kur’an’ın  mahluk olduğunu, Allahu Teala’nın görülmesini ve benzeri şeyleri kabul etmeyen kişinin kafir olduğu ve mukallidin ise fasık olduğu yönündedir. Tekfir ettiğimiz her bid’at sahibini taklit edenler de fasıktır. Kur’an’ın mahluk olduğunu, Allahu Teala’nın ilminin mahluk olduğunu, Allahu Teala’nın isimlerinin mahluk olduğunu, ahirette Allahu Teala’nın görülmeyeceğini söyleyen veya dinlerinden dolayı sahabeye söven ya da imanın sırf kalp ile tasdik etmekten ibaret olduğunu söyleyen ve ona davet eden, onun için tartışan kişi kafir kabul edilir. İmam Ahmed Rahimehullah bunu değişik yerlerde belirtmiştir.” Cehaletlerine rağmen haklarında nasıl küfür hükmünün verildiğine dikkat etmek gerekir. İbn-i Teymiye ise, bunların kafir değil, fasık olduklarını söylemektedir. Bkz: 2/409-410

[158] 37 Saffat/12

[159] Bu ve diğer konular için bakınız: Zerkeşi, El-İcabe lima İstedrekethu Aişe Ala’s-Sahabe

[160] Mecmuu’l-Fetava, 3/147-148

[161] Mecmuu’l-Fetava, 12/263

[162] Mecmuu’l-Fetava, 11/224

[163] Mecmuu’l-Fetava, 11/225

[164] Müslim

[165] Mecmuu’l-Fetava, 11/226

[166] “Kişinin kendisini yetiştirmeye (Riyadat) devam ederek cevher olması halinde, kendisinden emir ve yasaklar kalkar mı?” şeklindeki soru.

[167] Mecmuu’l-Fetava, 11/224-226

[168] İbn-i Hacer, Fethu’l-Bari, 6/604

[169] 64 Teğabun/7

[170] 83 Mutaffifin/4-6

[171] Et-Tahvifu Mine’n-Nar ve’t-Tarifu bi Hali Dari’l-Bevar, 260, Daru’r-Reşid

[172] Bu meseleye en yakın misal, günümüz Cehmiyye ve Mürciesinin mücahid ilim ehlinden olan Seyyid Kutub’a Rahimehullah olan saldırılarıdır.

[173] Mecmuu’l-Fetava, 3/116

[174] Muhtasaru’l-Uluv, 232, no:282

[175] Age:177, no:202. Allahu Teala’ya şirk koşmak veya Allahu Teala’dan başkasına ibadet etmek gibi Tevhid’in aslından olan ve kişinin cehaleti sebebi ile mazur sayılmayacağı bir meselede hata eden ile ancak risalet hüccetiyle bilinebilecek olan kapalı meselelerde cehaleti sebebi ile hata edeni birbirinden ayırmamızı eleştirenlerin hataları buradan da anlaşılmaktadır. Buna itiraz eden kişi, seleften hiç kimsenin böyle bir ayırım yapmadığını söylemektedir. Halbuki selefin sözlerini yukarıda aktardık. Ayrıca, “Kul, Allahu Teala’nın isim ve sıfatlarını bilmediği halde, O’nu birlemeyi nasıl bilecek ve üzerindeki kulluk hakkını anlamadığı halde cehaletinden dolayı nasıl mazur olacak?” diyerek itiraz etmektedirler.

Zeyd bin Amr bin Nufeyl’in hicretten önceki durumunu, nasıl tevhid ehli olup şirkten uzak durduğunu düşünmek gerekir. O, Allahu Teala’nın isim ve sıfatlarını veya ancak risalet hücceti ile bilinebilecek olan meseleleri bilmediği halde hanif olarak kalmıştır. Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onun hakkında “Kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak haşredilir” buyurmaktadır.

[176] Age: 224, no:274

[177] Mecmuu’l-Fetava, 3/236

[178] Bakınız: Eş-Şenkiti, Muzekkiratu Usuli’l-Fıkh, 155

[179] İrşadu’l-Fuhul, 148

[180] Er-Risale, 534

[181] El-Um, 1/153

[182] El-Um, 7/281

[183] El-Muhalla, 1/54

[184] El-İhkam, 4/149-150

[185] Mecmuu’l-Fetava, 11/187, Daru İbn-i Hazm baskısı

[186] Mecmuu’l-Fetava, 13/17

[187] Mecmuu’l-Fetva, 19/147

[188] El-İhkam, 4/142, 144

[189] 5 Maide/44

[190] 5 Maide/45

[191] 5 Maide/47

[192] 4 Nisa/115

[193] Şevkani, İrşadu’l-Fuhul, 135, İbn-i Teymiye, Es-Sarimu’l-Meslul, 23-24

[194] İbn-i Teymiye, El-Cevabu’s-Sahih limen Beddele Dine’l-Mesih, 5/406-407

[195] İrşadu’l-Fuhul, 139

[196] İrşadu’l-Fuhul, 138

[197] Ravdatu’t-Talibin, 2/146

[198] Burada zekatı belirtmemesinin sebebi, bundan bir önceki cümlesinde zekatı bahsetmiş olmasıdır. Zaten bu cümleler aynı meselededir.

[199] Kitabu’l-İman’ın başka bir yerinde şöyle demektedir: “İslam dininden zorunlu olarak bilinen bir şeyi inkar eden kimse mürted ve kafir olur. Ancak İslam’a yeni girmiş veya ilmin az olduğu bir yerde yetişip dinin hükümlerini bilmeyecek durumda ise, kendisine bunlar anlatılır. İnkar etmekte ısrar ederse kafir olur. Zinayı, içkiyi, haksız yere adam öldürmeyi veya diğer haramları helal gören kişi de kafir olur.” Müslim Şerhi, 1/134

[200] Şerhu Müslim, 1/183

[201] İhkamu’l-Ahkam Şerhu Umdeti’l-Ahkam, 4/84

[202] Fethu’l-Bari, 12/202

[203] El-Furuk, 4/117

[204] Mecmuu’l-Fetava, 19/146, Daru İbn-i Hazm baskısı

[205] Meratibu’l-İcma, 9-10

[206] “İcmanın hüccet olduğunu inkar ettiği için onu tekfir etmezler” demek istemektedir. Yoksa başka sebeplerden dolayı başka bir grup onu tekfir etmiştir. Nazzam, Cahız’ın üstadı İbrahim bin Seyyar el-Basri el-Mutezili’dir. Yaklaşık olarak hicri 231 yılında ölmüştür. Otuzaltı yaşında sarhoş iken bir odanın üzerinden düşüp öldüğü söylenir. Mutezile anlayışını dayısı İbnu’l-Huzeyl’den almıştır. Ehl-i Sünnet’ten başka, dayısı ve Mutezileden başkaları onu tekfir etmişlerdir. İcmayı ve kıyası inkar eden ilk kişidir. Sahabeye dil uzatmış ve hadis ehlini çok fazla eleştirmiştir.

[207] İbn-i Hazm ve İbn Teymiye, Nakdu Meratibi’l-İcma, 11

[208] İbn-i Teymiye, Mecmuatu’r-Resaili’l-Mübra, 1/89

[209] 29 Ankebut/47

[210] 4 Nisa/115

[211] Mecmuu’l-Fetava, 7/29

[212] Eş’ariler, bu tür ifadeler ile Ehl-i Sünnet’in menhecine uygun görünseler de, sıfatları ispat etmeyi kastedebilirler. Kadı Iyad Eş’ari’dir.

[213] Eş-Şifa bi Tarifi Hukuki’l-Mustafa, 2/272

[214] Haricilerden söz ederken bu görüşü belirteceğiz.

[215] Age: 2/275

[216] Eş-Şifa, 2/276-277

[217] Eş-Şifa, 2/294

[218] Beyhaki, Es-Sunenu’l-Kübra, 10/208

[219] Beyhaki, Es-Sunenu’l-Kübra, 10/207

[220] Beyhaki, Age. 10/207

[221] Ebu Huzeyl, Muhammed bin Huzeyl el-Allaf el-Basri olup hicri 236 yılında ölmüştür. Mutezilenin önde gelenlerindendir. Kelamcıdır. Bunları Yunan kitaplarından almıştır. Kendisi Nazzam’ın dayısıdır.

[222] Ebu Bekr bin el-Asam el-Basri olup Bişr el-Mureysi tabakasındandır. Kelamcıdır, tefsir ve fıkıhla da uğraşmıştır. Bu nedenle Taberi, Ebu Bekr er-Razi ve bazı mütekaddiminden olanlar kitaplarında onun görüşlerine zaman zaman yer verirler. Ahad haberin kabul edilebilmesi için ravilerinin en az adaletli iki kişinin olmasını şart koşmuştur.

[223] Bağdad’ta Mutezilenin ileri geleni Ebu Sehl el-Hilali’dir. Mutezile alimleri gibi edebiyat ve kelamla uğraşmıştır. Yaklaşık hicri 210 yılında ölmüştür.

[224] Mutezile’den Nazzam’dır

[225] Mutezile’den es-Sakafi’dir. Kıyası kabul etmezdi. Hicri 234 yılında ölmüştür.

[226] Müstehçenlik ile meşhur Mutezile’nin seçkinlerindendir. Hicri 213 yılında ölmüştür.

[227] Herhalde Mutezileden Cahız’ın arkadaşı Ebu Affan er-Rakki’dir.

[228] İbn-i Mace’nin adamlarından vaiz olan Ebu’l-Fadl’dır. Rivayeti güvenilmez olup kendisi delil sayılmaz. İbn-i Kuteybe’nin belirttiğine göre Kaderiyye’dendir.

[229] Meratibu’l-İcma, 15

[230] El-Fasl, 2/265’den

[231] Mecmuu’l-Fetava, 7/375-377

[232] Mecmuu’l-Fetava, 35/122, Es-Sarimu’l-Meslul kitabından da mücerred irtidat ile diğer irtidat çeşidi arasında ayırım yaptığını aktarmıştık.

[233] Bu ayarımın önemli bir çok sonucu bulunmaktadır. Günümüzün musibetlerinden haberdar olan bir kişinin buna dikkat etmesi gerekir. Mürted olanın kestiği ile te’vil yolu ile tekfir edilenin kestiği hayvanın eti arasında ayırım yapmak gibi. Çünkü te’vil yolu ile kafir olduğu söylenen kişi hala bizim gibi namazı kılmakta, kıblemize yönelmekte ve kestiğimizi yemektedir. Aynı şekilde şahitliği, haberleri ve bid’at dışında rivayeti kabul edilmektedir. Bunların ayrıntıları yerinde belirtilmiştir.

[234] Es-Seylu’l-Carrar, 4/373

[235] Es-Seylu’l-Carrar, 4/584

[236] 26 Şuara/216

[237] Buhari, Kitabu’l-Meğazi

[238] Mecmuu’l-Fetava, 3/176, Daru İbn-i hazm baskısı

[239] Mecmuu’l-Fetava, 3/217

[240] Kab bin Malik hadisi için bakınız: Buhari, Kitabu’l-Meğazi. İbn-i Hacer’in bu hadis ile ilgili açıklamaları için ise Fethu’l-Bari’nin “Din yönünden kuvvetli ve zayıf kişileri boykot etmede ayırım yapmak” bölümüne bakınız. İbn-i Teymiye El-Fetava, 28/115’de bununla ilgili olarak güzel açıklamalarda bulunmuştur. Bizim de, bu konu ile ilgili olarak, Sevaka Hapishanesi’nde kaleme aldığımız bir risale vardır.

[241] Buhari

[242] 6 En’am/159

[243] Mecmuu’l-Fetava, 7/417

[244] Mecmuu’l-Fetava, 2/131-132

[245] 26 Şuara/181-182

[246] 83 Mutaffifin/1

[247] Mecmuu’l-Fetava, 3/220

[248] 2 Bakara/256

[249] Es-Seylu’l-Carrar, 1/157-158

[250] 39 Zümer/17

[251] Muhammed bin Abdulvahhab’ın bütün eserleri içinde, 1/376

[252] Ed-Dureru’s-Seniyye, Hükmü’l-Mürted, 271

[253] El-Bedru’t-Tali’, 2/7

[254] Muhammed bin Abdulvehhab’ı savunma ve daveti etrafındaki şüphelere cevap verme konusunda şu kitaplara bakılabilir: Abdulaziz bin Muhammed Ali Abdullatif’e ait olan “Daava’l-Munaviin li Daveti eş-Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab”, Abdullatif bin Abdurrahman Alu’ş-şeyh’e ait olan “Misbahu’z-Zalam fi’r-Reddi ala Men Kezebe ala’ş-Şeyhi’l-İmam”, “Minhacu’t-Tesis ve’t-Takdis fi keşfi Şubuhati Davud bin Cercis”

[255] Bakınız: Mecmuatu’r-Resail ve’l-Mesaili’n-Necdiyye, 3/4-5

[256] El-Bedru’t-Tali’, 2/5

[257] 58 Mücadele/22

[258] Misbahu’l-Zalam

[259] Bakınız: Ed-Dureru’s-Seniyye, 7/334, Kitabu’l-Cihad

[260] Age: 330

[261] 7 A’raf/3

[262] 39 Zümer/17

[263] 16 Nahl/36

[264] 41 Fussilet/40

[265] 6 En’am/57

[266] 5 Maide/95

[267] 4 Nisa/35

[268] 37 Saffat/96

[269] 9 Tevbe/82

[270] Özet olarak

[271] Mecmuu’l-Fetava, 7. Cilt, İman bahsi

[272] 9 Tevbe/31

[273] 16 Nahl/36

[274] 39 Zümer/17

[275] 2 Bakara/256

[276] 4 Nisa/60

[277] 5 Maide/51

[278] 21 Enbiya/25

[279] 16 Nahl/36

[280] 2 Bakara/111

[281] Ancak bu ve benzeri sebeplerden dolayı tekfir etmek isteyenler bunu bilmek, belirlemek ve usule bağlamak zorundadır.

[282] Ed-Dureru’s-Seniyye, 8/217, “Hükmü’l-Murted” kitabı

[283] 9 Tevbe/65-66) (Şüphe: Şöyle sorulabilir: “Tevbe Suresi’nde Allahu Teala’nın kendilerini tekfir ettiği kişiler şöyle demişlerdi: “Kurramız kadar midesine düşkün, yalan söyleyen ve savaştan korkan kimse görmedik.” Buna rağmen Allahu Teala, bu söylediklerini kendisi, Peygamberi ve ayetleriyle alay kabul etmiş ve şöyle buyurmuştur: “Münafıklar kalplerinde olanı kendilerine haber verecek bir surenin mü’minlere indirilmesinden çekinirler. De ki: Siz alay edin. Allah o çekindiğiniz şeyi ortaya çıkaracaktır. Eğer onlara sorsan, elbette ‘Biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk’ derler. De ki: Allah ile, O’nun ayetleriyle ve O’nun Peygamberi ile mi aley ediyordunuz? Özür dilemeyin, çünkü siz iman ettikten sonra kafir oldunuz.” (9 Tevbe/64-66) Nüzul sebebinde, onların Kurra’nın dini ile değil şahısları ile alay ettikleri aktarıldığı halde Allahu Teala neden onların kafir olduğunu söylemiştir?”           

Bu soruya cevap olarak şunları söyleriz: Allahu Teala şöyle buyurur: “Allah hükmeder. O’nun hükmünü bozacak kimse yoktur.” (13 Rad/41) O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Verdiği hükümler de hakikattır. O gizliyi, en gizliyi ve kalplerde olanı bilir. Bu münafıkların, Allah ile ve ayetleri ile alay ettiklerine kendisi hüküm verdikten sonra, artık bu bir gerçek olup asla şüphe götürmez. Ancak Kurranın şekil ve davranışlarıyla alay etmek ile Allah ile, ayetleri ile ve Rasulü ile alay etmenin aynı şeyler olduğu Allahu Teala’nın Kitap’ında nerede belirtiliyor?

Ayetin nüzul sebebi ile ilgili olan rivayette nakledilen ve alay edenlere ait olan sözler, kişinin amacının araştırılması gereken ihtimalli lafızlardandır. Tekfir edilmeden önce, bu tür lafızlar ile kişinin neyi kasdettiğinin ortaya çıkarılması gerekir. Acaba  dinlerinden ve Kur’an hafızı olmalarından dolayı mı onlarla alay etmişler, yoksa  rivayette belirtildiği gibi onların bazı nitelikleriyle mi alay etmişlerdir. Veya kişisel düşmanlıkları sebebiyle onları kötülemek mi istemişlerdir? Bizler, zahir olan sebepler üzerine bina edilecek hükümler konusunda, ihtimalli olan lafızlar ile hüküm veremeyiz. Bu hükümden önce bu lafızların araştırılması gerekir. Ancak gizliyi ve daha gizlisini bilen Allahu Teala’nın hükümlerinde böyle bir şey sözkonusu değildir. Allahu Teala onların Allah ile, ayetleri ile ve Rasul’ü ile alay ettiklerini söylemiştir. Allahu Teala hüküm verenlerin ve söz söyleyenlerin en doğrusudur.

Bu açıklamadan sonra şöyle denilebilir: “Madem ki kafir olup riddet suçunu işlediler, neden Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem onları öldürmedi. Çünkü hadiste şöyle geçmektedir: “Dinini değiştireni öldürünüz.””

Bu sorunun cevabı ise yukarıda aktardığımız ayetlerin sonunda verilmektedir. Allahu Teala ayetin sonunda şöyle buyurur: “Sizden bir gurubu bağışlasak bile bir guruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz.” (9 Tevbe/66) Bundan anlaşılmaktadır ki, bu sebepten dolayı Allahu Teala’nın kendilerini tekfir ettiği kişiler, bu yaptıklarından döndüklerini ve tevbe ettiklerini izhar etmişlerdir. Ancak tevbeyi izhar eden bu kişiler iki kısma ayrılmışlardır: Birinci kısım, samimi ve hakiki tevbe ile tevbe etmiş ve Allahu Teala bunları bağışlamıştır. Diğer kısım ise, münafıklık yaparak sadece zahiri olarak tevbe ettiklerini söylemiştir. Allahu Teala onlara azabı tattıracağını belirtmiştir. Çünkü suçlu idiler. Ancak bizi ilgilendiren dünya ahkamı bakımından, zahirde yaptıkları tevbe, onları öldürülmekten kurtarmıştır. Bunun açıklaması için bakınız: İbn-i Hazm, El-Muhalla, 11/207

[284] 49 Hucurat/11

[285] Müslim

[286] Ebu Davud, Nesai ve Ahmed (3/357) benzerini rivayet etmişlerdir.

[287] 9 Tevbe/12

[288] Es-Sarimu’l-Meslul, 14

[289] Es-Sarimu’l-Meslul, 17

[290] 33 Ahzab/57

[291] Bakınız: Es-Sarimu’l-Meslul, 40 ve sonraki sayfalar

[292] 33 Ahzab/58

[293] Bakınız: Es-Sarimu’l-Meslul, 578

[294] Bakınız: Es-Sarimu’l-Meslul, 93

[295] Eş-Şifa, 2/308

[296] Es-Sarimu’l-Meslul, 570

[297] Es-Sarimu’l-Meslul, 571

[298] Es-Sarimu’l-Meslul’den naklen

[299] Bakınız: Es-Sarimu’l-Meslul, 586-587. Açıklama ve araştırma yapmadan, mutlak olarak kafiri tekfir etmeyenin kafir olduğunu söylemenin hatalı olduğu buradan da anlaşılmaktadır.

[300] İbn-i Hacer el-Heytemi, Es-Savaiku’l-Muhrika fi’r-Reddi ala Ehli’l-Bidai ve’z-Zenadika, 256.

[301] 49 Fetih/29

[302] Es-Sarimu’l-Meslul, 579

[303] Müslim

[304] 49 Fetih/29

[305] Mesela Buhari ve Müslim’de rivayet edilen ifk olayında olduğu gibi

[306] 61 Saff/14

[307] Es-Sarimu’l-Meslul, 581-582

[308] 24 Nur/23-24

[309] 33 Ahzab/57

[310] Es-Sarimu’l-Meslul, 41-43

[311] Muttefekun aleyhi

[312] Es-Sarimu’l-Meslul, 42

[313] Es-Sarimu’l-Meslul, 43

[314] Es-Sarimu’l-Meslul, 50

[315] Es-Sarimu’l-Meslul, 50

[316] İbn-i Teymiye Rahimehullah, Ebu Hamza’nın bu sözünden maksadın sözkonusu ayetin Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile müşrikler arasında anlaşma yapıldığı dönemde indiğinin belirtilmesinin olmadığını, bu ayet ile anlaşmalı olan bu müşrikler gibi olanların ve onların mü’min kadınlar hakkında söylediklerinin kastedildiğini açıklar. Çünkü ayet, Hendek Savaşı’ndan önce Beni Mustalik Gazvesi’nde Aişe’ye Radıyallahu Anha iftira edildiği günlerde inmiştir. Müşrikler ile yapılan anlaşma ise, bundan iki yıl sonradır. Bakınız: Es-Sarimu’l-Meslul, 51

[317] Es-Sarimu’l-Meslul, 50

[318] 33 Ahzab/57

[319] Age: 51

[320] 24 Nur/4-5

[321] İbn-i Hacer el-Heytemi şöyle der: “Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Aişe’ye Radıyallahu Anha iftira edenleri öldürmemesi, bu yaptıklarının ayetler inmeden önce gerçekleşmiş olması sebebiyledir. Bu nedenle onların bu yaptıkları, Kur’an’ı yalanmayı içermemektedir. Zaten bu hüküm, ayetin nüzulünden sonra gelmiştir. Dolayısıyla hüküm öncesini kapsamamıştır.” Es-Savaiku’l-Muhrika, 216. İbn-i Teymiye’nin bu konu ile ilgili olarak başka cevapları da vardır. Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem değişik yerlerde münafıkları cezalandırmaması ve öldürmemesinin sebeplerinden söz ederken, bu konuya değinmiştir. Bkz: Es-Saremu’l-Meslul, 178, 179, 189, 220, 223, 237, 359 ve diğer sayfalar.

[322] Es-Sarimu’l-Meslul, 180

[323] 33 Ahzab/53

[324] Es-Subki, Fetava’s-Subki, 2/591-592

[325] 4 Nisa/93

[326] 4 Nisa/48

[327] Mecmuu’l-Fetava, 34/88

[328] Onların, Müslümanlara yönelttikleri suçlamaların başında, kendi düzenlerini, İslami düzene çevirmek için çalışan terörist bir örgüt oldukları suçlaması gelmektedir. Bu sözleri, burada söylediğimizin en açık delilidir.

[329] 49 Hucurat/9-10

[330] 9 Tevbe/12

[331] Eş-Şifa, 2/227

[332] Bu ve benzeri şüphelere cevap için şu kitaplarımıza bakınız: “İmtau’n-Nazar fi Keşfi Şubuhati Mürcieti’l-Asr”, “Şubuhatu’l-Mucadilin an Asakiri’ş-Şirki ve Ensari’l-Kavanin”

[333] Buhari ve Müslim

[334] Buhari ve Müslim. Yani peygamber olmadıkları halde hakka isabet eden kişiler anlamındadır.

[335] Buhari ve Müslim

[336] 9 Tevbe/5

[337] 6 En’am/164

[338] Tirmizi ve başkaları rivayet etmiştir.

[339] 29 Ankebut/69

[340] 4 Nisa/94

[341] Mecmuu’l-Fetava, 12/260

[342] Mecmuu’l-Fetava, 7/246

[343] Mecmuu’l-Fetava, 20/60

[344] Siyeru Alami’n-Nubela, 5/235

[345] Mecmuu’l-Fetava, 3/219

[346] Mecmuu’l-Fetava, 7/311

[347] Bakınız: İlamu’l-Muvakkıin, 3/188-189. Selef alimlerinin, boşamayı reddeden kocasından, kesin talakla boş sayılması için geçici olarak riddet etmesi konusunda Müslüman bir kadına fetva veren kişileri tekfir ettikleri belirtilmektedir.

[348] Bakınız, İbnu’l-Kayyim, Et-Turuku’l-Hukmiyye fi’s-Siyaseti’ş-Şeriyye, onaltıncı bölüm, “Fasığın şahitliğiyle karar verme” bölümü, 232 ve diğer sayfalar, Mektebetu’l-Medeni, Cidde

[349] İlamu’l-Muvakkıin, 4/168

[350] Bu sözler, İbn-i Teymiye’ye aittir. Bakınız: Mecmuu’l-Fetava, 3/204

[351] Eş-Şifa, 2/282

[352] İbn-i Teymiye, Derae Taarudi’l-Akli ve’n-Nakli, 1/242

[353] Tehzibu’l-Furuk, 4/158-159

[354] Muhammed bin İbrahim ibn-i el-Vezir (840 h), El-Avasım ve’l-Gavasım, 4/178-179’dan özet olarak.

[355] 9 Tevbe/103

[356] Şatıbi, El-İtisam, 2/385, Fethu’l-Bari, “Farzları kabul etmeyi red eden kişinin öldürülmesi” bölümü.

[357] İbn-i Teymiye, 257

[358] Bu ve bundan önceki aktarılanlar, Ahmed bin İsa’nın, İbnu’l-Kayyim’in kasidesine yaptığı şerhinden alınmıştır. Bkz: 2/406, 407. Yine bakınız: İbn-i Teymiye, Minhacu’s-Sunneti’n-Nebeviyye, 5/251

[359] Abdulkahir el-Bağdadi, Usuluddin, 343’de Mutezilenin çoğunun muhaliflerini tekfir ettiğini, hatta onları tekfir etmeyenleri de tekfir ettiklerini belirtmektedir.

[360] 3 Al-i İmran/110

[361] Minhacu’s-Sunne, 5/158

[362] 4 Nisa/59

[363] 16 Nahl/128

[364] 3 Al-i İmran/120)” (İbn-i Teymuyye, Mecmuu’l-Fetava, 3/155-156

[365] Fethu’l-Bari, “Mürtedlere İstitabenin Uygulanması” kitabı, “İnkarcıların ve Haricilerin Öldürülmesi” babı

[366] 3 Al-i İmran/23

[367] Şehristani, El-Milel ve’n-Nihal, 114

[368] El-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/247

[369] El-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/278. Burada kastedilen, birbiriyle savaşmalarına rağmen, aralarında İslam hukuna uymalarıdır. Yoksa fitne ortamında ortaya çıkan Hariciler gibi değildiler.

[370] Age: 7/297

[371] Nesai sahih bir sened ile “Ali’nin özellikleri” babında nakletmektedir, s:32

[372] Taberi, Tarih, 4/54

[373] İbn-i Hacer, doğru adının Ebu Zerin olduğunu ve Şiilerden olmakla suçlandığını söyler. Sika bir ravi sayılır.

[374] 39 Zümer/65

[375] 30 Rum/60

[376] 4 Nisa/35

[377] 33 Ahzab/23

[378] 43 Zuhruf/58

[379] İbn-i Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/218, senedinin sahih olduğunu söyler.

[380] İbn-i Kesir, El-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/288’de Taberi’den böyle nakletmektedir.

[381] Fethu’l-Bari, “Mürtedlere İstitabenin Uygulanması” kitabı, “İnkarcıların ve Haricilerin Öldürülmesi” babı.

[382] El-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/288. İbn-i Ebi Şeybe’nin rivayetinde “Anlaşmalı birinin hurmasıdır, onu nasıl kendine helal saydın?” diye geçer.

[383] Muberred, El-Kamil, 2/135

[384] Müslim’in, Ali’nin Radıyallahu Anhu ordusunda bulunan Zeyd bin Vehb el-Cuheni’den aktardığı rivayette “O gün sadece iki adam öldü” diye geçmektedir.

[385] 18 Kehf/103-104

[386] Bu anlatılanların çoğu Bağdadi’nin “El-Farku Beyne’l-Fırak” isimli kitabından alınmıştır.

[387] Buhari, “Mürtedlere İstitabenin Uygulanması” babı

[388] 9 Tevbe/90

[389] 4 Nisa/77

[390] Şehristani, El-Milel ve’n-Nihal, 125

[391] 2 Bakara/34

[392] 7 A’raf/12

[393] Bütün bunlar için bakınız: El-Bağdadi, El-Farku Beyne’l-Firak, 83-84, Şehristani, El-Milel ve’n-Nihal, 120-122’den özet olarak.

[394] Makalatu’l-İslamiyyin, 1/88

[395] Şehristani, El-Milel ve’n-Nihal, 123. Bu fırkaya, içtihadi bazı hükümlerde cehaleti engel olarak görmelerinden dolayı “Aziriyye” ismi verilmiştir.

[396] El-Farku Beyne’l-Firak, 72 ve diğer sayfalar.

[397] Takiyye memleketinden maksatları, kendilerine muhalif olan Müslümanların yurdudur.

[398] El-Farku Beyne’l-Firak, 101

[399] El-Farku Beyne’l-Firak, 109

[400] El-Milel ve’n-Nihal, 128

[401] Annesinin Ğazale ve eşinin Cehize olduğu da söylenir.

[402] 6 En’am/96

[403] Bakınız: Şehristani, El-Milel ve’n-Nihal, 115

[404] El-Farku Beyne’l-Firak, 73

[405] Mecmuu’l-Fetava, 3/221

[406] İbn-i Teymiye, Es-Sarimu’l-Meslul, 183-184

[407] Mecmuu’l-Fetava, 28/281

[408] Mecmuu’l-Fetava, 28/281-283. Ayrıca bakınız: 4/276-277

[409] Fethu’l-Bari, “Mürtedlere istitabenin uygulanması” kitabı, “İnkarcıların ve Haricilerin Öldürülmesi” babı.

[410] Fethu’l-Bari’den naklen.

[411] Bakınız: Eş-Şifa, 2/257

[412] Bu ve önceki görüşler Meymuniyye fırkasına nisbet edilir. Bakınız: El-Farku Beyne’l-Firak, 96, Şehristani, El-Milel ve’n-Nihal, 129

[413] Buhari muallak olarak, “İnkarcıların ve Haricilerin Öldürülmesi” babında rivayet etmiştir.

[414] Fethu’l-Bari, “Mürtedlere İstitabenin Uygulanması” kitabı

[415] Ebu Ya’la, 3/1007

[416] 2 Bakara/207

[417] 2 Bakara/204

[418] Bu, İmran bin Hittan es-Sedusi’dir. Haricilerin önde gelen şair ve hatiplerindendir. Hicri 84 yılında öldü. Haricilerin mezhebine katılmasının sebebi, onların anlayışında olan amcasının bir kızı ile evlenmesidir. Evlendiği kadının görüşüne meyletmiştir. Buhari bundan hadis rivayet ettiği için eleştirilmiştir. Halbuki sadece ipek giymenin haramlığına dair bir rivayet nakletmiştir. Bunu da tabi rivayetler arasında belirtmiştir. Sözkonusu hadisin Buhari’de başka yolları da aktarılır. Bunun için, Fethu’l-Bari’nin mukkadimesine bakınız.

Buhari’nin Haricilerin görüşlerine meyletmeden önceki durumuna bakarak ondan rivayette bulunduğu söylenir. Başkaları ise, ömrünün sonunda Haricilikten vazgeçtiğini belirtmektedir. Bununla birlikte Ebu Davud şöyle der: “Fırka mensupları arasında hadisleri en sahih olanlar Haricilerdir.” Daha sonra ise İmran ve başkalarını zikretmiştir. Çünkü Hariciler yalan söylemeyi küfür olarak görürler. İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der: “Günahlar sebebiyle tekfir eden ve yalan söylemeyi bu tür günahlardan görenlerin şahitliği, böyle olmayanların şahitliğinden daha makbuldür. Selef de, halef de bunların  şahitliğini kabul etmeye devam etmiştir.” Et-Turuku’l-Hukmiyye, 232

[419] El-İtisam, 2/268. Buna cevap vermek için yazılmış beyitler ile ilgili olarak el-Bağdadi’nin, el-Farku Beyne’l-Fırak isimli kitabı, 93. Sayfaya bakınız.

[420] Müslim’in rivayet ettiği hadisten bir bölümdür.

[421] Nafi’nin ona “sapıttın”, “yanıldın”, “hata ettin” gibi bir şey söylemeden hemen “kafir oldun” demesine dikkat etmek gerekir. Öldürme, insanların kanını helal sayma ve küfür hükmünün sonuçlarını uygulama meselelerinde ne kadar acele davranmaktadırlar.

[422] 71 Nuh/26-27

[423] 11 Hud/36

[424] Eş’ari, Makalat, 1/88

[425] Fethu’l-Bari, “Mürtedlere İstitabenin Uygulanması” kitabı

[426] Es-Sarimu’l-Meslul, 188, Emevi ve başkalarından sahih bir sened ile rivayet edilmiştir.

[427] İmam Ahmed, Müsned, 3/197. İlginçtir ki, haksız yere Harici olmakla suçlanan bizim ve diğer Tevhid davetçilerinin bilinen tavrı, saçlarını uzatmalarıdır. Hatta bazıları bunu bize uygun görmemiş ve eleştirmiştir.

[428] 3 Al-i İmran/23

[429] Fethu’l-Bari, “Mürtedlere İstitabenin Uygulanması” kitabı

[430] 33 Ahzab/33

[431] Şehristani, El-Milel ve’n-Nihal, 116

[432] Şatıbi, El-İtisam, 2/233 ve 287

[433] Mecmuu’l-Fetava, 3/236

[434] 4 Nisa/171

[435] 5 Maide/77

[436] Sahih bir hadistir

[437] 53 Necm/23

[438] 53 Necm/1-4

[439] Mecmuu’l-Fetava, 3/238

[440] Fethu’l-Bari, “Mürtedlere İstitabenin Uygulanması” kitabı

[441] Hicaz ve başka memleketlerde bu türden çok kişiler bulunmaktadır. Bunlardan birinin bu alanda yazdığı bir kasidesine reddiye olarak bizim yazdığımız ve “İla harisi’t-Tendidi ve Ruhbanihi” ismini verdiğimiz kasidemize bakınız. Ürdün’de de Ali el-Halebi bu doğrultuda verdiği fetva ile tağutların ve destekçilerinin gönlüne su serpmiştir. Bazı fazilet sahibi kardeşler onun bu fetvasını “El-Kavlu’l-Mubin fi Şeyhi’l-Muhbirin” adıyla yayınlamıştır.

[442] Bu, İbnu’l-Kayyim’in çok güzel bir nitelemesi ve karşılaştırmasıdır. Sanki günümüzde tağutların çömezlerini anlatmaktadır. Hariciler, sünneti ihmal etmeleri ve Kur’an anlayışlarındaki zayıflık ve bu ikisini uzlaştırmadaki yetersizlikleri sebebiyle o duruma düştüler. Ancak bu çömezlerin istidlallerine bakan bir insan, hiçbir ciddi delil göremez. Aksine bütün delilleri önemsiz şeylerdir. Hattabi kelam ehli için şöyle söyler: “Baktığın zaman gerçek sandığın şüpheler, hepsi kırılmış ve dağılmış cam parçalarından farksızdır.” Bunların durumu aynen böyledir.

[443] Müslim’in şartına uygun bir sened ile İbn Ebi Şeybe’nin Musannef’inde, “O halde onlar nedir?” sorusuna, “Onlar kardeşlerimizdir. Bize karşı ayaklandılar, biz de bundan dolayı onlarla savaştık” cevabını verdiği anlatılmaktadır. Ayrıca bunu İbn-i Kesir’de, El-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/290’da aktarmaktadır. Ancak Buhari, hadisin ravisi olan Heysem bin Adiy için, güvenilir olmadığını ve yalan söylediğini belirtmektedir. Aktarılan bu eki, Ali’nin Cemel olayına katılanlar hakkında söylediği rivayet edilir.

[444] 5 Maide/44

[445] Mecmuu’l-Fetava, 13/20

[446] Mecmuu’l-Fetava, 13/112

[447] Hariciler ile münakaşa edenlerin başında Ali, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Ebu Bekre ve Tabiinden olan Tavus, Ebu Miclez ve Ömer bin Abdulaziz gelmektedir.

[448] Fethu’l-Bari, Şehristani, el-Milel ve’n-Nihal,116

[449] Bakınız: Mecmuu’l-Fetava, 7/246, Daru İbn-i Hazm baskısı

[450] Örnek olarak Ömer bin Zer bin Abdullah el-Hemedani’nin biyoğrafisine bakınız. İmam Ahmed onun için şöyle der: “Mürcielikten ilk söz eden odur.” Halkın en abid ve zahidlerindendi. Onun ibadet ve teheccüd ile ilgili söyledikleri için bakınız: Haliyyetu’l-Evliya, 5/108-115. Kays bin Müslim hakkında, Süfyan şunları söyler: “Allahu Teala’ya saygısızlık etmemek için şu zamandan beri başını semaya kaldırmamıştır.” Yahya bin Said, Ebu Davud ve Nesai, onun Mürcieden olduğunu söylemişlerdir.

[451] Bakınız: Mecmuu’l-Fetava, 7/112

[452] Mecmuu’l-Fetava ,6/479, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye baskısı

[453] El-İtisam, 1/31-33

[454] 7 A’raf/155

[455] 5 Maide/115

[456] Yani Ehl-i Beyt’e düşmanlık besleyenler

[457] Çünkü “İnşaallah mü’minim” demeyi caiz görürler.

[458] Türedi, toy anlamındadır.

[459] Çerçöp anlamındadır.

[460] Ayak takımı, anlamındadır.

[461] Mecmuu’l-Fetava, 5/72-74, Daru İbn-i Hazm baskısı

[462] Nitekim günümüzde onların çömezleri de, Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendisinin aşırı övülmemesi tavsiyesini hatırlatan veya gördükleri delile uyarak sahabeye nisbet edilen kimi içtihad ve sözleri reddeden muvahhid insanları Peygamber ve ashabına düşmanlıkla suçlarlar.

[463] Buhari’nin şu hadisine işaret etmektedir: “Kureyş’in bana sövmesini ve lanet okumasını Allahu Teala’nın nasıl uzaklaştırdığına şaşmıyor musunuz? Onlar kötülenen birine (müzemmem) sövüyorlar ve yine kötülenen birine lanet ediyorlar. Halbuki ben Muhammed’im (övülmüşüm).” Muattıla ve müşebbihe lakaplarıyla, Hariciler ve tekfirciler nitelemeleriyle hasımlarının kendilerini karalamaya çalıştığı muvahhidler için bunda bir teselli vardır. Allahu Teala bu şekilde sövgüleri onlardan uzaklaştırmaktadır. Çünkü onlar bu şeylerden beri ve uzaktırlar. Bütün karalama ve sövmeler, her türlü kötüleme ve karalamaya layık olan hasımlarına dönmektedir.

[464] Bunu İbn-i Teymiye belirtmektedir. Bakınız: İktizau’s-Sırati’l-Mustakim ve Suyuti’nin Katfu’l-Ezhari’l-Mütenasire isimli kitabı.

[465] 60 Mümtehine/4

[466] Ed-Dureru’s-Seniyye fi’l-Ecvibeti’n-Necdiyye, 141

[467] Divan, 76-77. Bundan önce aktarılanlar, “Milleti İbrahim” isimli kitabımızdan alınmıştır. Bu konuda önemli olup bakmakta yarar vardır.

[468] 16 Nahl/36

[469] 21 Enbiya/25

[470] 11 Hud/112

[471] 45 Casiye/18

[472] İbn-i Teymiye, El-Akidetu’l-Vasıtıyye’den

[473] Ancak cellatlar, muvahhidlerin, onları kahreden, rezil ve perişan eden delillerinden anlamazlar. Onların anladığı sadece kırbaç ve sopalardır. Ahmak ve akılsızlıkları nedeniyle bu yaptıklarının akideyi değiştireceğini veya Tevhid’i söndüreceğini sanırlar. Halbuki Tevhid ehli insanlar kaç defa onlara söylediler ve zindanların duvarlarında onlara şunu yazdılar:

Zincirler ancak sebatımızı artırır, cezaevi ancak imanımızı keskinleştirir,

Kardeşlerimize yapılan işkenceler

Ve yüzlerce de olsa davetçileri öldürmek,

Sadece iman bayrağını yüceltmemizi ve apaçık hakkı haykırmamızı artırır.

Fakat onlar akletmezler!

[474] 37 Saffat/173

[475] Keşfu’ş-Şubuhat

[476] 9 Tevbe/33

[477] 61 Saf/14

[478] 63 Mübafikun/8

[479] 35 Fatır/10

[480] 13 Rad/17

[481] İmam Ahmed de, Müsned, 4/104’de bunu rivayet etmiştir.

[482] 16 Nahl/128

[483] Beyhaki’nin Şuabu’l-İman’da belirttiğine göre bu kişi Muhammed bin Nadr’dır.

[484] İmam Ahmed, Müsned, 2/540

[485] 6 En’am/52

[486] 51 Zariyat/17-18

[487] 48 Fetih/29

[488] 3 Al-i İmran/146

[489] 48 Fetih/29

[490] 8 Enfal/75

[491] Mecmuu’l-Fetava, 1/48, Daru İbn-i Hazm baskısı

[492] 13 Rad/17

[493] 94 İnşirah/4

[494] 108 Kevser/3

[495] Mecmuu’l-Fetava, 16/292, Daru İbn-i Hazm baskısı.

[496] Bu kitabı yazarken başvurduğum en önemli kaynak budur. Bununla ilgili olarak, zalimler hapishanede sıkı tedbirler aldıkları ve dışarıya hiçbir şeyin çıkmasına imkan bırakmadıkları bir sırada güzel bir rüya görmüştüm. Rüyamda İbn-i Teymiye ile el ele tutuşarak bir sahradan geçiyor ve ikamet edilen bir yere ulaşıyorduk. İnsanlar İbn-i Teymiye’nin gelmesi sevinci ile bizi karşılamaya çıkıyorlardı. Kendime göre bu rüyamı şöyle yorumladım: Allahu Teala’nın izni ile bu kitap hapishaneden emniyet içinde çıkacak, halk arasında yayılacak, Allahu Teala’nın düşmanları onu yakalama imkanı bulamayacaklar. Bilfiil bunun gerçekleşmesi için çalıştım ve çıkarma konusundaki karamsarlığı bıraktım. Hapishanedeki eşyam arasına onu sakladım ve yaklaşık iki ay kadar sonra Allahu Teala bizi hapishaneden kurtardı. O’nun lütfu ve yardımı ile kitap da benimle beraber dışarı çıktı. Şüphesiz ki hamd O’na mahsustur. Rabbimden kabul etmesini dilerim.

[497] Buhari

[498] Müttefekun Aleyhi

[499] Müttefekun Aleyhi

[500] Ebu Davud, sahih bir senedle rivayet etmiştir.

 

 
  Toplam 94467 ziyaretçi (188324 klik) kişi burdaydı!  
 
Onların Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir. Zuhruf 86 Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol