Bağımsız Çeçenistan 1994 (foto) »     Uyanış Konseyi lideri Kerbuli ve 6 polis öldürüldü »     Özgür Gazze teknesi kuşatmayı delecek... »     Guantanamo sorguları kayıt altındaymış! »     Hamas boyun eğmeyecek kadar izzetli ve güçlü »     İsrail'den Bir Büyük Suikast Daha »     çeçen Mücahidlerin Yeni Görüntüleri »     El Kaide:Bir Grup Kahramanın Şehadeti »     Somali ordusundan 37 asker cihada katıldı! »     Afganistan'da işgalci ve işbirlikçilere darbeler »        

   
  İLİM PAYLASTIKCA COGALIR
  Tüm Resullerin Ortak Daveti
 

Giriş                                                                                          3

Mukaddime                                                                               4

 

NEDEN KELİME-İ TEVHİD?                                             7

1- Bu Kelime Tüm Peygamberlerin Ortak Davetidir                    7

2- Bu Kelime İle Yaratılış Gayemiz Birdir                                    14

3- Bu Kelimeyi İlk Söyleyenlerle Bizim Aramızdaki

Farktan Ötürü                                                                            16

4- Bu Kelimenin Önemine Binaen                                               18

 

KELİME-İ TEVHİD’İN MANASI                                       23

Kuran’da İbadet                                                                        26

1- Hâkimiyet Yetkisinin Başkalarına Verilmesinin

İbadet Oluşu                                                                              26

2- Duanın İbadet Manasında Kullanılması                                    29

3- İtaatın İbadet Manasında Kullanılması                         31

Önemli Bir Hususun Aydınlatılması                                             32

 

KELİME-İ TEVHİDİN ŞARTLARI                         37

Şart Ne Demektir?                                                                    38

1.Şart: Tağutu İnkâr Etmek                                                       39

A-) İnkâr Edilmeden Dine Girilmeyen ve Kelime-i

Tevhidin İlk Şartı Olan Tağutun Açıklanması                41

B-) Tağutun Birinci Özelliği ve Açıklanması                  43

Şeytan                                                                                    44

Demokrasiye Çağıranlar (Siyasi Partiler)                                  46

İslam Metoduna Aykırı Fikir ve Ahlak Veren Müesseseler       47

Diyanet                                                                                   49

Televizyon                                                                              50

Heva, Heves ve Dünya Şehvetleri                                            52

Faide                                                                                      54

 

 

 

 

C-) Tağutun İkinci Özelliği ve Açıklanması                               57

Yöneticiler ve Meclis Üyeleri                                       60

Küfür ve Şirk Mahkemeleri                                                     61

Örf, Adet, Gelenek ve Babalar Dini                                         62

Akıl                                                                                        63

D-) Tağutun Üçüncü Özelliği ve Açıklanması                65

E-) Tağutun Dördöncü Özelliği ve Açıklanması            71

Tağutu İnkar Nasıl Olmalıdır?                                      71

Fiili Mücadelesi                                                                       72

Sözlü Mücadelesi                                                                    73

2.Şart:  İlim Üzere Bu Kelimeyi Söylemek                                 82

Faide                                                                                      86

3.Şart: Şek Ve Şüpheye Kapılmadan Yakin Üzere

Bu Kelimeyi Söylemek                                                               88

4.Şart: Bu Kelimeyi Ağızla İkrar Etmek                         90

5.Şart: İhlâs Ve Doğruluk Üzere Bu Kelimeyi Söylemek            91

İhlâs                                                                                       93

Doğruluk                                                                                94

6.Şart: Bu Kelimenin Ehlini Sevip, Düşmalarına

Buğz Etmek                                                                               95

7.Şart: Bu Kelimenin Gerekleriyle Amel Etmek              98

8.Şart: İnsanın Son Anında Bu Kelime Üzerine Ölmesi   100

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Muhakkak Hamd Allah’adır. O’na Hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah (cc)’a sığınırız. Allah (cc)’ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O’nun saptırdığını da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki; Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bir ve tektir, O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki; Muhammed (sav) Allah’ın kulu ve Resûlüdür.

Ey iman edenler! Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün.” (Al-i İmran 103)

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık bağlarını kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (en-Nisâ 1)

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. Ki o (Allah) amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” (el-Ahzâb 70-71)

Bundan sonra, şüphesiz sözlerin en güzeli Allah (cc)’ın Kelam’ı, yolların en hayırlısı Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlardır. Her sonradan çıkarılan şey bidattir ve her bidat sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.

 

MUKADDiME

 

Tüm Resullerin ortak davetidir; Lailaheillallah.

Kavimleri Müslüman ve kâfir diye ayıran,

İnsanların dünya ve ahirette varacakları sonun belirleyicisidir bu kelime…

Bu kelimedir baba ile oğlu karşı karşıya getiren tarih sayfalarında…

Bu kelimedir Nuh (as)’ı kurtuluş gemisine alıp; ciğerparesini azgın dalgalarda boğmaya mahkûm eden…

Bu kelimedir Lut (as)’ı kurtulanlardan kılıp; karısının başına gökten yağmurlar yağdıran…

Bu kelimedir İbrahim (as)’a; babasına ve kavmine karşı tüm cesaretiyle “siz de babalarınız da sapıklarsınız “ dedirten…

İsrailoğullarını zamanın tağutundan kurtaran, bu kelime üzerinde sabretmeleriydi; kırk yıl çöllerde dolaştıran da bu kelimeye olan ihanetleriydi.

Tüm aristokratların, peygamberlerine eziyet etme sebebiydi.

Kur’an’da peygamberlerin mücadelesini anlatan her ayetin başlangıcını oluşturan bu kelimeydi.

Zamanın en güveniliri iken, Resulullah (sav)’e birden; yalancı, şair, mecnun damgası vurduran da bu kelimeydi.

Arapları zillet ve kölelikten kurtarıp, yeryüzünün efendileri yapan yine bu kelimeydi.

Daha sayacak olursak bu kelimenin önemini anlatan yüzlerce cümle ve delil sayabiliriz. Gerek peygamberler tarihinde olsun gerek de son peygamber Muhammed Mustafa (sav) döneminde olsun, önemi ve çizgileri bu kadar belirgin olan bu kelime, asrımızın en yitik kelimesi halini almıştır. Neredeyse davetçiler bu kelimeyi unutmuş ve davet listelerinden çıkarmışlardır…

Şirkin yaygınlaşıp, en karanlık dönemini yaşadığı bu zamanda, her davetçinin üzerine düşen, bu kelimeyi, bu kelimenin manasını ve şartlarını Kur’an menhecine uygun olarak, apaçık bir şekilde anlatmasıdır. Ta ki bu kelimeye sadık olanlarla, bu kelimeye karşı hain konumunda olanlar belirginleşsinler...

Allah (cc)’a hamd olsun ki yaşadığımız topraklarda bu kelimeyi anlayan, yaşamaya çalışan bir nesil yetişiyor. Bazı kardeşlerim bu kelimeyi ders yapacakları zaman, konuyu, ders yapılabilecek bir şekilde anlatan bir eserin yokluğundan sürekli yakınıyorlardı. Biz de hem İslam ümmetine tevhid davetinde katkımız olsun, hem de bu kardeşlerimize davet yolunda bir yardımımız dokunsun diye yüce Allah’tan yardım dileyerek bu risaleyi yazmaya karar verdik. Konu başlıkları altında konuya dair ayet ve hadislerin Arapçasını vermeye çalıştık. Ta ki ezberlemek isteyenler için kolaylık olsun. Ne çok geniş açıklama ne de çok özet olmamasına dikkat ettip, konuları orta seviye denilebilecek şekilde açıklamya çalıştık.

“Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” (Araf 88)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NEDEN KELİME-İ TEVHİD?

 

 

 

 

 

 

 

 

NEDEN KELİME-İ TEVHİD?

 

Genel olarak davetçiler bu kelimeden bahsetmezler. Onlara göre herkes Müslüman olduğundan, çoğunluk bu kelimeyi nutuk ettiğinden bu kelimeden bahsetmeye lüzum yoktur. Oysa ilerleyen sayfalarda görüleceği gibi bu kelime; bu kelimeyi söyleyen çoğu insana fayda sağlamayacaktır. Evet, çoğunluk bu kelimeyi nutketse de, manasını bilmediklerinden, şartlarından habersiz olduklarından dolayı, bu insanlarda bu kelimeye muhalif ve zıt olan her türlü fiil ve sözü bulmak mümkündür. Bu risaleyi okuyanların aklına şöyle bir soru gelebilir:

Neden Lailaheillallah?

Lailaheillallah kelimesini ele alıp incelememizdeki sebepleri sıralayacak olursak;

 

1- BU KELİME TÜM PEYGAMBERLERİN

ORTAK DAVETİDİR

 

Yüce Allah Enbiya suresinde şöyle buyurur;

وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِي إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ

25. Senden önce hiçbir Resûl göndermedik ki ona: “Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.

 

Nahl suresinde ise;

وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَّسُولاً أَنِ اعْبُدُواْ اللّهَ وَاجْتَنِبُواْ الطَّاغُوتَ

36. Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin ve Tâğut’tan sakının” diye (emretmeleri için) bir peygamber gönderdik.

İleride geleceği gibi Allah’a kulluk ve tağuttan sakınma Lailaheillallah’ın manasıdır. Aynı şekilde Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin tarihini anlatan surelerden A’raf suresini ele alacak olursak göreceğiz ki tüm peygamberlerin kavimlerini ilk davet ettiği gerçek bu kelimedir.

لَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحاً إِلَى قَوْمِهِ فَقَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللَّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ إِنِّيَ أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ

59. Andolsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük bir günün azabından korkuyorum.”

         هُوداً قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّهَ مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ أَفَلاَ تَتَّقُونَ  وَإِلَى عَادٍ أَخَاهُمْ

65. Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O, dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Hâla sakınmayacak mısınız?”

وَإِلَى ثَمُودَ أَخَاهُمْ صَالِحاً قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّه مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُ هُ

73. Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur.”

وَإِلَى مَدْيَنَ أَخَاهُمْ شُعَيْباً قَالَ يَا قَوْمِ اعْبُدُواْ اللّه مَا لَكُم مِّنْ إِلَـهٍ غَيْرُهُ

85. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin; sizin ondan başka ilahınız yoktur.”

Ayetlerde görüldüğü gibi her bir peygamberin kavminde Allah (cc)’ın haram kıldığı içki, zina, tartıda hile vs. gibi ameller bulunmasına rağmen onlar davetlerine bu kelime (tevhid) ile başlamışlardı...

Allah,  Peygamberimiz (sav)’e şöyle emreder En’am suresinde;

أُوْلَـئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللّهُ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ

            90. İşte bunlar Allah’ın hidayet ettikleridir. Sen onların hidayetine uy.

Evet, Resulullah (sav) bu peygamberlerin yoluna uymuş ve kendisi de kavmini ilk olarak bu kelimeye davet etmiştir.

Mekke toplumu, cahiliyyenin en karanlık dönemini yaşıyordu. Haramlar ve İslam şeriatında rezillik diye vasfedilen her şey bu toplumda övünme aracıydı. Buna rağmen peygamberimiz (sav) insanları öncelikle ahlaka değil, Kelime-i Tevhid’e davet etmiştir. Bugünün davetçileri de onun sünnetine ve tüm Resullerin davetine uymak istiyorlarsa onların başladığı yerden davetlerine başlamalıdırlar.

Tabi şeytanın en büyük aldatması olan; “Bu toplum müslümandır, bu toplumun ahlak ve tezkiyeye ihtiyacı vardır.” gibi sözler hakikatten bir şey yansıtmaz. Bu zihniyette olan insanlar ya şirkin ne olduğunu anlamamış veya anlamamazlıktan gelmişlerdir…

Her iki toplumu karşılaştıracak olursak:

Peygamberimizin geldiği toplumda insanlar, salih insanların heykeli diye putlardan yardım diliyorlardı, bizim toplumumuzda ise salih insanların yatırları diye insanlar yatır ve türbelerden yardım diliyorlar. Acaba eskilerin putu boyuna uzun bizimkilerin ki ise enine uzun olunca bu fiil şirk olmaktan  çıkıyor mu?!

Peygamberimizin (sav) geldiği toplumda insanlar kanun koyma yetkisini o günün şartlarında yapılmış, derme çatma bir yapı olan Dar’un-Nedve’ye veriyor, bizim toplumumuz ise bu yetkiyi modern dünya kriterlerinde inşa edilmiş bir bina olan Meclis’e veriyor. Acaba birinin derme çatma, diğerinin modern oluşu kanun yapma yetkisini Allah (cc)’tan başkasına vermeyi şirk olmaktan çıkarıyor mu?

Yine o toplumda insanlar, hayatlarının gelecek günlerinde ne ile karşılaşacaklarına dair haberleri, gaybı bildiklerine inandıkları kâhinler ve fal okları aracılığıyla tespit ediyorlardı, bizimkiler ise gazetelerin burçlar kısmına bakıp bu ihtiyaçlarını gideriyorlar. Hatta ne idüğü belirsiz cinci hocalara, sözüm ona medyumlara ve falcılara gidiyorlar. Arada ne fark var ki, bu dönemde yapılanı şirk olmaktan çıkarıyor?

O gün savaşlar, sevgiler, dostluk ve düşmanlıklar; kabile, vatan, para ilkesi üzerine kurulurken, bugün değişen nedir?

Daha verebileceğimiz birçok örnek ve yapabileceğimiz birçok kıyas sonucunda iki toplum arasında hiçbir farkın olmadığı görülecektir. Eğer iki toplumda aynı şirk ve küfür bataklığında yüzüyorsa, neden biz de Resullerin başladığı kelimeden başlamıyoruz? Yoksa biz onlardan daha iyi davetçi olduğumuza inandığımızdan dolayı mı onların davet metodundan yüz çeviriyoruz? Veya biz de Mekkeli müşrikler gibi bu kelimenin hak olduğunu, bazı manalarının anlatılabileceğini kabul ediyoruz da, yükünü ve getirilerini mi kabullenmiyoruz?

Tevhidden başlamama sebebimiz ne olursa olsun, eğer iki toplum arasında fark olmadığı halde davetçilerimiz Resullerin metodundan yüz çevirip, kendi bildikleri davet metodunu uyguluyorlarsa, bu onlara açıktan muhalefet ve amellerin boşa çıkması demektir.

فَلْيَحْذَرِ الَّذِينَ يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ  أَن تُصِيبَهُمْ فِتْنَةٌ أَوْ يُصِيبَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ {ىعق

O’nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur 63)

İbni Kesir: “Onun emrine muhalefet, O’nun davetine ve menhecine muhalefet etmektir” der. “İsabet edecek olan fitneyi de; küfür, nifak ve bidat olarak tefsir” eder.

Zadu’l Mesir’de İbnu’l Cevzi Resule muhalefet edenlere isabet edecek olan fitnede üç görüş olduğunu söyler:

a) sapıklık         b) küfür            c) dünyada bir bela

Şeyh Şankiti tefsirinde, Kur’anda fitnenin dört manada kullanıldığını belirttikten sonra kendisi şunu tercih eder: Buradaki fitne sapıklıktır. Yani Resule muhalefet edenlerin Allah (cc) sapıklıklarını artıracaktır.[1]

Acaba davetçiler Resulullah (sav)’ın emrine davet noktasında neden muhalefet ediyorlar? Keşke Allah (cc)’tan korksalar ve kıyamet gününde bu yaptıkları davetin boşa gideceğini bilselerdi. Bugün şirkin her türlüsüne bulaşmış olan halk, bu sahte davetçiler sayesinde kendilerinin Müslüman olduklarını zannediyor ve şirklerinde debelenmeye devam ediyorlar. Kendisine sadece namaz, oruç, kumar vs anlatılan toplum, dini anlamda yaşadığı problemin sadece bu alanda olduğunu zannediyor ve ne de olsa Allah Müslümanları affeder düşüncesiyle hakkı araştırma gibi bir eğilim de göstermiyor. Bugün insanlara tevhidden bahsetmeyen bu topluluğa yüce Allah (cc)’ın şu ayetini hatırlatıyoruz:

“Kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak taşımaları ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için (öyle derler). Bak ki yüklenecekleri şey ne kötüdür.” (Nahl 25)

Yine şunu hatırlatmak isteriz ki, Resuller dahi dini yayma noktasında tercih hakkına sahip değillerdi. Onlara, tevhid daveti vahyedilmiş ve bu davetin olduğu gibi insanlara ulaştırmaları kendilerinden istenilmişti.

“Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide 67)

Son olarak;

Bir amelin Allah katında kabul edilmesi için, amelin ihlâsla yapılması ve sünnete uygun olması şarttır. Yoksa bu amelin Allah katında hiçbir değeri olmaz. Davet de bir ameldir. Bu amelin kabul olup ecrinin alınabilmesi için davetçide ihlâs ve davet metodunun sünnete uygunluğu şarttır. Peygamberimiz (sav) Buhari ve Müslim’in Aişe annemizden rivayet ettikleri bir hadisi şerifte:

“Kim bizim yapmadığımız bir ameli yaparsa, o amel Allah katında reddedilir.” buyurmuşlardır. Davet metodunda Resulullah (sav)’ takip etmeyen bir insanın yapmış olduğu amel ka-bul edilemez.

Yüce Allah ayeti kerimede;

فَمَن كَانَ يَرْجُو لِقَاء رَبِّهِ فَلْيَعْمَلْ عَمَلاً صَالِحاً وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّهِ أَحَداً

“Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın. (Kehf 110)

İbni Kesir: Ayette geçen salih amel ve şirk koşmama amelin kabul şartlarıdır. Amelde ihlâs olacak ve Resulullah (sav)’in şeriatı üzere olacak.

Başka bir ayette;

بَلَى مَنْ أَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ  فَلَهُ أَجْرُهُ عِندَ رَبِّهِ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

“Bilakis, kim Muhsin olarak yüzünü Allah’a döndürürse (Allah’a hakkıyla kulluk ederse) onun ecri Rabbi katındadır. Öyleleri için ne bir korku vardır, ne de onlar üzüntü çekerler’’ (Bakara 112)

İbni Kesir: Sait bin Cübeyr (ra)’den; ihlâs ve Resulullah (sav) ‘e tabi olacak. Sonra İbni Kesir bu ayette de amelin kabul şartının iki olduğunu zikreder ve yukarda zikrettiğimiz hadisle de bunu destekler. Ve der ki; amelde ihlâs olsa da eğer o amel sünnete uygun değilse o amel makbul değildir. Aynı şekilde sünnete uygun olan amel de ihlâslı değilse, o amel de makbul olmaz…

Bu delillerle dayanarak diyoruz ki; zamanımızda davet yükünü omuzlamış olan davetçiler bu amellerinin boşa gitmemesi için Resulullah (sav)’in davet metodunu incelemek zorundadırlar. İnceleyenler de çok net bi şekilde göreceklerdir ki O’nun davetinin temeli, başı, sonu hiç tevhitsiz olmamıştır. O ilk geldiğinde kelime-i tevhidle davete başlamış, vefat edeceği anlarda da ümmetini kabirleri mescit edinmekten sakındırmıştı.[2] Ölüm anında dahi ümmetine tevhid ve tevhid esaslarını telkin etmekten geri durmamıştı.

 

2 - BU KELİME İLE YARATILIŞ GAYEMİZ BİRDİR

 

İnsanoğlunun yaratılış amacı ile bu kelimenin manası aynıdır. İnsanın yaradılış amacı ve tevhidin içeriği ise tek kelimeyle, ibadettir. 

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

            “Ben insanları ve cinleri sadece bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat 56)

Kelime-i tevhid’in ibadet ile alakasını kavramak için, ilah kavramını anlamamız bize yetecektir.

Ayeti kerimede yüce Allah;

وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

“İlahınız tek bir ilahtır. O’ndan başka ilah yoktur. O rahmandır, rahimdir.” (Bakara 163)

Ayetteki “İlah” kavramını İslam âlimleri şöyle açıklamışlardır:

İmam Taberi; kendisine itaat edilip, sadece ibadeti hak eden. Razi; ilah kendisine ibadet edilendir. Beydavi; yani sizden, sadece ibadeti hak edendir.

   وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِّيَكُونُوا لَهُمْ عِزّاً. كَلَّا سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ

“Onlar kendilerine bir kuvvet olsun diye Allah’ın dışında ilahlar edindiler. Hayır asla! O ilah edindikleri onların ibadetlerini yalanlayacaklardır.” (Meryem 81-82)

Dikkat edilirse yüce Allah önce onların Allah’ın dışında ilah edindiklerini bildirmiş, sonrada bu sahte ilahların kendilerine yapılan ibadetleri inkâr edeceklerini açıklamıştır. Bu da gösterir ki; İlah kendisine ibadet edilen demektir.[3]

Öyleyse yaratılış gayemiz olan sadece bir olan Allah’a ibadet etme ile Kelime-i Tevhid’in manası aynıdır. İkisinin de özü ibadettir. Bundan dolayı Kelime-i Tevhid’e, manasına önem göstermek gerekir.

            (İbadet meselesini kitabin ilerleyen sayfalarında anlatacağımızdan, meseleyi burada uzatmadık.)

 

 

 

3-BU KELİMEYİ İLK SÖYLEYENLERLE BİZİM ARAMIZDAKİ FARKTAN ÖTÜRÜ

 

Bu kelimeyi ilk söyleyen insanlar tamamen değişiyor, cahiliyyenin tüm pisliklerinden arınmış olarak yüce Allah (cc)’a teslim oluyorlardı. Bu kelimeyi söyleyen insanlar zamanın tağutlarına kafa kaldırıyor, kalplerinde dinmeyen bir coşku hissediyorlardı.  Bu kelime onların hayata bakış açılarını değiştiriyor, onlara yeni bir düşünce yapısı kazandırıyordu. Onların dostluk ve düşmanlıklarındaki temel esas bu kelimeydi. Onlarda kardeşlik ölçüsü bu kelimeydi. Onlar için bu kelimeyi kabul etmek demek, dünyada azabın her türlüsünü kabul etmek demekti. Ahlaksızlıkta yarışan bu insanlar, bu kelimeyle tarihte eşi görülmemiş ahlaki bir yapı oluşturmuşlardı. Geçim kaynakları insanlara zulüm, yağma, faizle fakirleri sömürme olan bu insanlar, bu kelimeden sonra ellerinde olanın hepsini Allah (cc) yolunda vermeye başlamışlardı.

Firavunun sihirbazları, sadece dünyalık olan insanlarken, tağuttan alacakları iki kuruş için yaşayan o dönemin resmi memurlarıyken, bu kelimeyi söyledikten sonra çocukları diri diri öldüren, Allah’ın, zulmünü Kur’an’a konu ettiği Firavuna kafa tutuyorlardı.

İman etmeden önceki halleri;

“Sihirbazlar Firavun’a geldi ve: “Eğer üstün gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat var mı?” dediler. Firavun: “Evet hem de siz mutlaka yakınlarımdan olacaksınız,” dedi.” (Araf 113-114)

İman ediyorlar…

“Sihirbazlar ise secdeye kapandılar. “Âlemlerin Rabbine iman ettik” dediler. “Musa’nın ve Harun’un Rabbi’ne” dediler.” (Araf 120-122)

Firavun tehditler savuruyor...

“Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden O’na iman mı ettiniz? Bu, hiç şüphesiz şehirde, halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri) göreceksiniz. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!” ” (Araf 123-124)

İman ettikten sonraki halleri;

“Onlar da: “Biz zaten Rabbimize döneceğiz” dediler. Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, Müslüman olarak canımızı al” dediler.” (Araf 125-126)

“Dediler ki: “Seni, bize gelen açık açık mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz. Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.” ” (Taha 72)

ALLAHU EKBER!!! Sadece “iman ettik” dedikten sonra değişen şu cümleler üzerinde biraz düşünelim...

Yine hepimiz Ashab-ı Uhdud kıssasını biliriz. Onlar ilk başta kralın nasıl insan öldürdüğünü izlemek için meydanlara toplanmış şakşakçılarken, birden hep bir ağızdan ‘‘çocuğun Rabbine iman ettik’’ dediler ve hiçbiri, ateşte yanmak pahasına da olsa imanlarından dönmediler. [4]

Ya bu kelimeyi söyledikten sonra Ashabın çektikleri! Musap, Habbab bin Eret, Bilal, Ammar ve ailesi... Ve düne kadar köle olan bu insanların, bu kelimeyle tanıştıktan sonra yaşadıkları sistemin tüm aristokratlarına kafa tutmaları...

Bu kelime değil miydi çevre imparatorluklara göre zillet içerisinde yaşayan Arapları hiçlik çölünden alıp her şey olma zirvelerine taşıyan?

Biz de bugün bu kelimeyi söylüyor hatta söylemekle kalmıyor vird haline getirip sürekli ağzımızda tekrarlıyoruz. Ama hayatımızda değişen hiçbir şey yok. Eskilerin hissettiği coşkudan, imani ateşten eser yok. Tağutlara kafa kaldırmak bir yana; boyun eğmekten, zillet içerisinde yaşamaktan boynumuz çürüyor. Yeni bir hayat, nizam, düşünce bir yana, daha fazla cahiliye bağlarına sarılıyoruz. İzzet ve medeniyet bir yana; her geçen gün kanımız, namusumuz İsrail ve Amerika domuzlarının ayakları altında daha da bir ucuzluyor.[5]

Bu kelimeyi söyleyen ilk nesil ve bizim aramızdaki bu açık farkın sebebi nedir acaba? Farkın sebebi şudur ki; onlar bu kelimeyi söyledikten sonra hakkıyla yaşamış, bizler ise bu kelimenin ne olduğunu, neyi kabul ettiğimizi bilmeden bu kelimeyi söylemişiz.

O zaman ilk neslin anladığı gibi, bu kelime tekrar irdelenmeli ve kaybolan manaları, zaman içerisinde unutulan şartları tekrar gündeme getirilmelidir. Ta ki aradaki fark kapansın, yollarına uymakla emrolunduğumuz insanların anladığı gibi bu kelimeyi anlayalım ve yaşayalım.

 

4- BU KELİMENİN ÖNEMİNE BİNAEN

 

Bu kelime, Allah’ın seçkin kullarına melekler vasıtasıyla bildirdiği kelimedir;

“Allah, kendi emriyle melekleri, kullarından dilediği kimseye, vahiy ile “Benden başka ilah olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun” diye gönderir.” (Nahl 2)

“Senden önce hiçbir Resûl göndermedik ki ona: “Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana kulluk edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya 25)

Bu kelime kopması olmayan sapasağlam kulptur;

“O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 256) [6]

Bu kelime takva kelimesidir;

“O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi, onların takvâ sözünü tutmalarını sağladı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir’’ (Fetih 26) [7]

Bu kelime dünya ve ahirette müminleri sabit kılacak olan kelimedir; Allah Teâlâ sağlam sözle iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sapasağlam tutar. Zalimleri ise Allah saptırır. Allah dilediğini yapar.” (İbrahim 27) [8]

Bu kelime; kökleri sabit, dalları ise semada olan söze, yüce Allah’ın güzel misalidir;

“Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel bir sözü, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca (benzetti).” (İbrahim 24) [9]

Bu kelime ateşten kurtuluş kelimesidir;

Müslim Sahih’inde Resulullah (sav)’den şu rivayeti kaydeder; Müezzin ezan okurken “şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur” kısmını okuyunca Resulullah (sav) ateşten kurtuldu buyurdular. [10]

“Kim “LAİLAHEİLALLAH, MUHAMMEDUN RESULULLAH” derse Allah cc ateşi ona haram kılmıştır.” [11]

Bu kelime mizanda her şeye ağır gelecek olan kelimedir.

“Nuh (as) vefat ederken oğluna şöyle dedi; sana LAİLAHEİLLAH’ı emrediyorum. Eğer bu kelime mizanın bir kefesine, yedi gök ve yerde diğer kefesine konsa bu kelime ağır gelirdi.” [12]

Yine Resulullah (sav) kıyamet gününde adamın birinin 99 günah defteri olacağını ve Allah’ın o günah defterlerini, Kelime-i Şehadetin olduğu bir kart ile tartacağını ve Kelime-i Şehadetin ağır geleceğini bildirir. [13]

Bu kelime dünyada insanın malını ve canını koruma altına alır;

“Kim “LAİLAHEİLALLAH”der ve Allah’ın dışında ibadet edilenleri inkar ederse malı ve canı haram olur (koruma altına alınır)”[14]

İmam Buhari, Müslim ve başkalarının birçok sahabeden rivayet ettikleri meşhur hadiste Resulullah (sav) şöyle buyurur;

“Ben, insanlarla kelime-i şahadeti söyleyip, namazı kılıp, zekâtı verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Eğer bunu yaparlarsa mallarını ve canlarını benden korumuş olurlar...”

Bu kelime imanın en faziletli şubesidir;

            “İmanın altmış küsur şubesi veya yetmiş küsur şubesi vardır. En faziletlisi LAİLAHEİLLALLAH, en düşüğü ise yoldan eziyet veren maddeleri gidermektir. Hayâ da imandandır.”[15]

Yine bu kelime savaşların sebebidir. Baba ile oğlu karşı karşıya getiren, anne ile evladını düşman yapan, başta Resulul-lah (sav) ve diğer tüm peygamberlerin uğruna her türlü eziyete katlandığı kelimedir. Hiç bir şekilde karşısında taviz verilmeyecek olan kelimedir. Hiçbir zaruretin, tebliğinden ve muhtevasından yüz çevirmeyi mubah kılamayacağı tek kelimedir. O, dinin zirvesi olan cihadın dahi uğrunda yapıldığı kelimedir. O Nuh (as)’ın bıkmadan usanmadan dokuz yüz elli sene kendisine çağırdığı kelimedir. Saymakla fazileti, önemi anlatılamayacak kadar büyük olan kelimedir O!

Madem bu kelime bu kadar önemli ve faziletlidir, madem dünya ve ahiret saadeti bu kelimeye bağlıdır; o zaman başlanılması, anlatılması, yazılması en uygun olan kelime de yine bu kelimedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KELİME-İ TEVHİD’İN MANASI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KELİME-İ TEVHİD’İN MANASI

 

Kelime-i tevhidin manasının anlaşılması için geçen sayfalarda zikrettiğimiz gibi ilah kavramının anlaşılması yeterlidir. Çünkü bu kelimenin özü tüm ilahların reddi ve bir ilahın kabul edilmesidir.

Kimdir reddedilen ve kabul edilen ilah?

Ayeti kerime’de yüce Allah;

وَإِلَـهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ

“İlahınız tek bir ilahtır. Ondan başka ilah yoktur. O rahmandır, rahimdir.” (Bakara 163)

Ayetteki İlah kavramını İslam âlimleri şöyle açıklamışlardır.

İmam Taberi; kendisine itaat edilip, sadece ibadeti hak eden.

Razi tefsirinde konuyu açıkladıktan sonra; bunlar gösterir ki ilah kendisine ibadet edilendir.

Beydavi; yani sadece, sizden ibadeti hak edendir.

Bu nakillerde anlaşılan ilah, kendisine ibadet edilen demektir. Buna işaret eden birkaç ayet daha zikredecek olursak:

   وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِّيَكُونُوا لَهُمْ عِزّاً.كَلَّا سَيَكْفُرُون بِعِبَادَتِهِمْ

            “Onlar kendilerine bir kuvvet olsun diye Allah’ın dışında ilahlar edindiler. Hayır asla! O ilah edindikleri onların ibadetlerini yalanlayacaklardır.” (Meryem 81-82)

Dikkat edilirse yüce Allah önce onların Allah’ın dışında ilah edindiklerini bildirmiş, sonra da bu sahte ilahların, onların kendilerine yaptıkları ibadetleri inkâr edeceklerini açıklamıştır. Bu da gösterir ki; İlah kendisine ibadet edilen demektir.

LAİLAHEİLLALLAH demek Allah (cc) dışında tüm ibadet edilen sahte ilahların inkar edilip,  ibadet mercii olarak sadece O’nun belirlenmesidir. Bu kelimeyi nutk eden insan yüce Allah’a ibadet edeceğini ve O’nu ibadette birleyeceğini baştan kabul etmiş demektir.

“LA” denilince nefy (inkâr), “İLLA” denilince de ispat vardır.

Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona: “Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana ibadet edin” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya 25)

Bu kelime, tüm resullere vahyedilmiştir. Biz, peygamberlerin kavimlerine bu kelimeyi sunumlarına bakarsak, kelimenin manası daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü kitabımız Kur’an bazen bir yerde özet anlattığı bir meseleyi bir başka surede daha geniş anlatır. Buna en güzel örnek peygamber kıssalarıdır. Şimdi Resullerin bu kelimeyi sunumlarına bakalım, ta ki kelime tafsilatıyla anlaşılsın.

“Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve Tâğut’tan sakının” diye (emretmeleri için)  bir peygamber gönderdik.” (Nahl 36)

“Andolsun ki Nuh’u elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur.” ”

“Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin; sizin O’ndan başka ilahınız yoktur.” ”

İşte peygamberlerin dilinden bu kelimenin özü bir olan Allah’a ibadet etmek ve onun dışında ibadet edilen tüm sahte ilah ve tağutları inkâr etmek ve onlardan uzak durmaktan ibarettir.

Kelimenin manasını sadece ve sadece Allah (cc)’a ibadet etmek olarak açıklayınca, belki bazılarının aklına şu soru gelebilir: “Allah’tan başkasına ibadet eden mi var ki bu kelimenin yeniden anlaşılmasından bahsediyorsunuz?” İşte asıl sorun da budur. İnsanlar ibadetin ne manaya geldiğini anlamayınca veya ibadeti sadece namaz, oruç, zekât, hacdan ibaret sanınca, bu soru çok doğaldır. Bu kelimeyi gündeme getirmemizin sebebi: Lailaheillallah’ı söyleyip, ibadetin anlamını bilmediği için veya dar bir çerçevede anladığı için, sadece Allah (cc)’a ibadet ettiğini zannedip, Allah ile beraber binlerce sahte ilaha ibadet eden zavallıların aydınlatılmasıdır. Olur ki yanlışlarının farkına varır ve debelendikleri şirk bataklığından kurtulurlar.

İbadet kelimesi arapça (a’-be-de) kökünden türemiştir.

Şu manalara gelir;

a) Kölelik

b) Boyun eğerek itaat etme

c) Tapmak, ibadet etmek

d) Bir şeyin bir şeye bağlı olması, ondan kopmaması

e) Bir şeyin başkasını yapacağından alıkoyması[16]

Kur’an-ı Kerim’de ibadetin kullanımına birkaç örnek verelim. Bu örneklerle beraber çevremizde yaşayan insanların kime ibadet ettiğini anlamaya çalışalım.

 

KURAN’DA İBADET

 

1- HÂKİMİYET YETKİSİNİN BAŞKALARINA VERİLMESİNİN İBADET OLUŞU

 

اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَاباً مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَـهاً

وَاحِداً لاَّ إِلَـهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i (İsa’yı) rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilâha ibadet etmeleri emrolundu. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tevbe 31)

Bu ayeti Resulullah (sav) şöyle tefsir etmiştir:

Resulullah (sav), “ONLAR HAHAM VE RAHİPLERİNİ ALLAH’IN DIŞINDA RABLER EDİNDİLER.” ayetini okurken cahiliyyede Hıristiyan olan Adiy bin Hatim boynunda gümüşten bir haç takılıyken geldi. “Onlar haham ve rahiplere ibadet etmediler,” dedi. Resulullah (sav.) şöyle dedi; “Din adamları onlara Allah’ın helallerini haram, haramlarını da helal kıldılar, onlar da buna tabi oldular. İşte bu, onların din adamlarına ibadetleridir.” [17]

Hidayet ve rahmet olan Kur’an ve onun açıklayıcısı Resulullah (sav) ehli kitabın, din adamlarına Allah (cc)’ın haram ve helallerini değiştirme yetkisini vermesini ibadet olarak isimlendirmiş ve bu yetkiyi onlara vermekle onların, Allah’ın dışında ibadet ettikleri Rabler edindiklerini söylemiştir. Onun görevi Kur’anı bize ulaştırmak ve açıklamaktır.

“Biz sana, insanlara indirileni açıklayasın diye kitabı indirdik.” (Nahl 44)

Şimdi şöyle bir düşünün. Bugün kelime-i tevhidi söyleyen hatta söylemekle kalmayıp vird haline getiren, demokratik seçimlere katılıp, oy vererek Allah’ın kanunlarını değiştirme, yenileme, hükmünü iptal etme yetkisini parti ve sahışlara verenler! Acaba söyledikleri Kelime-i Tevhid gereği sadece Allah (cc)’a mı ibadet etmişler, yoksa Allah’ın dışında ibadet ettikleri rabler mi edinmişlerdir?

İnsanların Kelime-i Tevhidin özü olan ibadet etme ve Allah -azze ve celle- yi ibadette birleme noktasında bu kadar açık sapıklık ve şirk içerisinde olmaları bu kelimenin içeriğinin gündem yapılması için yeterlidir.

Tabi burada bazıları şöyle diyebilir: Haklısınız!!!! Ayet ve tefsirinde olduğu gibi bu yanlıştır. Fakat bugün insanlar seçimlerde oy kullandıkları zaman kimseye Allah’ın kanunlarını değiştirme yetkisini vermek amacıyla oy vermezler. Özellikle de islami olan partilere-ki İslam bunlardan, bunlar da İslamdan uzaktırlar- oy verenler…

Biz de cevaben bunlara deriz ki;

- Rivayete dikkat edilirse bunu yapan Ehli kitab da bunun böyle olduğunu bilmiyorlardı. Fakat bu onların Allah’tan başkalarına ibadet ettikleri ve onları Allah’ın dışında rabler edindikleri gerçeğini değiştirmemişti.

- Bu konuda daha başka ayetlerde bu yetkinin Allah’tan başkasına verilmesinin küfür olduğuna işaret eder.

إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّهِ أَمَرَ أَلاَّ تَعْبُدُواْ إِلاَّ إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ

         “Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 40)

         Bu ayette yüce Allah hükmün kendisine ait olduğunu beyan ettikten sonra başkalarına ibadet etmeyi yasaklamıştır. Dikkat edilirse hükmün Allah’a ait kılınması ve ibadet peş peşe zikredilmiştir.

أَمْ لَهُمْ شُرَكَاء شَرَعُوا لَهُم مِّنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَن بِهِ اللَّهُ

“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği konularda onlara kanunlar yapan ortakları mı vardır.” (Şura 21) [18]

Allah (cc)’ın izin vermediği konularda kanun yapanlar, Allah’ın dışında ortak edinilmişlerdir. Bunun asrımızda ki en açık şekli, demokrasi dininin gereği olarak seçimlere katılmak ve kullanılan oylarla bu yetkiyi insanlara vermektir.

 

 

 

2- DUANIN İBADET MANASINDA KULLANILMASI

 

وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ

“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.” (Gafir 60)

Ayette önce “bana dua edin” buyuruluyor ve hemen ardından “o ibadetimden yüz çevirenler” deniliyor. Bu da yüce Allah’ın yanında duanın ibadet olduğuna delildir.

Ayrıca bu ayetin tefsirinde Tirmizi ve Ebu Davut Numan bin Beşir’den şu hadisi naklederler; Resulullah (sav) şöyle buyurdu; “Dua ibadetin ta kendisidir” sonra da “Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir”  ayetini okudu.[19]

Görüldüğü gibi Resulullah (sav) de bu ayete dayanarak duanın ibadetin ta kendisi olduğunu beyan etmiştir. Kelime-i Tevhidin manasının Allah’ı ibadette birlemek ve O’nun dışında ibadet edilenleri yalanlamak olduğunu beyan etmiştik. Eğer dua ibadet ise, peki bugün kabirlerde salih insanlar dedikleri yatır ve türbelere dua eden veya sıkıştı mı yüce Allah’tan önce aklına Abdulkadir Geylani gelen insanların durumu ne olacaktır? Bunlar manasını bilmeden telaffuz ettikleri Kelime-i Tevhidle ne denli bir tezat içerindedirler varın siz düşünün. Ağızlarıyla söylediklerini, hal lisanıyla yalanlayan bu zavallılar keşke ebu Cehil kadar bu kelimenin manasını anlasalardı!.. Bunların hali ben hırsız değilim, ben ahlaklıyım deyip de, aynı anda birinin cebine elini sokan adam gibidir. Allah’tan başka tüm ibadet edilenleri reddettim (lailaheillallah) diyerek girdikleri yatırlardan, Allah’ın dışında birine ibadet etmiş vaziyette çıkarlar.

Bu zavallılara Yüce Allah’ın şu ayetlerini hatırlatırız;

“El açıp yalvarmaya lâyık olan ancak O’dur. O’nun dışında el açıp dua ettikleri onların isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. Onlar ancak ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse gibidir. Hâlbuki (suyu ağzına götürmedikçe) su onun ağzına girecek değildir. Kâfirlerin duası kuşkusuz hedefini şaşırmıştır.” (R’ad 14)

“Allah’a iftira eden ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır! Onların kitaptaki nasipleri kendilerine erişecektir. Sonunda elçilerimiz (melekler) gelip canlarını alırken “Allah’ı bırakıp da çağırdıklarınız (dua ettikleriniz)  nerede?” derler. (Onlar da) “Bizden sıvışıp gittiler” derler. Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ederler.” (A’raf 37)

“Allah’ı bırakıp da sana fayda veya zarar vermeyecek şeylere çağırma (dua etme). Eğer bunu yaparsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden (müşriklerden)[20] olursun. Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu yine O’ndan başka giderecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun keremini geri çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır, esirgeyendir. (Yunus 106-107)

“Eğer onları çağırırsanız (Allah’ın dışındakilere dua ederseniz), sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile, size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin koştuğunuz şirki reddederler.” (Fatır 14)

İbadet hayatın her alanını kapsar, Allah (cc)’ın sevip razı olduğu her şey ibadettir. Ona has olan, O’ndan başkasına yapılması yasaklanan her şey ibadettir. Müslüman; hayatının her alanının ibadet olduğu bilinciyle Allah’a yönelendir. Onun namazı, kurbanı, ölümü, hayatı kısacası her şeyi, ortağı olmayan Allah (cc)’a aittir.

 

3- İTAATIN İBADET MANASINDA KULLANILMASI

                               

أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَا بَنِي آَدَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ  وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ

“ “Ey Adem oğulları! Size şeytana ibadet etmeyin, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır” demedim mi? Ve; “Bana ibadet ediniz, doğru yol budur” demedim mi?” ” (Yasin 60-61)

Ayeti kerimede Allah, “şeytana ibadet etmeyin” buyuruyor. Genelde müfessirler buradaki ibadetin itaat manasında olduğunu bildirmişlerdir. Evet, insanın itaat mercii olarak belirlediği varlık aynı zamanda ibadet ettiği mercidir. İnsanoğlu hangi kanunlara göre hayatını belirliyor, neye itaat ediyorsa ibadetini de ona sunuyor demektir. Mutlak itaat Allah ve Resulüne yapılır. Resule itaat dahi Allah (cc) emrettiği içindir. Bugün mutlak itaati Allah’a değil de Birleşmiş Milletlere yapan yöneticiler, Allah’ın değil mutlak itaat ettikleri mercilerin kullarıdırlar. Aynı zamanda oy kullanıp, itaat edilecek kanunlar yapma yetkisini Allah’ın dışındaki kurumlara verenler de ibadetlerini, bu kurumlara yapan insanlardır.

İbadet olup, insanı dinden çıkaracak olan itaat, küfür alanında yapılan itaattır. Küfür ameli olmayan şeylerde yapılacak olan itaat, isyan olup insanı dinden çıkarmaz. Bunun en güzel örneği şeytan ve Adem (as)’ın kıssasıdır. İkisi de Allah’a isyan etmiş, onun emrini çiğnemişlerdi. Şeytan kafir diye isimlendirilmiş, Adem (as) ise, asi olarak isimlendirilmişti.

“Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem’e secde edin, demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.” (Bakara 34)

Çünkü şeytan Allah’ın emrine karşı gelmiş ve bunu da kibrinden yapmıştı. Allah’ın emirlerine kibirle karşı gelmek küfür olduğundan şeytan, kâfirlerden olmuştur.

“Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu şaşırdı.” (Taha 121)

Adem (as), küfür olmayacak bir amelle şeytana uyduğundan kafir olmamış, asi olmuştu.

Bu saydıklarımızın dışında Kur’an ve Sünnette geçen “Allah’ın sevip razı olduğu ve sadece Allah’a yapılan her şey” ibadettir. Bunları Allah’tan başkasına sarf eden insan Kelime-i Tevhidin özüne aykırı davranmış ve diliyle ikrar ettiği hakikati, lisan-ı haliyle yalanlamıştır. Kurban, adak, tavaf amelleri gibi. Maalesef bu ibadetler bugün yüce Allah’a değil de, cahiliyyede olduğu gibi salih olduğu iddia edilen insanların türbe ve yatırlarına yapılır hale gelmiştir.

 

ÖNEMLİ BİR HUSUSUN AYDINLATILMASI

 

Birçok insana Kelime-i Tevhidin manası sorulduğunda “ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR” der. Peki, Allah’tan başka ilah yoktur ne demektir diye sorarsanız genelde cevap şöyle olur;

- Yani bizi yaratan odur, bize rızkı veren odur.

Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi Kelime-i Tevhidin manası bu değildir. Allah’ın yaratıcı olduğunu, rızkı verdiğini Mekkeli müşrikler de biliyordu. Ama bu, onları İslam dairesine sokmamış, Resulullah (sav)’ın kılıcından kurtaramamıştı.

Allah (cc) müşriklerin kendisini yaratıcı ve rızkı veren olduğunu kabul ettiklerini şu ayetlerde açıklamıştır.

“Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?.. Andolsun ki onlara: “Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?” diye sorsan, mutlaka, “Allah” derler. De ki: (Öyleyse) Hamd da Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler’’ (Ankebut 61-63).

“(Resûlüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim rızkı veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik (ve hâkim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? “Allah” diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona âsi olmaktan) sakınmıyor musunuz?” (Yunus 31)

İki farklı sureden örnek verdiğimiz ayetlerden anlaşılan, insanın Allah’ın yaratıcı, rızkı veren, tüm işleri yöneten olduğunu, dirilten ve öldüren olduğunu bilmesi onu İslam dairesine sokmaz. Eğer Kelime-i Tevhidin manası bu olsaydı Mekkeli müşriklerle bu kelimeyi söyleyene kadar savaşmak abes olurdu. Yukarıda zikrettiğimiz gibi kelime-i tevhidin manası ve özü; Allah’ı ibadette birlemek ve O’nun dışında ibadet edilen sahte ilahları “LA” diyerek inkâr etmektir.

Bugün kelime-i tevhidi söyleyip de, sadece bu kelimeden yaratanın Allah olduğunu anlayan insanlar acaba İslam dairesine girer mi? Eğer bunlar bu sapık anlayışlarıyla İslam dairesine girebiliyorlarsa acaba Mekkeli müşrikler neden girememişti?

Çünkü onların sorunu Allah’ın yaratıcı olduğunu kabul etmekte değildi. Onların sorunu ibadeti Allah’ın dışında bir takım varlıklara yöneltmeleriydi. Mesela onlar dua edecekleri zaman salih olduklarına inandıkları şahısların heykellerine dua ederlerdi. Çünkü onlar günahkârdı. Mutlaka onlarla Allah arasında, onlara aracılık yapacak, onlara şefaat edecek birileri lazımdı. Dün; bugüne ne kadar da benziyor!.. Bugün de bu kelimeden sadece Allah’ın yaratıcı olduğunu anlayan insanlar, salih olduklarına inandıkları ölülerin kabirleri başında veya uzaktan bu insanları çağırıyorlar. Gerekçeleri dahi aynıdır. “Biz kimiz ki, bunlar Allah katında değerli, salih insanlardır. Bunlar bizim şefaatçilerimizdir.”

“Dikkat et, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler:” Onlara, bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.”(Zümer 3)

Oysa dua, Kur’anda ibadet manasında kullanılıyordu. O gün insanlar bu ibadeti (duayı) taşlara sarf etmişler ve kâfir olmuşlardı. Hatta Allah’ı tanıyıp, onun varlığına iman ettikleri halde kâfir olmuşlardı. Acaba bugün dua ibadetini Allah’tan başkasına sarf edip, yaratıcı olarak Allah’ı tanıyan ve bununla da İslam dairesine girdiğini zanneden insanlar ne oluyorlar   [21]

Yine o günün müşrikleri Allah’ı tanıyor, iman ediyor fakat itaat etmek, hâkimiyet yetkisini ona vermek yerine kabile reislerine ve yöneticilere veriyorlardı. Bunu yaptıkları zaman da Allah’ı bilmeleri ve ona iman etmeleri onları İslam dairesine sokmamıştı. Bugün de Kelime-i Tevhidden sadece Allah’ın yaratıcı olduğunu anlayan bir takım insanlar hâkimiyet yetkisini kabile reislerine değil de parti reislerine ve milletvekillerine oy aracılığıyla veriyorlar. Ama bunlar İslam dairesinde sayılıyorlar. Acaba bu torpili onlara kim geçmiştir? Yahudiler de her türlü haram ve şirki işleyip biz Allah’ın sevgili kulları ve oğullarıyız, bize ateş dokunmayacaktır diyorlardı. Ama onların bu zanları ve Allah’a yaptıkları iftira da onları kurtaramamıştı.

“İsrail oğulları: “Sayılı birkaç gün müstesna, bize ateş dokunmayacaktır,” dediler. (Onlara) De ki: “Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?..” Hayır! Kim bir kötülük eder de kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara 80-81)

Bu saydıklarımızdan anlaşıldığı gibi insanın Kelime-i Tevhidden faydalanıp, İslam dairesine girebilmesi için bu kelimenin özü olan İLAH ve İBADET kavramlarını anlaması ve hayatına geçirmesi gerekir. Tabi bu kavramları babalar ve atalar dininde olduğu gibi değil, hidayet rehberi olan Kuran ve Sünnette geldiği gibi anlamalı ve yaşamalıdır. Ayrıca daha bu kelimenin özünü anlamayan veya yanlış anlayan insanlar acaba şirkten nasıl kaçacaklardır? Şeytan insanları saptıracağına dair Allah (cc)’a söz vermiştir. Şeytana en fazla haz veren şey insanları şirke düşürmektir. Çünkü şirk sahibi, şirkinden tevbe etmeden ölürse onun Allah katında affı yoktur. Şirkin, ibadetin, ilahın ne olduğunu bilmeyen insanın bu konuda kandırılmasından daha kolay ne olabilir? Biz Müslüman davetçilere düşen insanların cahil olduğu ve dinin esası olan bu kavramları her mecliste her ortamda gündeme getirmektir.

 

                

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KELİME-İ TEVHİDİN ŞARTLARI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KELİME-İ TEVHİDİN ŞARTLARI

 

Bu bölümde Kuran ve Sünnet ışığında bu kelimenin şartlarından bahsedeceğiz inşaallah. Bazı kendini bilmez halk sömürücüleri, halkın cehaletinden ve muvahhid ilim adamlarımızın azlığından istifade ederek halkı çok ucuz bazı şüphelerle kandırmışlardır. Halka, sürekli  geçim kaynakları olan mevlit, taziye gibi vasıtalarla resmi minberlerden şöyle seslenirler; “KİM LAİLAHEİLLALLAH DERSE CENNETE GİRER.”

Bu; hadisi şeriftir. Ama başı sonu kesilmiş, kanlar içerisinde feryat eden bir hadistir. Gerekleri, manası, şartları ve bozan unsurlarından soyutlanmış, kuru bir kelime halinde zikredilen bir hadis. Bu bel’amların durumu; insanlara namaz kılın deyip de abdesti, kıbleye yönelmeyi, avret yerlerini örtmeyi, namazı bozan unsurları öğretmeyen ve bu şekilde kılacakları namazın kendilerini cennete götüreceğini söyleyenlerin durumu gibidir.

Allah (cc) namazı emretmiştir, Resulullah (sav) hadislerinde teşvik etmiştir. Ama hangi namazı? Sadece kelime ve hareketlerden oluşan namazı mı, yoksa abdest, kıbleye yönelme ve diğer şartlarını de içeren namazı mı? Kelime-i Tevhid de bunun gibidir. Sadece kelimeden ibaret değil bilakis şartları, bozan unsurları olan anlamlı bir eylemdir. Nasıl ki namaz şartları ve rükunları yerine gelmeden batılsa ve sahibine fayda vermiyorsa, aynı şekilde şartları ve rükunları yerine gelmemiş Kelime-i Tevhid de batıldır ve sahibine fayda vermez.

 

 

 

 

ŞART NE DEMEKTİR?

 

Usul âlimlerimiz şartı Usu’lul Fıkıh kitaplarında şöyle tanımlamışlardır;

Şart; kendisi olmadığı zaman şart koşulduğu şeyi geçersiz kılan .[22]

Veya;ortadan kalktığında, şart koşulduğunun hükmünü iptal eden geçersiz kılan.

Genelde âlimler namaz ile abdesti örnek verirler veya zekât ile üzerinden bir senenin geçmesini(Havl). Açıklayacak olursak; abdest namazın şartıdır. Abdestsiz namaz kılınırsa bu namaz kendine şart olan abdest olmadan kılındığından geçersiz ve batıldır.

Konumuza dönecek olursak Kelime-i Tevhidin bazı şartları vardır. Bu şartlar yerine gelmeyince Kelime-i Tevhid, sahibine abdestsizin kıldığı namazın kendisine fayda vermediği gibi fayda vermeyecektir. Abdestsiz namaz kılan bir insan sürekli namaz kıldığını iddia etse de bunun namazı yoktur. Kelime-i Tevhidi söyleyen bir insanda günde yüzlerce defa da tekrarlasa ama şartlarını yerine getirmese bu insanın Kelime-i Tevhidi kendine fayda vermez ve batıldır.

 

 

 

 

 

 

1.ŞART: TAĞUTU İNKÂR ETMEK

 

Tağutu redd etmek, imanın olmazsa olmazı, kelime-i tevhidin ilk şartıdır. Bunun delili şu ayeti kerimedir;

فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ

“Kim Tağutu inkâr eder Allah’a iman ederse, işte o kopması olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara 256)

Ayette Allah (cc) sapasağlam kulpa yapışabilmek için iki şart sayıyor:

a)Tağutun inkâr edilmesi           b)Allah’a iman edilmesi

Kopması olmayan sağlam kulp nedir;

Tefsircilerden Mücahit bunun iman olduğunu, Suddiy İslam olduğunu, İbni Abbas ve Sait ibni Cübeyr bunun LAİLAHEİLLALLAH olduğunu beyan etmişlerdir. Enes (ra) Kur’an demiştir.[23]

İmam Kurtubi ve İbni Kesir bu yorumları naklettikten sonra hepsinin aynı manaya döndüğünü, aralarında çelişki olmadığını söylerler. Sahabe ve selefin yaptığı tefsirlere dikkat edilirse hepsi ayette geçen sağlam kulpu; dinin olmazsa olmazlarına benzetmişlerdir.

Evet, kopması olmayan kulp imandır, İslamdır, Kelime-i Tevhiddir. Kişi bu sayılan dairelere girebilmek için mutlaka ayetin başında şart edatıyla zikredilen Tağutu inkâr ve Allah’a imanı yerine getirmelidir. Bu şart, onun bunun belirlediği bir şart değildir. İnsanların Kelime-i Tevhidle dine girebileceğini Allah (cc) belirlemiş olduğu gibi, bu kelimenin şartlarını da yine O belirlemiştir. Yani insanın bunda seçim hakkı yoktur. Allah’tan olan tüm şartlarda olduğu gibi bunda da kişi yaptığı veya söylediği amelden faydalanıp, şer’an amelinin kabul olmasını istiyorsa şartı yerine getirecektir. Şartı açıklarken namaz örneğini vermiştik. Nasılki namazın şartı olan abdest olmadan namaz olmuyorsa, aynı şekilde dine girebilmenin ilk şartı olan Tağutu inkâr olmadan da dine giriş gerçekleşemez.

Tağutu inkâr şartına Resulullah(sav) de dikkat çekmiştir.

            مَنْ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَكَفَرَ بِمَا يُعْبَدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ حَرُمَ مَالُهُ وَدَمُهُ وَحِسَابُهُ عَلَى اللَّهِ

“Kim LAİLAHEİLLALAH der ve Allah’ın dışında ibadet edilenleri inkâr ederse onun canı ve malı haram olmuştur. Hesabı da Allah’adır.” [24]

“İslam beş şey üzere bina edilmiştir” şeklindeki hadisler genelde ilk sırada Kelime-i Şehadet gelir. İmam Müslim’in bir rivayetinde Resulullah (sav) Kelime-i Şehadetin manasını açıklarmışçasına şöyle buyurur;

“İslam beş şey üzere bina edilmiştir. Allah’a ibadet edip, O’nun dışında ibadet edilenleri inkâr etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hacca gitmek ve ramazan orucu” [25]

Bu hadisten ve ayetlerden anlaşılır ki sağlam kulp olan Kelime-i Tevhid ve İslam’ın üzerine bina edildiği ve olmazsa olmazı olan Kelime-i Şehadetin aslı Allah’ın dışında ibadet edilen tüm tağutları reddetmektir. Hatta dikkat ederseniz Allah (cc) ayeti kerimede kendisine imandan önce Tağutu inkârı zikretmiştir. Çünkü tarih boyunca insanların Allah (cc)’a imanda sorunu olmamıştır. Bazı istisnalar bulunsa da, genelde insanların sorun yaşadığı TAĞUTU İNKÂR ve ALLAH (CC)’a İBADET meselesi olmuştur.

 

A-) İnkâr Edilmeden Dine Girilmeyen ve Kelime-i Tevhidin İlk Şartı Olan Tağutun Açıklanması;

 

Lugatta aşırıya gitmek, haddi aşmak manasına gelen Tağutun Şer’i manası da buna yakın ve bundan türemiştir.

İmam Taberi Bakara 256. ayetin tefsirinde Tağutu tefsir ederken söyle der;” tefsir ehli Tağutun manasında ihtilaf etti.”

a) Şeytan diyenler. Senediyle Ömer (ra)’den, Mücahit’ten, Dehhak’tan, Süddi’den nakleder.

b) Sihirbaz diyenler;senediyle Ebu’l Aliye’den nakleder.

c) Kâhin diyenler; senediyle Sait bin Cübeyr ve İbni Cüreyc’den nakleder.

Bu görüşleri naklettikten sonra şöyle der; benim yanımda Tağutun sahih manası şudur; Allah’a karşı haddini aşıp, Allah’ın dışında ister kendi zorlamasıyla ister insanların isteğiyle ibadet edilen her şeydir. Allah’ın dışında ibadet edilen bu varlığın insan veya şeytan veya put veya herhangi bir şey olması hiç fark etmez.

İbni Kesir ayetin tefsirinde Ömer (ra)’in tağuta şeytan dediğini nakleder ve şöyle devam eder; Tağuta şeytan demesi çok kuvvetli bir görüştür. Çünkü bu tanım putlara ibadet, onlara muhakeme olma ve onlardan yardım dileme gibi cahiliyye ehlinin üzerinde olduğu tüm şerleri kapsar.

İbni Kayyım El Cevziyye Tağutu şöyle tanımlar:

“Tağut; kendisine ibadet edilme, bağlanılma ve itaat edilmede haddini aşan kul demektir. Her kavmin Allah’ın ve Resulünün dışında kendisine muhakeme oldukları, ibadet ettikleri, Allah’tan delil olmadığı halde tabi oldukları şey onların tağutudur. İşte bunlar âlemin tağutlarıdır. Sen bu tağutları ve insanların halini düşünecek olsan göreceksin ki insanların çoğu Allah’a değil tağuta ibadet eder, Allah’a ve Resulüne değil tağuta muhakeme olur, Allah ve Resulüne değil tağutlara ibadet edip tabi olurlar…” [26]

Tağutun tanımıyla ilgili bazı âlimlerden nakil yaptıktan sonra şunu açıklamakta fayda görüyoruz. Genel olarak insanların çoğu ömründe bir defa dahi tağut kavramını duymamışlardır. Tabi burada şu soru açığa çıkar: Acaba ömründe bir defa dahi olsun Tağutu duymayan, kendisine tağut kavramı anlatıldığı zaman tavuk diye anlayan, dine girişin olmazsa olmazı olan bu kavrama bu kadar yabancı olan insanların durumu ne olacaktır? Veya bunları tavuk ziyafetleriyle oyalayıp, kendileri tağutlaşan, mide eksenli yaşayan belamların durumu ne olacaktır?

Âlimler Tağutu tanımlarken aslında çok güzel vasıflara temas etmişlerdir. Fakat dini kavramlardan uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış olan insanların anlayabilmesi için Kur’anı Kerimden Tağuta atfedilen bazı vasıfları zikretmek faydalı olacaktır. Ta ki özelliklerini tanıyalım da, hayatın hangi aşamasında karşımıza çıkarsa onu tanıyıp inkâr edebilelim. Özellikle bazı çevreler sadece Tağutun bir yönünü ele alınca -Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen- maalesef bu gibi çevrelerin Tağutu tam manasıyla inkâr edemediğini müşahede ettik. Mesela kendisiyle tanıştığım bir davetçi tağut deyince bugün İslam ümmetine musallat olmuş, bizim isimlerimizle isimlenen, bizim dilimizi konuşan yerel mürtetler aklına geliyordu. Tanışıklık dönemimiz uzadıkça bu arkadaşın yöneticilerin dışında tağutlaşan ve Allah’ın dışında kendilerine ibadet edilen birçok Tağutu inkâr etmediği gibi hararetle savunduğunu gördüm. O zaman düşünmüştüm acaba neden böyleydi. Daha sonra baktım ki genelde insanlar Tağut kavramını bir tarifte sıkıştırdıklarından kendi tariflerinin dışında kalan birçok Tağuttan habersiz yaşıyorlar. Hatta inkâr etmek bir yana savundukları dahi oluyor. Veya Tağutu illa şahıslaştırmak isteyenler genelde fikir, müessese, huy, şehvet gibi bazen tağutlaşabilen birçok unsurdan bihaber yaşarlar. Buna binaen tağut kavramının geçtiği ayetleri ele alıp ayetler ışığında Tağutun özelliklerini anlayalım.

 

B-) Tağutun Birinci Özelliği ve Açıklanması:

 

اللّهُ وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُواْ يُخْرِجُهُم مِّنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّوُر ِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ أَوْلِيَآؤُهُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُم مِّنَ النُّورِ إِلَى الظُّلُمَاتِ أُوْلَـئِكَ أَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فِيهَا خَالِدُونَ

“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada devamlı kalırlar.” (Bakara 257)

İmam Taberi ayetin tefsirinde; Allah iman edenlerin dostu ve yardımcısıdır. Onları başarı ve yardımıyla dost edinmiştir. Onları küfrün karanlığından imanın nuruna çıkarır. Devamla şunları söyler; Kâfirlerin dostu da Allah’ın dışında ibadet ettikleri putlar vb şeylerdir. Onları imanın nurundan küfrün karanlıklarına götürür (özetle).

İ.Kesir tefsirinde buna yakın şeyler söyledikten sonra şöyle der; bundan dolayı aydınlık(nur) kelimesine tekil kullandı. Ama karanlıklar (zulumat) kelimesini ise çoğul olarak kullandı. Çünkü hak bir taneyken, küfrün ise birçok çeşidi vardır ve hepsi de batıldır.

Tağutun birinci özelliği budur. O her zaman kendisine tabi olan insanları vahyin nuru olan kuran, sünnet ve tevhidden uzaklaştırarak, küfrün ve şirkin karanlığına götürür. Bu vasfı kendisinde bulunduran her şey mahiyeti ve ismi ne olursa olsun tağuttur. Buna bazı örnekler verecek olursak;

 

ŞEYTAN:

Ömer (r.a) Tağutu şeytan olarak tefsir etmiştir. Çünkü o yeryüzündeki tüm şerlerin ana kaynağıdır. Allah (cc)’a vermiş olduğu söz gereği insanları saptırma ile meşguldür;

“Allah: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblis): “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın,” dedi. Allah: “Öyle ise in oradan! Orada büyüklük taslamak se-nin haddin değildir. Çık! Çünkü sen aşağılıklardansın!” buyurdu. İblis: Bana, (insanların) tekrar dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi. Allah: “Haydi, sen mühlet verilenlerdensin” buyurdu. İblis: “Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın!” dedi. Allah buyurdu: “Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!”(Araf 12-18)

Başka bir yerde Kur’an olayı şöyle anlatır;

“(Allah:) “Ey İblis! Secde edenlerle beraber olmayışının sebebi nedir?” dedi. (İblis:) “Ben kuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim,” dedi. Allah şöyle buyurdu: “Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun! Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır!” (İblis:) “Rabbim! Öyle ise, (varlıkların) tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver,” dedi. Allah buyurdu ki: “Sen mühlet verilenlerdensin” “Allah katında bilinen vaktin gününe kadar...” (İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım! Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesna.” (Hicr 32-40)

O Allah’a insanları saptıracağına dair söz vermişti. Ve bu sözüne sadık da kaldı. Yalnız şunu belirtmekte fayda vardır. Allah (cc) onun bu saptırmasına karşılık insanı başıboş bırakmamış, bilakis onun saptırmasından nasıl kurtulacaklarını peygamberler aracılığıyla insanlara beyan etmiştir.

“Dedi ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan (cennetten) inin! Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de benim zikrimden yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Taha 123-124)

Onun saptırmasına karşın kendini koruyabilenler, Allah’tan gelen hidayete yani kitaba ve sünnete sıkı sıkıya bağlananlardır. Allah’tan gelen hidayetin dışında kalan her yol şeytanidir. Her metod, heva ve hevesin ürünüdür. Bu metodun sahibi hidayet yolunun dışında kalan yolunu ne ile isimlendirirse isimlendirsin fark etmez. Şeytanın tek işi insanları vahyin aydınlığından, küfür, bidat, haram ve fıskın karanlığına sürüklemektir. Bu vasfı kendinde bulundurduğu içinde o Tağutların başıdır. Zaten sahabeden Ömer (ra)’ın Tağuta şeytan dediğini zikretmiştik.

 

 

DEMOKRASİYE ÇAĞIRANLAR (Siyasi Partiler):

Tağutun ilk özelliği insanları vahyin aydınlığından, küfür, şirk ve fıskın karanlığına sürüklemesidir dedik. Evet, vahyin aydınlığı “hüküm sadece ve sadece Allah’ındır” ayeti iken küfrün karanlığı ise “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturudur. Yine vahyin aydınlığında kanun yapma yetkisi Allah’a aittir. O, kullarını yaratması ve rızkı vermesi itibariyle onlara emretme ve nehyetme yetkisine de sahiptir.

“Dikkat edin yaratma ve emretme yetkisi ona aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (Araf 54)

Fakat bugün insanlardan demokrasi dininin gereği olarak oy vermelerini isteyen ve halkın egemenliği safsatasıyla kendi ilahlıklarını meşrulaştıran, isimleri de islami isimler olan modern Firavunlar, insanları vahyin aydınlığından alıp bu şekilde küfrün ve şirkin bataklığına sürüklerler. Aslında bu işi ilk defa bunlar yapmamıştır. Büyük ataları olan Firavun asırlar önce bu iddiada bulunmuştur. Fakat asrımızda yaşayan torunları gibi bu ilahlık iddiasını bazı perdeler arkasına gizlememiş daha mertçe ve açık bir dille söylemiştir.

“Firavun: “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum.” (Kasas 38)

O, demokrasi, halkın egemenliği gibi safsataların arkasına gizlenmemiş direkt ilahlık iddiasında bulunmuştur. Zaman geçtikçe bu açıklık kayboldu, siyaset çağı başladı. Artık eskisi gibi herkes meramını açıktan anlatmamalı, halkı uyutacak en uygun metodu seçmelidir.

Fahreddin Razi bu ayetin tefsirinde şöyle der; “Firavunun ilahlık iddiası ben yeri, göğü, dağları yarattım manasında değildir. Böyle bir iddiada bulunması mümkün değildir. Ve insanın böyle bir iddiayı aklının almaması gerekir. Onun ilahlık iddiası, insanların onun mülküne(egemenliğine) itaat edip sadece ona boyun eğmesi manasındadır.” (Özetle…)

Her halükarda kanun yapma yetkisini oy ve benzeri şekillerle Allah’ın dışında varlıklara veren insanlar, İlah kavramının manası gereği bunları Allah’ın dışında ilahlar edinmişlerdir. Aynı şekilde Allah’ın dışında Rabler edinmişlerdir.[27]

 

İSLAM METODUNA AYKIRI FİKİR VE AHLAK VEREN MÜESSELER:

İslamın ve vahyin aydınlığında insanlar sadece Allah (cc)’ı takdis eder ve sadece O’nun önünde saygı duruşunda bulunurlar. Ama maalesef bugün hayatın en anlamlı varlıkları, İslamın terbiyeleri üzerinde özenle durduğu çocukların, teslim edildiği eğitim kurumlarında durum çok farklıdır. Çocuklar, her sabah olmazsa olmaz ayinlerden olan putun önünde saygı duruşunda bulunup, ona uyulacağına ve onun açtığı şeriatı kaldırma, yerine laikliği getirme yolunda hedefe doğru yürüyeceğine dair yeminler ederler.

Vahyin aydınlığında insanlara ilk öğretilecek olan tevhiddir. Fakat şirkin ve küfrün karanlık yuvaları olan eğitim müesseselerinde, daha çocuk kelime-i tevhidi öğrenmeden, tam zıt olan demokrasi, laiklik, milliyetçilik vs. ilke ve inkılâpları öğrenir. Acaba bunlar çocuklarımızı vahyin aydınlığından alıp, küfrün ve şirkin bataklığına sürüklemez mi? Öyle ise bu kurumlar Tağutun birinci özelliği olan insanları vahyin aydınlığından küfrün karanlığına sürükleme vasfına sahiptir. Ama Tağutu inkâr etmeden keklime-i tevhide yapışamayacak olan insan, zalimliği ve nankörlüğü gereği yine, ihanet etmiş ve çocuğunu inkâr etmesi gereken yere kendi elleriyle teslim etmiştir.

Vahyin aydınlığında insanın düşünce iskeletini Kur’an oluşturur. O, mutlak doğrudur. O’nda batıl ve yanılma payı asla yoktur. O, tabi olunması gereken hidayet kaynağı ve rahmettir.

Fakat şirkin karanlığı olan bu kurumlarda durum çok farklıdır. Mutlak doğru akıldır, ona uyan alınır, ona ters düşen ise reddedilir. Bu modernizm ve aydınlığın gereği olarak, 21. yüzyıla ayak uydurmak isteyenlerin tek çaresidir.

Gelin görün ki Tağut denildiği zaman ömründe duymadığı dinin temel kavramını tavuk olarak anlayan, İslamiyet’e gelince de mangalda kül bırakmayan halkımız, ismini, cismini, özelliklerini bilmediği bu tağuti kurumları da inkâr etmemiş veya edememiştir.

Her tağuti sistemin insanları kendine kul yapabilmek için bazı yöntemleri vardır. Bugünün modern firavunları elinde iplerle insanları kandıran ve hak ile aralarında perdeler oluşturan ilkel sihirbazlar kullanmak yerine, eğitim ve din müesseselerini kullanırlar. Başlangıçta mecburi beş yıl olan eğitim sekiz yıla çıkarılmış ve şu sıralarda on bir yıla çıkarma girişimleri söz konusudur. Acaba amacı sadece kendi çıkarları olan Tağutlar, halkı çok sevdiklerinden dolayı mı eğitime bu kadar önem verirler?

Asla! Bu Allah’ın değişmez kanunlarına aykırıdır.

“(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Hâlbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Bakara 105)

Çünkü bu eğitim kurumları insanları sisteme köleleştirme tezgâhlarıdır. Bunun en açık delili de her sabah körpe beyinlere uygulanan putun önünde saygı, tazim vb. adları altında yapılan törenler yani ibadet merasimleridir. Bu merasimlere katılmamak bir yana bu merasimlerde çok basit bir hareket dahi çocuğun uyarı ve okuldan uzaklaştırma cezası alması için yeterlidir. Bu da yetmezmiş gibi hayat boyunca çocuğun karşısına çıkacak olan sicil bozukluğu da işin ekstrası olarak insanların önüne konur.

Bu okulların resmi hizmete mahsus, kanuna yeminli köleleri olan öğretmenler sürekli küfür sözleri nutk ederek daha hakla batılı ayırt edemeyen çocukların kalbine nifak tohumları ekerler. Allah (cc) ayeti kerimede şöyle buyurur:

“O (Allah), Kitap’ta size şöyle indirmiştir ki: Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini yahut onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa 140)

Küfür, şirk sözlerinin konuşulduğu meclislerde inkâr etmeden veya meclisi terk etmeden oturanlara Allah (cc) bu hükmü vermiştir. Sizde onlar gibi olursunuz. Bu körpe beyinlerin fıtratları işte böyle küfür sözleriyle zehirlenir. Öyle bir hal alır ki ilerde işiteceği ve söyleyeceği küfür sözlerine de artık duyarsızlaşır. Var olan neslin sıkıntısı da bu değil midir? Kendini babadan görme dinle Müslüman zanneden nesil, bu küfür sözlerine ve fiillerine o kadar alışıktır ki, ondan hiçbir rahatsızlık duymaz. Ve hayatının ilerleyen safhalarında da işleyeceği küfür içerikli söz ve fiillerle de İslam dininden çıkmasına rağmen hala kendisini Müslüman zanneder.

 

DİYANET:

Hem akıllı, hem de insanları köleleştirmede uzman olan bu tağutlar, mutlaka halkın dini değerlerine karşı çok duyarlı davranırlar. Fakat bu duyarlılık sadece kendi kontrollerinde var olan dini müesseselerle sınırlıdır. Kendi çıkarlarıyla çelişmeyen din anlayışını bu kurumlar vasıtasıyla halka empoze ederek onların fıtratlarını zehirlerler. Bu sayede halka Müslüman görünür, onlarla tevhid ehlinin davetinin arasına girmiş olurlar. Halkın nezdinde önemli yere sahip olan Cuma namazları bu iş için büyük bir tezgâhtır. Peygamber makamı olan, hakikatlerin saçıldığı, insanların aydınlatıldığı minberleri kendi kontrollerindeki resmi kölelere tahsis ederler. Böylece halk istenilen seviyede tutulur.

Din ve tağuti sistemler bir arada olamaz. Eğer sistem bir taraftan din adına bazı şeylere müsaade ediyor ve diğer taraftan da dine karşı açıktan savaş yürütüyorsa, izin verdiği noktaların irdelenmesi gerekir. Sadece küfür ve şirkin, laiklik ve demokrasinin sembolü olan resmi bayramların, minberlerden kutlanılması ve itiraz etmeden dinlemenin dahi insanı küfre götüreceği bu bayramların kutlanılmasına yönelik vaazların halka dinletilmesi dahi, bu söylediğimizi yeterince açıklar mahiyettedir.

Müslümanların üzerine düşen; aslı Allah’ın evleri olan fakat tağutların musallat olmasıyla açılışı, kapanışı belli olan, maaşlı memurların çalıştırıldığı[28], zehirli dinin sunulduğu bu kurumları reddedip uzak durmalarıdır. Bunlara alternatif olarak, imkânlar dâhilinde insanlara tevhidin öğretildiği yerler açmalı, böylece insanları bu zehirli tuzaktan kurtarmalıdırlar.

 

TELEVİZYON:

Hemen şunu belirtelim ki televizyon vb. iletişim araçları aslında haram değildir. Fakat günümüzdeki kullanılış biçimiyle haram hale gelmiştir. O faydalı işlerde ve din hizmetinde kullanılsa şüphesiz bir nimettir. Ve kullanıldığı yerlerde vardır. Bizim konumuz televizyonun bugünkü kullanımıdır.

Vahyin aydınlığında her baba kendi ehlinden sorumludur. Onlara islami terbiye vermeli, Allah (cc)’ı razı edecek şekilde onları eğitmelidir. Fakat şu günlerde, bilinmez nedendir, babalar Allah (cc)’ın onlara yüklediği bu sorumluluğu asrın putu olan televizyona bırakmışlardır. Hemen hemen her dakikası ve anı İslam’a zıt olan bu kutu, evlerin başköşesinde, hayata ve en önemlisi çocuklara eğitim veren komutan şeklindedir. Sabah kalkar kalkmaz evlerde ilk açılması gereken odur. O evlerin bereketiymiş gibi sabaha besmele ile değil onunla başlanılmalıdır. İnsanlar hayatlarını ondaki programlara göre düzenlerler. Namazın kazası vardır fakat filmin kazası yoktur, kaçırmamak lazımdır. Misafir kabul edilen gün bağımlılık yapan dizilerin olmadığı gündür. Aynı film veya diziler tekrarları ile beraber defalarca izlenilse de sıkıntı yoktur. Hatta bir evde farklı iki kanalın müptelaları varsa hemen eve yeni bir televizyon alınmalı ve kargaşa önlenmelidir. Ama iki kardeş aylarca küs kalsa veya ebeveyn ile evlatlar konuşmasa da sorun yoktur.

Çok ilginçtir ki konuşmuş olduğum çoğu anne ve baba çocuklardaki ahlaki bozulmanın sebebinin televizyon olduğunun bilincindedir. Hatta ilk ağızlarından çıkan televizyondur. Anlaşılması zor olan bu toplum burada da anlaşılmazdır. Madem sorun bellidir, madem teşhis yapılmıştır, hastalığın ölümcül olduğu kesindir, o halde tedavi de basittir. Ama yine de harekete geçilmez. Aslında sorunun kaynağının bilinmesine rağmen varolan ilgisizliğin sebebi de yine televizyondur. Çünkü bu kutu kendi müptelalarına hep şunu aşılar. Önemli olan çocuğun kaliteli bir eğitim kurumunda okuması, iyi maaş alması ve sonunda da güzel bir kızla evlenmesidir. Ahirete dayalı sorunlara gelince; bu kutunun ve bu kutu ile insanlara yön veren tağutların zaten böyle bir endişesi yoktur. Bu dünya iki günlüktür ve bu iki günde doya doya yaşanmalıdır. Şunu yapma, bu haram gibi bu yasaklarla dolu bir hayat çekilmez. Hem zaten Allah çok merhametlidir, bu kadar kafir varken bizi mi yakacak?.. Son zamanlarda ise Tağutun kullarına bu kutu aracılığıyla daha farklı bir oyun oynanmaya başlandı. Namaz kılmıyor olabilirsiniz, açık olabilirsiniz, İslam hayatınızda sadece kimliğinizin arka sayfasında olabilir. Ama bunlara rağmen kurtulabilirsiniz. Hatta kurtulmak ve rahmet bir yana direkt cennete de girebilirsiniz. Ne mi yapmanız gerekiyor? Sadece salih ve veli kulların kâinatta tasarruf hakkına sahip olduğuna inanacak ve hayatınızda bir kere de olsa bir yoksula yardım edeceksiniz hepsi bu kadar.

Evet, daha verebileceğimiz birçok örnek ve söz var. Ama maalesef yine de insanları anlamak zordur. Bu aletin çocuklarını hatta kendilerini dinden alıkoyduğunu bilen bu insanlar buna rağmen harekete geçmezler. Kendilerini ve ailelerini vahyin aydınlığından alıp, şirk, fısk ve zulmün karanlıklarına götüren bu Tağutu bilirler, kabul ederler de yine de inkâr etmezler.

 

HEVA, HEVES VE DÜNYA ŞEHVETLERİ:

Heva ve heves insanoğlunu Allah (cc)’nın dosdoğru yolundan alıkoyan en büyük tağut tur. Hatta bazen öyle bir seviyeye gelir ki ilahlaştırılır.

Hevâ ve hevesini ilah edinen ve Allah’ın ilim üzere saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâla ibret almayacak mısınız?” (Casiye 23)

Heva heves, dünya şehvetleri, hakkın kabul edilmesinde en büyük engeldir. Allah’tan gelen hakk, kabul edilirse bu dünya menfaatlerine aykırıdır. İnsanın sevdiği ve peşinde koştuğu dünya rahatlığı bozulacaktır. İşte heva ve heves burada devreye girer ve insanı ebedi mutluluktan alıkoyar.

İnsanoğlunu vahyin aydınlığından alıkoyan, küfür, şirk ve inkâr bataklığına sürükleyen heva ve hevesin tanımı nedir? Bunları anlamak nasıl mümkün olur diye soracak olursanız cevabı Kuran’da şöyle gelir;

“Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin heva heveslerine uyma.” (Casiye 18)

Allah (cc) Resulullah (sav)’e iki yol olduğunu beyan etmiştir. Yol ya Allah’tan olan şeriat ya da bilmeyenlerin heva hevesidir. Seyyid Kutup bu ayetin tefsirinde şu güzel yorumu yapmıştır:

“Böylece mesele net biçimde ortaya konuyor. Ya Allah’ın şeriatı ya da bilmeyenlerin arzuları... Üçüncü bir şık söz konusu değildir. Dengeli ve tutarlı şeriat ile değişken arzular arasında orta bir yol da yok. Bir insan Allah’ın şeriatını bir kenara bıraktığı zaman kesinlikle arzularına göre hükmedecektir. Çünkü Allah’ın şeriatının dışındaki tüm hayat sistemleri, bilmeyenlerin eğilim gösterdikleri arzuların, ihtirasların ürünüdür… Bu nitelikleri hakeden tek bir şeriat vardır. Onun dışındaki hayat düzenleri bilgisizlikten kaynaklanan arzulardır, ihtiraslardır. Dava adamı, sadece şeriata uymalı ve bütün arzuları, ihtirasları bir kenara bırakmalıdır. Kesinlikle en ufak bir meselede bile Allah’ın şeriatından sapıp arzulara, ihtiraslara uymamalıdır. Çünkü arzularına, ihtiraslarına uyacağı kimseler, şeriatın sahibi olan Allah’a karşı ona hiçbir yardımda bulunamayacak, onu savunamayacak kadar güçsüzdürler, zayıftırlar. Heva ve heveslerden kaynaklanan hayat sistemlerinin taraftarları birbirlerine yardım eden birleşik bir cephedirler. Onlar şeriatın sahibïne karşı birbirleri ile dayanışma içindedirler. Bunun için şeriatı benimseyen birisi, bazılarının yardımını umarak onlara eğilim göstermemeli, onları birbirlerine bağlayan heva ve heveslerine sempati ile yaklaşmamalıdır. Üstelik onlar dava adamına eziyet edemeyecek, ona zarar veremeyecek kadar zayıftırlar, güçsüzdürler. Çünkü muttakilerin dostu Allah’tır. Şimdi Allah’ın dostluğu ile heva ve heveslerine göre hareket edenlerin dostluğu bir midir? Birbirlerinin dostu olan zayıf, cahil ve basit kimseler nerde, müttakilerin dostu Allah’ı dost edinen şeriat izleyicisi nerde? (Kısaltılarak akatarılmıştır…)

Hangi alanda olursa olsun insan tek doğru olan Allah’ın şeriatının karşısında başka bir yol benimsiyor veya metod izliyorsa, bu, Allah cc’nın isimlendirmesiyle; bilmeyenlerin heva ve hevesidir.

Tağutun bu özelliği ile ilgili, daha sayabileceğimiz birçok örnek vardır. Saydıklarımızla sınırlı olmadığı kesindir. Bizim burada yapmak istediğimiz, bazı örnekler vererek okuyucunun önünü açmaktır. Allah’ın nurundan alıkoyan, şirk ve küfrün karanlığına giren her şey tağuttur ve inkâr edilmesi imanın ilk şartıdır.

 

FAİDE:

Bu kısımda Tağutun özelliğinden bahsettik ve bazı açıklamalarda bulunduk. Bir de Kur’an’da Allah (cc) Tağutu inkâr etmeyip ona iman edenlerin bir özelliğinden bahseder. Tağuta iman edenlerin bu vasfı, asrımızda birçok insanı Allah (cc)’ın yolundan saptırdığından, faydalı olur düşüncesiyle değinelim dedik.

“Kendilerine Kitap’tan nasip verilenleri görmedin mi? Tağuta ve cibte iman ediyorlar, sonra da kâfirler için: “Bunlar, Allah’a iman edenlerden daha doğru yoldadır” diyorlar!” (Nisa 51)

Allah (cc) bir grup insanın Tağut’a iman ettiğini ve bu insanların kâfirlerin üzerinde bulunduğu yolu, müminlerin yoluna tercih ettiklerini beyan ediyor. Bu ayeti her okuduğumda, Amerika tağutuna iman etmiş olan ve aslen kendisi tağut olan bir efendi gelir aklıma. Onun ağladığı çocuklar İsrailli çocuklardır. Filistinli çocukların ise galiba ağlanılacak bir tarafları olmadığından, bu adam onlar için pek ağlamaz. O, genelde Amerika, İsrail ve Ecevit gibi adamları sever. Çünkü onlar demokrasi için mücadele eden kahraman insanlardır. Ama onlara karşı savaşanlar onun en nefret ettiği adamlardır. Çünkü savaşanlar teröristtir. Toplumun dışladığı insanlar olduğundan şiddete başvururlar.

Yine bu ayete asrımızın koltuk sevdalıları da dâhildir. Allah Kur’an’da yol olarak müminlere davet, hazırlık ve cihadı emretmiştir.

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Ali İmran 104)

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (Ali İmran 109)

Müslümanlar insanları tevhide davet ederken aynı zamanda son aşama olan cihad için hazırlık yapacaklardır.

“Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal 60) [29]

Bu aşamada tamamlandıktan sonra, müminler Rablerinin emri gereği müşriklerle savaşacaklardır.

“Fitne (şirk) ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.” (Enfal 39)

“Müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.” (Tevbe 36)

Allah (cc)’ın müminlere çizmiş olduğu yol budur. Ve Resulullah (sav) bunu pratik hayatı ile ortaya koymuştur. Önce insanları tevhide davet etmiş, şirkin batıl olduğunu beyan etmiştir. Daha sonra kuvvet ve imkânlara kavuşunca da Allah (cc)’ın emri gereği şirk ortadan kalkıp, din, yani otorite yalnız Allah’ın oluncaya kadar malı ve canıyla savaşmıştır. İşte bu yüce Allah’ın müminlere belirlemiş olduğu yoldur. Asrımızın sinekkaydı tıraşlı, takım elbiseli, koltuk kulları, tağuta olan imanları gereği Allah’ın müminlere seçmiş olduğu yolu beğenmemiş ve aslı yunan olan demokrasi ve Fransız olan laiklik yolunu benimsemişlerdir. Ve bu yolu da Allah’a olan imanları ve Tağutu reddetmelerinin gereği olarak kabul etmeyen Müslümanlara da patates dini mensubu demişlerdir.

Allah’ın Kur’an’da müminlere çizdiği ve Resulullah (sav)’ın pratiğe döktüğü yol bellidir. Tağutu inkâr edip Allah’a iman eden her Müslüman için bu yol tek yoldur. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’tan olması hasebiyle en güzel olan yol da budur. Fakat heva heves ve rahatlık Tağutuna iman etmiş olanlar, kaynağı küfür ve şirk olan yolları bu yola tercih etmişlerdir. Ve bunu da İslam’a mal etmişlerdir. Ama Allah (cc)’a iftira ettiklerinden ve bu iftiranın getirisinden habersiz olduklarından muvahhid Müslümanlara sataşırlar. Bu Rabbani menheci bırakıp, kötüleyip, aslı resmileşme ve sistem potasında eriyip kaybolma olan siyasi parti, vakıf vb yolları tercih ederler. Tabi genelde bu metodu seçen insanların ulaştıkları sonuç dünyada aynıdır. Aslı Allah cc En belirgin vasfı olan, kanun yapma yetkisine şirk koşulan modern darunnedvelere-parlementolar-girmedir.

“Allah’a iftira eden ya da O’nun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir.” (Araf 37)

“Allah’a karşı yalan iftira atandan veya onun ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır! Bilesiniz ki suçlular asla kurtulamazlar.” (Yunus 17)

“Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim olabilir? Onlar (kıyamet gününde) Rablerine arz edilecekler, şahitler de: İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir, diyecekler. Bilin ki, Allah’ın lâneti zalimlerin üzerinedir! Onlar, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Ahiret’i inkâr edenler de onlardır. Onlar yeryüzünde (Allah’ı) aciz bırakacak değillerdir; onların Allah’tan başka (yardım isteyecekleri) dostları da yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Çünkü onlar (gerçekleri) ne görebiliyorlar ne de kulak veriyorlardı.” (Hud 18-20)

 

C-) Tağutun İkinci Özelliği ve Açıklanması:

 

أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيداً

            Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’u inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa 60)

Bu ayetten anlaşılan Tağutun ikinci özelliği şudur; Allah (cc)’ın ve kanunlarının dışındaki tüm kanunlar ve bu kanunları yapanlar Tağuttur. Zaten ayetin iniş sebebi ile ilgili rivayetlerde bunu gösterir.

İ.Kesir ayetin tefsirinde şu açıklamaları yapar;

“Bu ayet Resule inenlere ve ondan öncekilere inenlere iman ettiğini iddia edip de, çekişmelerinde Allah’ın kitabı ve resulünün sünneti dışında bir merciye başvurmak isteyenlere Allah (cc) tarafından bir inkârdır. Ayetin iniş sebebinde Yahudi ve En-sardan birinin anlaşmazlığa düştüğü, Yahudinin benimle senin aranda hakem olarak Muhammed (sav) olsun dediği, Ensarının ise benim ile senin aranda hakem olarak Ka’b bin Eşref olsun dediği rivayet edilir. Yine denildi ki bu ayet münafıklardan bir grup hakkında indi. Onlar Müslüman gibi görünüp cahiliyye hâkimlerine başvurmak istediler. Ayetin iniş sebebi olarak bunun dışında bazı rivayetler de zikredilir. Oysa ayet bundan daha geneldir. Bu ayet, kitap ve sünneti bırakıp da bunların dışındaki batıl şeylere başvurmak isteyenleri yerer. Ayette tağuttan kasıt da budur.” (Tağuttan kasıt budur dediği kitap ve sünnetin dışında ki her türlü kanundur.)

Bu ayette İ. Kesirin de belirttiği gibi farklı nüzul sebepleri zikredilmiştir. Fakat hepsinde ortak nokta şudur; Resulullah (sav)’in hükmüne rıza göstermeyip onun dışında başka hüküm arayanlar söz konusudur.

Biz de bu ayete dayanarak diyoruz ki; Allah’ın kanunlarının dışında kalan tüm kanunlar ve bu kanunları yapanlar Tağutturlar. Kişi bunları inkâr edip, bunlardan uzak durmadığı müddetçe kelime-i tevhid dairesine girmiş olamaz. Yine bu ayette ilginç bir nokta vardır ve ayet asrımızda şeytanların getirmiş olup da birçok insanın kandığı bir şüpheye cevap verir. Genelde biz bu kanunların küfür olduğunu, bunlara başvuranların ve bunları millet meclislerine girerek yürürlüğe sokan veya kendileri bizzat bu kanunları yapan insanların tağut olduğunu söyleyince bize şöyle denir; “Evet bu doğrudur, fakat bugün bu işi yapan partiler bunu kasten yapmıyorlar, amaçları tağuta muhakeme olmak değil veya tağutlaşmak değil, bazı maslahatlardır.” Biz de bu ayete dayanarak diyoruz ki; Allah bu ayette bu fiili yapan adamın ne amaçla yaptığına bakmadan onu tekfir etmiştir. Ve onun imanının zandan ibaret olduğunu beyan etmiştir. Hatta ayette özellikle o adamın iman ettiğini zannettiğinin vurgulanması gösterirki; bu adam tağuta başvurmakla beraber hala iman ettiğini zannediyordu. Yani bu fiilinin onun imanını boşa çıkaracağının farkında değildi. Ama Allah (cc) onun imanını yalanladı ve zandan ibaret olduğuna hükmetti.

Biz konunun başında insanın Tağutu inkâr etmeden Müslüman olamayacağını beyan etmiştik. Bu ayet de bunun açık delilidir. Allah (cc) bu ayette Tağutu inkârla emrolunan birinin inkâr etmek bir yana ona başvurmasından dolayı onun imanını hiçe saymıştır.

Tağutun bu özelliğini kendinde bulunduranlar şunlardır;

 

 

YÖNETİCİLER VE MECLİS ÜYELERİ:

Bugün varolan yöneticiler Allah’ın kanunlarına muhalif kanun yaptıklarından ve varolan küfür anayasasıyla insanlara hükmettiklerinden dolayı ayetin nassıyla Tağutturlar. Ve bu yöneticileri inkâr edip onlardan ve onların kanunlarından uzak durmayanlar Tağutu inkâr etmemişlerdir. Bunlar namaz da kılsalar, oruç da tutsalar, iman ettiklerini zannetseler de, Allah’ın yanında bu imanları zandan ibaret kalan, hakikatten bir şey yansıtmayan, sahibinin kendini avuttuğu bir imandır. Çünkü kanun yapma ve yönetme yetkisi Allah (cc)’a aittir. O, İlahlığı ve Rabliği gereği insanlara hükmeder, kanunlar yapar. Bu Kur’anı Kerim’de o kadar açıktır ki bunu anlamayanlar bir islam âliminin belirttiği gibi, Allah’ın kendilerini vahyin nuruna karşı kör ettiği insanlardır.

“Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği konularda onlara kanunlar yapan ortakları mı vardır?” (Şura 21)

“O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” (Kehf 26)

“Hüküm sadece Allah’a aittir. O, size, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”(Yusuf 40)

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i (İsa’yı) rabler edindiler.” (Tevbe 31)

Bu ayetin tefsirinde daha önce geçtiği gibi Resulullah (sav) şöyle buyurmuşlardı; “Onlar, yani din adamları, Allah’ın helallerini haram, haramlarını helal kıldılar yani kanunlarını değiştirdiler, siz de buna uydunuz. İşte bu sizin onlara ibadetinizdir.” Evet, Allah (cc)’ın kanunlarını değiştiren insanları inkâr etmeyip, onlara uyan insanlar veya onlara oy vererek bu fiillerini meşrulaştıranlar, bu kanun yapanları Allah’ın dışında Rabler edinmişlerdir. Eğer derseniz ama bunlar namaz kılıp, oruç tutan kelime-i tevhidi nutkeden insanlardır diye biz de deriz ki; konu başındaki ayette geçtiği gibi “Nisa 60” bunlar iman etmiş insanlar değil, iman ettiklerini zanneden insanlardır. Allah (cc) bunlara böyle hüküm koymuştur. Allah (cc)’ın konu hakkında hükmü budur. Bu insanların iman etmediğini beyan etmiştir. Allah’ın hükmüne razı olmayan veya aşırı bulanlar(!) cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar?

“Yoksa onlar cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Maide 50)

 

KÜFÜR VE ŞİRK MAHKEMELERİ:

Bugün insanların çekişmelerinde başvurdukları, hükmüne razı oldukları mahkemeler Allah (cc)’ın kanunlarının dışında, hatta tam zıt kanunlarla hüküm verirler. Allah (cc)’ın kanunlarına başvurmak varken sorunlarını bu mahkemelerde çözmeye çalışan insanlar; inkâr etmekle emrolundukları Tağutu inkâr etmeyen ve imanları zandan ibaret olan insanlardır. Bazıları da bugün şeriatla insanların arasında hükmedecek mahkemelerin bulunmaması sebebiyle bu mahkemelere gidilebileceğini zannederler. Oysa hakikat böyle değildir. Kalbinde iman olan, tağuta ve onun kanunlarına kin duyan bir Müslüman sorunlarını çok farklı şekilde de çözebilir. Örneğin iki Müslüman anlaşmazlığa düşerlerse bir âlimin yanına giderek çözümü şeriattan alabilirler.

Bu mahkemelere başvuran ve tevhid ehli olduğunu iddia edenlerin çoğu dünya malının gitmesini bahane ederler. Kaybedilecek olan malın ise ikrah sınırları dâhilinde olduğunu, Müslümanların ikrah altında olduğunu, bu sebepten dolayı da bu mahkemelere başvurulabileceğini iddia ederler. Ne tuhaftır ki ikrah ayetinin kendisi bu iddiayı çürütür.

“Kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr ederse -kalbi iman ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan başka- ve kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah’ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır.” (Nahl 106)

İkrah halinde küfür amelinin işlenebileceğinin delili işte bu ayettir. Fakat dünya malının ikrahın sınırları içerisinde olduğu iddiasını, hemen bir sonraki ayet yalanlar.

“Bu (azap), onların dünya hayatını ahirete tercih etmelerinden ötürüdür.” (Nahl 107)

Dikkat edilirse ikrah ayetinde kendilerine azap edilecek olanların, hemen bir ayet sonra azap sebepleri böyle açıklanır. Onlar dünya hayatını ahirete tercih etmişlerdir. Buna rağmen dünya malının elden gitmesini ikrah sayan zihniyete şöyle deriz.

Yoksa siz Kitap’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” (Bakara 85)

 

ÖRF, ADET, GELENEK VE BABALAR DİNİ:

Bugün Müslüman geçinen birçok beldede, Allah’ın kitabı ve Resulullah (sav)’in sünnetine aykırı olan birçok adet ve gelenek insanların hayatına hükmeder. Onların birçoğu bir iş yapacakları zaman “İslam buna nasıl bakar veya Allah bu amelimden razı mıdır” diye düşünmez. Onlar için önemli olan, örf ve adetlerinin bu konuda ne dediğidir. Bunun en bariz örneği; Müslümanlığı kimlikteki yazı ve isimden ibaret olan birçok insana bu haramdır dediğinizde aldırmaması hatta bunun üzerinden espriler dahi yapabilmesi, fakat şu ayıptır dediğiniz zaman işin değişip, kişinin utunması sıkılması ve ne yapacağını bilmez şekilde özürler beyan etmesidir. Ve bu insanların çoğu aralarında çıkan çekişmelerde Allah ve Resulü bu konuda ne diyor deme gereği duymadan, toplumun büyüklerine gidip örf ve adetlerimiz bu konuda ne diyor diye sorarlar. İşte bu insanlar Allah (cc)’ın anayasası olan Kur’an’ı ve onun açıklaması olan Sünneti terk edip de, hayatlarını ilgilendiren meselelerde örf ve adetlerine başvurduklarından, bunlar tağuta muhakeme olmak isteyen ve dolayısıyla zanni imana sahip olan insanlardır. Bunlara “İslam bu konuda böyle hüküm verir.”dendiğinde hemen “ama biz babalarımızdan böyle duymadık, siz doğrusunuz da babalarımız yanlış mı” diye itiraz ederler.

“Onlar bir kötülük yaptıkları zaman: “Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti” derler. De ki: “Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” ” (Araf 28)

“Onlara (müşriklere): “Allah’ın indirdiğine uyun,” denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?” (Bakara 170)

 

AKIL:

Yerinde kullanıldığında nimet olan akıl, haddini aşıp, farklı yerlerde kullanılmaya çalışıldı mı tağutlaşmış olur. Aslında insanoğlu diğer varlıklar içerisinde aklı ile üstün kılınmıştır. Çünkü onun dışında kalan varlıklar Allah (cc)’a teslim olmuşlardır. Fakat o Allah’ın ona verdiği akıl ile teslimiyeti seçtiğinden aklın yeri başkadır. Yine Allah (cc) kitabında insanları düşünmeye davet eder, sürekli onların aklına hitap eder. “Akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?” vb. seslenişler hep akla yöneliktir. Allah aklın düşünmesini istemiş, onu teşvik etmiştir. Yalnız insana aklı kullanma ölçüsü de vermiştir. O, Allah’tan olduğu sabit olan meselerde aklı kullanmayacak, teslim olacaktır. Hatta sabitliği kesin olan bir meselede bir an düşünme ve şüpheye kapılma bile imanını zedeleyecektir. Ama maalesef bugün aklı ilahlaştırıp onu gereğinden fazla şımartanlar onu tağutlaştırmış-lardır. Kendilerine İslamın bir hükmü beyan edildiği zaman onlar Kur’an ve Sünnetten olduğuna bakmadan direkt akıl ölçüsüne vurur, uyarsa alır, uymazsa reddederler. Son zamanlarda özellikle bu tür insanlar bayağı çoğaldılar. Kur’an ve Sünnetten yüzlerce ayet ve hadis adama okunduğu halde, “valla hocam pek kafama yatmadı” veya nereden olduğuna bakmadan delillerin “çok mantıksız” olduğu gibi sözler aklın tağutlaştırılmasıdır. Çünkü bu konumda olan insanların çekişmeli meseleler de ölçüsü vahiy değil aklıdır. O, her sıkıntısında ona başvurur. Tabi bu aciz varlık şunun farkında değildir. Aslında kendine tağut yapıp, ilahlaştırdığı bu aklın olgunlaştığı yer yine tağutların tezgâhıdır. O, hayatının en verimli ve olgunlaşma dönemlerini Tağutun eğitim kurumlarında ve televizyon karşısında geçirmiştir. Yani ağacın eğilme ve şekil alma dönemi bu tağutların elinde şekillenmiş, onların verdiği suyla büyümüştür.  Evet, o Allah’ın dininin düşmanı olan tağutların tezgâhında yetişen aklıyla Allah (cc)’ın dinine hizmet edecek ve din noktasında iyi ile kötüyü bu sakat aklıyla tespit edecektir.

Vahyin karşısında aklı ilk kullanan şeytandı. Allah (cc)’ın Adem’e secde et emrine aklı kullanarak karşı çıkan şeytan, Allah’ın lanetine uğramış, en yücelerdeyken en aşağılara inmiştir.

“Allah buyurdu: “Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblis): “Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın,dedi.” (Araf 12)

Şeytan ilahi emre karşı kendince mantık yürütmüş ve daha üstün olduğu gerekçesiyle secdeden imtina’ etmiştir. Şimdi Kur’anı Kerim’den bu akıl yürütmenin nelere mal olduğunu görelim.

“Allah: “Öyle ise, İn oradan! Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! Çünkü sen aşağılıklardansın!” buyurdu.” (Araf 13)

“Allah buyurdu: “Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!” ” (Araf 18)

“Allah şöyle buyurdu: “Öyle ise oradan çık! Artık kovuldun. Muhakkak ki kıyamet gününe kadar lânet senin üzerine olacaktır.” ” (Hicr 34-35)

Vahye karşı Rabbani menhece uymayıp, şeytanın menhecine uyanlara şüphesiz şeytanın başına gelen gelecektir.

“Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım!’’ (Araf 18)

 

D-) Tağutun Üçüncü Özelliği ve Açıklanması:

 

الَّذِينَ آمَنُواْ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ كَفَرُواْ  يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ الطَّاغُوتِ فَقَاتِلُواْ أَوْلِيَاء الشَّيْطَانِ إِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفاً

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tâğut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa 76)

Bu ayeti kerimede Allah (cc) iki yoldan ve bu yollarda savaşan iki gruptan bahseder. Birinci ordu Allah’a iman etmiş ve onun yolunda savaşan müminler, ikinci orduysa Tağutun yolunda savaşan kâfirler. Allah’ın yanında iki ordu vardır, üçüncüsü yoktur. Ya Allah’ın ordusu veya Tağutun ordusudur. İşte Tağut-un bir özelliği de budur. Allah’ın ordularının karşısında kurulan her ordu tağutidir ve askerleri kâfirdir. Bu Allah’ın kendisinde değişiklik bulunmayan sünnetlerindendir. Bir tarafta Allah’ın kullarının oluşturduğu ordular ve onların karşısında genelde refah ve lüksün kullarının oluşturduğu tağuti ordular.

Evet, Müslüman olmak isteyen bir insan bu orduları inkâr etmek zorundadır. İnkâr etmelidir ki imanın ilk şartı olan “Tağutu inkâr”ı yerine getirebilmiş olsun. Ve bu inkârın ilk şartı da bu orduları tekfir edip ondan uzak durmaktır.

Maalesef bazı belamlar bu ordularda bulunmaya cevaz vermiş ve insanları teşvik etmişlerdir. Kendilerine; “Ama hocam ayetin nasıyla bu ordular tağuti ordulardır ve bunların inkâr edilmesi şart değil midir?” diye sorulunca, verecekleri cevapları da yoktur. Cevapları yok derken Kur’an ve Sünnetten bir cevapları yoktur. Yoksa ilahlaştırmış oldukları akıl onlara cevap bulmakta gecikmez. Ve acı, ihanet, Allah’ın dinine iftira mahiyetindeki cevaplar gelir; “Peki gitmeyip ne yapacaksın?” veya “Asrın fıkhını anlamak lazım” vb. cevaplar... Aslında nefse de hoş gelen bu cevaplar, hemen kabul edilir ve fetva olarak yayılır gençler arasında. Hatta birinde piyasada tanınmış ve kendisinden din sorulan biriyle bu meseleyi konuşuyordum. Dönüp bana dedi ki; “Hadi diyelim insanları göndermedik peki nasıl umreye, hacca gidecek bu insanlar?” Evet, asrın fıkhını anlamış bu hocamızın aslında bu fetvası kaydedilip gelecek kuşak fıkıh talebelerine okutulmalıdır! Çünkü 1450 yıllık İslam tarihinde hacca gidebilmek için küfür ameli işlenebilir diye bir fetva asla bulamazlar. Tavsiyemiz bu fetva öğrencilere; “Tarihte eşi benzeri görülmemiş saçma fetvalar” başlığı altında okutulmalıdır.

Bir önceki bölümde, Tağutu inkâr etmeyen insanların imanını, Allah (cc)’ın hiçe saydığını ve zan olarak nitelendirdiğini anlatmıştık. Bu bölümde ise Allah (cc)’ın yardımıyla Kuran ve Sünnetin bu olaya bakış açısını anlatmaya çalışacağız. Tarihin tescilli Tağutu Firavun’un ordusunu ele alıp daha sonra bizim şeriatımızdan örnekler vereceğiz.

Firavun tescilli Tağuttur;

اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى

                “Firavun’a git. Çünkü o iyice azdı. (Tağutlaştı)” (Taha 24)

                O aynı bizim zamanımızın tağutları gibi insanları mustazaf kılmış, istediğini öldürmüş, ezilmiş halktan oluşan ve onun için savaşan ordular kurmuştur; 

إِنَّ فِرْعَوْنَ عَلَا فِي الْأَرْضِ وَجَعَلَ أَهْلَهَا شِيَعاً يَسْتَضْعِفُ طَائِفَةً مِّنْهُمْ يُذَبِّحُ أَبْنَاءهُمْ وَيَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ إِنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ

“Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.” (Kasas 4)

Allah (cc) onu ve askerlerini zikrederken ayrım yapmamış, onun ordusunda bulunanlarla onu aynı kefeye koyarak değerlendirmiştir.

وَنُرِي فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا مِنْهُم مَّا كَانُوا يَحْذَرُونَ

            Firavun ile Hâmân’a ve ordularına, onlardan (İsrail oğullarından gelecek diye) korktukları şeyi göstermek (istiyorduk).(Kasas 6)

وَاسْتَكْبَرَ هُوَ وَجُنُودُهُ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ إِلَيْنَا لَا يُرْجَعُونَ

            O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar.” (Kasas 39)

إِنَّ فِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَجُنُودَهُمَا كَانُوا خَاطِئِينَ

            “Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri yanlış yolda idiler.” (Kasas

            Verdiğimiz üç ayette dikkat edilirse Allah (cc), Firavun ile parçalara bölerek zulüm ettiği ve kendisine zorbalıkla asker yaptıklarını hiç ayırmamış, aynı kefeye koymuştur.

            O ve askerleri azapta da ayrılmamışlardır. Dünyada hep beraber helak olmuşlardır.

فَأَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الظَّالِمِينَ

            “Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bak işte, zalimlerin sonu nice oldu.” (Kasas 40)

            O ve askerleri ayrım yapılmaksızın dünya ve ahirette azaba düçar olmuş, lanetlenmişlerdir;

وَجَعَلْنَاهُمْ أَئِمَّةً يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا يُنصَرُونَ وَأَتْبَعْنَاهُمْ فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَةً

وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ هُم مِّنَ الْمَقْبُوحِينَ

“Onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır.” (Kasas 41-42)

Evet, yukarıda geçen ayetlerde görüldüğü gibi, Allah (cc) Firavunun zorba, insanlara zorla iş yaptıran, ezen olmasına rağmen bu vasıfları hiçe saymış onu ve askerlerini tek kalemde yeryüzünden silmiştir. Hatta azabın ve helakın her aşamasında askerler de onunla beraberdir. Konu başında Allah’ın yolunun dışında bulunan ordulara Allah’ın tağuti ordular dediğini ve bunu inkar etmeyen insanların İslama girişin şartı olan Tağutu inkar ilkesinde problem yaşadıklarını belirtmiştik. Ve bu ordularda bulunan insanların asla Tağutu inkâr edemeyeceklerini de söylemiştik. Burada ise Resulullah (sav) döneminde yaşanmış bazı örnekler vereceğiz.

إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلآئِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُواْ فِيمَ كُنتُمْ قَالُواْ كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الأَرْضِ

َالْوَاْ أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُواْ فِيهَا فَأُوْلَـئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءتْ مَصِيراً

            Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: “Ne işte idiniz!” dediler. Bunlar: “Biz yeryüzünde çaresizdik” diye cevap verdiler. Melekler de: “Allah’ın yeryüzü geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.” (Nisa 97)

Buhari Sahihinde tefsir kitabında bu ayetin tefsirinde İ.Abbas’tan şunları aktarır; Müslümanlardan bir grup müşriklerle beraberdiler, onların sayısını çoğaltıyorlardı. Ok bunlara isabet eder veya kafaları vurulur öldürülürlerdi. Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi.

İbni ebi Hatim, İ.Abbas’tan şunları aktarır; bunlar Mekke de Müslüman olmuş ve İslamlarını gizleyen bir gruptu. Müşrikler bedir savaşında bunları beraberlerinde savaşa çıkardılar. Bazısı öldü. Müslümanlar dediler ki bunlar bizim arkadaşlarımızdı zorla savaşa çıkarıldılar ve öldüler. Onlar için Allah’tan af dilediler. Bunun üzerine bu ayetler indi.[30]

Ayetin nüzul sebebinde başka meselelerde zikredilmiştir. Fakat genel olan rivayetlerde Mekke’den hicret etmemiş insanlar bedirde müşrikler tarafından zorla savaşa çıkarılmışlardır. Ve kıyamet gününde bunun hesabı kendilerinden sorulunca biz “zayıf olan” insanlardık demişlerdir. Fakat Allah bu özürlerini hiçe saymış ve onların cehennem ehli olduklarını söylemiştir. Burada dikkat edilmesi gereken; bu insanlar fırsat buldukları halde hicret etmemiş ve Mekke’ de kalmışlardır. Daha sonrada müşrikler onları zorla ordularına katmışlardır. Fakat imkân dâhillindeyken hicret etmediklerinden, kendi elleriyle kazandıkları bu sonun cezasını çekmiş ve özürleri geçerli sayılmamıştır. Bir ayet sonra ise Allah, imkân bulamayan çocuk, kadın ve acizleri istisna saymıştır (Nisa98). Bu da gösterirki asıl suçlular imkân olduğu halde hicret etmeyenlerdir.

İmam Buhari sahihinde Kitabul Meğazi’de Bedir kıssasıyla ilgili olaylar arasında şu rivayeti kaydeder;

“Ensardan bazıları Resulullah (sav)’e dediler ki; “Ya Resulullah (sav) izin ver kardeşimizin çocuğu olan Abbas’tan fidye almayalım. Resululullah şöyle buyurdu; “Vallahi bir dirhem dahi bırakmayacaksınız.”

Oysa Abbas zorla savaşa çıkarılmıştı ve İ.İshak’ın kaydettiği bir rivayette; Resulullah (sav) Abbas’tan fidye isteyince Abbas Bedir günü şöyle demişti; “Ya Resulullah (sav) ben müs-lümandım fakat Mekkeliler beni zorla savaşa çıkardılar. Resul-ullah (sav) der; “Söylediğinin doğruluğunu Allah bilir. Eğer doğru söylersen Allah karşılığını verecektir. Fakat sen zahiren bize karşı savaşıyordun.

Dikkat edilirse Resulullah (sav) ona müşrik muamelesi yapmış, herkesten fidye aldığı gibi ondan da fidye almıştır. İslam âlimlerinin yanında icmayla; hüküm insanın zahiri haline göre verilir.

Son olarak; Allah (cc)’ın yanında onun ordusunun dışındaki ordular tağuti ordular olduğu gibi, bu orduların sahibi sayılan asrımızın Firavun yöneticileri de Tağuttur.

 

 

 

           E-) Tağutun Dördüncü Özelliği Ve Açıklanması:

 

وَالَّذِينَ اجْتَنَبُوا الطَّاغُوتَ أَن يَعْبُدُوهَا وَأَنَابُوا إِلَى اللَّهِ لَهُمُ الْبُشْرَى فَبَشِّرْ عِبَادِ

         Tâğut’a ibadet etmekten kaçınıp, Allah’a yönelen-lere müjde vardır.” (Zümer 17)

Bu ayetten anlaşılan tağut kendisine Allah’ın dışında ibadet edilen her şeydir. Ve geçen sayfalarda İmam Teberinin Tağutu bu şekilde açıkladığından bahsetmiştik. Aynı zamanda ibadetin Kur’an’da kullanılışına da birkaç örnek vermiştik. Bu anlamda bugünün tağutları; Allah’ın dışında kendilerine kanun koyma yetkisi verilen müessesler, Allah’ın helal ve haramlarında oynama yapmalarına izin verilen yöneticiler ve partiler, fayda ve zararın kendilerinden beklenildiği taş parçaları, sıkıntı anında dua edilen ve kendilerinden medet umulan ölüler, Kur’an ve Sünnette ibadet olduğu belirtilen adak, kurban vs. amellerin kendilerine yapıldığı varlıklar, ister canlı ister cansız ister taş ister gök cismi olsun Allah (cc)’ın vasıflarının verildiği varlıklardır. [31]

Tağutu Kur’anı Kerim’den Allah’ın bize idrak ettirdiği kadarıyla açıkladıktan sonra Tağutu inkâr meselesiyle ilgili şu noktanın açıklanmasının faydalı olacağını düşünüyorum.

 

TAĞUTU İNKÂR NASIL OLMALIDIR:

Bize Tağutu inkâr etmemizi emreden Allah (cc) şüphesiz nasıl inkâr etmemiz gerektiğine dair de yol göstermiştir. Kur’an’da bir peygamber vardır. Son peygamber olmasına rağmen, Resulullah (sav)’e dahi ona uymak emredilmiştir.

“O hanif olan ibrahimin dinine uy!”

Kuran’da bu emir defalarca tekrarlanmıştır. Hatta kitabımız İbrahim’in dininden, metodundan yüz çevirenlere şöyle yaklaşır:

“İbrahim’in dininden kendini bilmezlerden başka kim yüz çevirir.” (Bakara 130)

Sefihten kendini bilmezden başkası onun metodundan yüz çevirmez. O, tek başına bir ümmettir diyor kitabımız. O, olgunluğun Allah tarafından kendisine verildiği peygamberdir. Onun metoduna uymak olgunluğun ta kendisidir.

“Andolsun biz İbrahim’e daha önce rüştünü (olgunluğu) vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.” (Enbiya 51) [32]

Kuranı Kerim’de bu peygamberin, zamanının tağutlarına karşı nasıl mücadele verdiğini inceleyelim.

 

FİİLİ MÜCADELESİ:

“Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.” (Enbiya 58)

İbrahim (as) fırsat bulduğu anda putları kırmış, zamanının tağutlarını bu şekilde el ile izale etmiştir. Asıl olan budur. Tağut imkân olursa elle yani savaşılarak izale edilmelidir. Resul-ullah (sav) şöyle buyurur: “Sizden biri bir münker görürse bunu eliyle değiştirsin, gücü yetmezse diliyle değiştirsin buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu da imanın en zayıf halidir.”

Resulullah (sav) böylece asıl olanın münkerin elle izale edilmesi olduğunu açıklar. Eğer güç yetirilemezse dil ve kalp devreye girmelidir. Yani tağutları inkârda asıl olan onlarla cihad ve yeryüzünde fitne, şirk kalmayıp, din, otorite Allah (cc)’a verilinceye kadar onlarla savaşmaktır. Resulullah (S.A.V.) Mekke toplumunda cihada kalkmamasının sebebi imkânsızlıktır. Ama o zayıflık merhalesinin En koyu olduğu dönemde dahi müşriklere şöyle sesleniyordu;

“Beni işitiyor musunuz ey kureyşliler ben sizi kesmekle gönderildim.” [33]

Yine başka hadiste: “Kıyametten önce sadece Allah’a ibadet edilip şirk koşulmasın diye kılıçla gönderildim.” buyurur.

Tağut yeryüzünde sadece Allah’a yapılması gereken ibadetlerin kendine yapıldığı varlıklardır. Bunların silinmesi ve insanların sadece Allah’a kulluk yapmaları için Resulullah (sav) kılıçla gönderilmiştir. Onun yoluna tabi olmakla yükümlü olan ümmeti de Tağutlarla mücadelelerinde onları elle, kılıçla yeryüzünden silmekle yükümlüdür. Eğer buna imkânları olmazsa bunu kendilerine gündem yapmalı ve ilerledikleri yolda amaçları bu olmalıdır.

 

SÖZLÜ MÜCADELESİ:

“İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptıklarınızdan uzağız. Sizi inkâr ediyoruz (tekfir). Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.”(Müntehine 4)

Allah (cc) önce İbrahim ve O’nunla beraber olanlarda sizin için güzel örnekler vardır diyerek önce dikkatleri çekmiştir, sonra da onların kavimlerine yaptıkları sözlü mücadeleyi bize anlatmıştır. Tevhid ehlinin tağut ve ona inanan insanlara karşı takınmaları gereken tavrı bu ayetten yola çıkarak maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:

 

Tağut ve tağuta ibadet edenlerden teberri etme;

Bu kısım Tağut, Tağutun kurumları ve Tağutun yanında onun safında yer alan insanlardan uzak durmanın gerektiğine delildir. Dikkat edilirse Tağuttan önce onun yanında bulunan insanlardan uzak durmaya dikkat çekmiştir İbrahim (a.s.). Çünkü insanlar genelde kendi toplumunun insanlarından uzaklaşma noktasında sorun yaşarlar. Akrabalık, komşuluk vb. bağların bulunduğu insanlardan beri olma zor olduğundan İbrahim (a.s.) ilk bununla başlamıştır. Kuran-ı Kerim’de bu noktaya şöyle dikkat çeker;

“Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” (Tevbe 23)

 

Daha sonra tağuttan uzak durma;

Bu nokta gerçekten üzerinde durulması gereken bir noktadır. Tevhidle tanışık olan bazı insanlar Müslümanın tağuta karşı mesuliyetinin sadece onu tekfir etmek olduğunu zannederler. Oysa bu ayette İbrahim (a.s.) ondan uzak durmayı vurgulamıştır. Tağutu sadece tekfir etmek kişinin kopmayan sağlam kulp olan kelime-i tevhide yapışması için yeterli değildir. Onu tekfir etmekle beraber ondan ve onun kurumlarından uzak durulmalıdır. Kur’an, Müslümanlara tağuta karşı iki sorumluluk ve görev yükler: Onu tekfir etmeleri ve ondan uzak durmaları.

“Andolsun ki biz her ümmete “Allah’a ibadet edin ve Tâğut’tan uzak durun” diye (emretmeleri için)  bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!”(Nahl 36)

Ayet; dinin aslı, olmazsa olmazı olan “Tağutu inkâr etmeyi” peygamberlerin kavimlerine nasıl sunduklarını anlatıyor. Resuller kavimlerine tağuttan uzak durmayı emretmişlerdir. Bu da ancak tağuttan ve onu ayakta tutan eğitim, diyanet, savunma vb. kurumlardan uzak durmakla gerçekleşebilir. Yoksa Müslümanın yapması gereken sadece Tağutu tekfir etmek değildir.

 

Tekfir etme;

Tağutu ve ona ibadet, itaat, iman eden kullarının tekfir edilmesi. Ve bunun açıktan yüzlerine yapılarak söylenmesi. Bazı maslahat tellalları ve merhamet abidelerinin tekfir meselesi gündeme gelince olaya heva ve heves açısından yaklaşarak kınamaları, muvahhid Müslümanlara etki etmemelidir. Çünkü bu; Allah’ın bize uymamızı emrettiği peygamberlerin yoludur. Vahyin gösterdiği yola alternatif olarak sunulan yollar, hangi sebeple olursa olsun heva ve hevestendir. Sahipleri iyi niyet ve merhamet gösterisinde bulunsalar da bu vahiyle yalanlanmıştır.

Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin heva heveslerine uyma!” (Casiye 18)

Tağutların ve onların tabilerinin tekfir edilmesi ayet ve nasla sabit olmuşsa, bunun karşısındaki her yol; bilmeyenlerin heva ve hevesidir. İbrahim (a.s.) başka ayetlerde de şirk ehline karşı bu tutumu sergilemiştir.

“İbrahim, babası Âzer’e: Birtakım putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum, demişti.” (Enam 74)

“Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.” (Enbiya 54)

Müşrikler ve tağutların tekfir edilmesi, sapık olduklarının dile getirilmesi peygamberlerin metotlarıdır. [34]

Bazıları da “Tağutların tekfir edilmesi size ne kazandırır” gibi şeytanın süslemiş olduğu heva ve hevese hoş gelen şüphelerle muvahhidleri kınarlar.

Bizde bunlara cevaben deriz ki:

Yukarıda verdiğimiz ayetler ve başka ayetlerde Allah (cc) müminlerden tağutları tekfir edilmesine, onlardan teberri edilmesine, onlara karşı kin ve düşmanlığın açıktan dile getirilmesine dair emirlerde bulunmuş, bunun yapılmasını imanın olmazsa olmazından saymıştır. Daha da ötesi ‘‘sizin için güzel örnekler vardır’’ diye razı olduğu ve örnek olarak sunduğu yol budur. Allah (cc) bir şeyi emretmişse müminlere sadece bunu uygulamak kalır. Allah’ın emirlerini sorgulamak veya alternatif sunmak teslim olmuş manasına gelen Müslümanlıkla uyuşmaz.

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlü’ne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nur 51)

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzap 36)

O bir şeyi emrediyorsa, örnek olarak sunuyorsa mutlaka dünya ve ahirette bize olan faydasındandır. Usul Âlimleri ittifakla şu ibareyi kullanır; “Allah (cc)’ın tüm emir ve yasakları mutlaka kulların faydasınadır.”

Ayrıca Tağutların hükmünü bilmek gerekir ki; Müslüman ona göre davransın. Mesela yöneticilerden Tağut olanları ele alırsak; kişi bunların Müslüman mı kâfir mi olduğunu bilmelidir ki ona göre davransın. Yönetici müslümansa ona itaat ve biat etmek farzdır. Eğer küfür ameli işleyen bir yöneticiyse, onunla savaşmak farz olur.

İmam Gazali: “Yönetilenlerin; yönetenlerin hükmünü bilmesi vaciptir,” der.[35]

İmam Nevevi Sahihi Müslim’e yazdığı şerhte Kadı İyaz’dan şu nakli yapar: “Âlimler icma etti ki kâfir imam olmaz, eğer sonradan küfür meydana gelirse görevden azledilir.”

Allah (cc) insanları yaratırken iki gruba ayırmış, onlara iman ve küfürle hüküm etmiştir:

“Sizi yaratan O’dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz mümindir. Allah yaptıklarınızı görendir.” (Teğabun 2)

Allah (cc) yarattığı anda insanları iki gruba ayırmış, müminleri hidayet üzere olanlar, kâfirleri de delalet üzere olanlar diye isimlendirmiştir:

“Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak etti. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl 36)

İnsanlardan iyi olanlarla pis olanların ayrıştırılması Allah (cc)’ın hoşuna giden bir ameldir. Müminler temiz kâfirler ise necistir. Öyleyse bu iki grup ayrılmalıdır:

“(Bu toplama) Allah’ın pisi temizden ayıklaması (mümini kâfirden ayırması) ve bütün murdarların bir kısmını diğer bir kısmının üstüne koyup hepsini yığarak cehenneme atması içindir. İşte onlar ziyana uğrayanların kendileridir.” (Enfal 37)

“Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz.”(Kalem 35-36)

“Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz. Cennet ehli, isteklerine erişenlerdir.” (Haşr 20)

Dikkat edilirse Allah (cc) hep iyi ile kötüyü, müminle kâfiri, cennet ehliyle cehennem ehlini ayırmıştır. Ve ayırmayan-larada; “size ne oluyor nasıl hükmediyorsunuz” diye itirazda bulunmuştur.

Kuran-ı Kerim apaçık bir kitaptır. Allah kitabının birçok yerinde bu kitabın açıklığını vurgular. Acaba neden? Kapalılık olmayan, açık ve net olan bu kitabın böyle açık oluşunda ki hikmeti yüce Allah şöyle açıklar:

“Böylece suçluların yolu belli olsun diye âyetleri iyice açıklıyoruz.” (Enam 55)

Seyyid Kutup-rahimehullah- bu ayetin tefsirin de şu mükemmel cümleleri kaydeder:

“Oldukça ilginç bir şey... Bu, Kur’an metodunun inanç ve inançla hareket etmeye ilişkin stratejisini gözler önüne sermektedir. Kuşkusuz bu metod, sırf salih müminlerin yolunun açıkça belli olması için gerçeğin açıklanıp ortaya konmasını amaçlamaz. Bunun yanısıra, günahkâr sapıkların yolunun açıkça belli olması için batılın açıklanıp ortaya konmasını da amaçlamaktadır. Çünkü günahkârların yolunun açıkça belli olması, müminlerin yolunun açık seçik belli olması için bir zorunluluktur. Bu kural, yol ayrımını belirleyen bir çizgi konumundadır. Küfrün, kötülüğün ve suçluluğun açığa çıkarılması imanın, hayrın ve iyiliğin netleşmesi için zorunludur. Suçluların yolunun açık seçik belli olması ayetlere ilişkin ilahı açıklamanın hedeflerinden biridir. Çünkü suçluların konumları ve yollarına ilişkin olarak beliren herhangi bir karanlık nokta ve kuşku, müminlerin konumlarına ve yollarına yansır. Çünkü bunlar birbirlerine karşı duran iki sayfa, birbirlerine aykırı iki yoldurlar. Bu yüzden renklerin ve çizgilerin açığa kavuşması kaçınılmazdır. Bundan dolayı, her İslâmi hareketin müminlerin yolunu ve suçluların yolunu belirlemekle işe koyulması gerekmektedir. Müminlerin yolunu ve suçluların yolunu tanımlamak ve müminlerin ayırıcı özellikleriyle suçluların ayırıcı özelliklerini belirlemekle başlamalıdır. Ama realiteler dünyasında, teoriler dünyasında değil. Böylece İslâm davasının mensupları, yollar birbirine benzemeyecek, mü’min-lerle suçlular arasındaki işaret ve çizgiler birbirine girmeyecek şekilde mü’minlerin yolu, hareket metodu ve belirtileri ile suçluların yolu, hareket metodu ve belirtileri belirlendikten sonra çevrelerindeki insanlardan hangisinin suçlu müşrik olduğunu bilmiş olurlar.

İslâm’ın şirk, putperestlik, Allah tanımazlıkta, semavi bir temele dayanmakla beraber beşeri tahrifatların değiştirip bozduğu tahrif olmuş dinle karşılaştığı sıralarda... Evet, İslâm’ın bu gruplar ve akımlarla karşılaştığı sıralarda salih müminlerin yolu ile kâfir ve suçlu müşriklerin yolu açık açık gözler önündeydi. Birbirlerine karışmalarına imkân yoktu.

Ancak bugün için gerçek İslâmî hareketlerin karşı karşıya kaldığı sorun, bunlardan hiçbiri değildir. Sorun, Müslüman sülalelerden gelen milletlerin, Allah’ın dininin egemen olduğu ve onun şeriatının hükmettiği zamanlarda İslâm yurdu olan ülkelerin varlığında somutlaşmaktadır. Sonra bu ülkeler ve milletler gerçek İslâmı hayattan uzaklaştırıp isim olarak ilân ediyorlar. İnanç açısından İslâmı din olarak benimsediklerini sanmalarına rağmen inanç ve realite olarak İslâm’ın prensiplerini inkâr ediyorlar. Çünkü İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik etmektir. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahitlik ise, yüce Allah’ın tek başına evrenin yaratıcısı olduğuna ve orada dilediği gibi tasarrufda bulunduğuna, kulların ibadet kastı taşıyan davranışlarını ve hayatla ilgili eylemlerini sadece O’na sunacaklarına, kulların yasalarını sadece ondan edineceklerine, hayatlarına ilişkin konularda tek başına O’nun hükümlerine boyun eğeceklerine inanmakta somutlaşmaktadır. Kim -bu anlamda- Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etmezse, hiçbir zaman şehadet getirmemiş ve İslâm’a girmemiş demektir. Adı, lâkabı ve soyu ne olursa olsun... Hangi bölgede -bu anlamda- Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etme gerçeği gerçekleşmezse, o bölge hiçbir zaman Allah’ın dinini din edinmemiş ve asla İslâm’a girmemiş demektir.

Bugün yeryüzünde isimleri Müslüman ismi, kendileri de Müslüman bir sülaleden gelen milletler vardır. Yine bir zamanlar İslâm yurdu olan birtakım ülkeler vardır. Ancak bu milletler, günümüzde -bu anlamda- Allah’tan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etmedikleri gibi bu ülkeler de, bu anlamın gereği olarak günümüzde Allah’ın dinini din edinmiyorlar...

İşte gerçek İslâmî hareketlerin bu ülkelerde bu milletlerle karşılaşırken önüne çıkan büyük zorluk budur. Bu hareketlerin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk bir yandan “Allah’dan başka ilâh yoktur” ilkesinin ve İslâm’ın anlamının etrafını, diğer yandan şirk ve cahiliye anlamlarının etrafını kuşatan belirsizlik, kapalılık ve karışıklıktır.

Bu hareketlerin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk salih müslümanların yolu ile suçlu müşriklerin yolunun açık açık belli olmaması, işaret ve özelliklerin karışması, isim ve sıfatların birbirine girmesi, yolların ayrılış noktasını seçemeyecek kadar bir şaşkınlığın egemen olmasıdır.

İslâmî hareketlerin düşmanları bu gediği çok iyi biliyorlar. Bu yüzden gediğin biraz daha genişlemesi, sorunun laçkalaşması, birbirine girip karmakarışık olması için yoğun çaba sarf etmektedirler. Öyle ki, gerçek sözü açıkça söylemek insanı, alnından ve ayaklarından bağlayan bir töhmete düşürür. “Müslümanları tekfir ediyorlar” töhmetine... İslâm ve küfür konusunda hüküm verme, bu konuda insanların örf ve geleneklerine başvurma sorununa dönüşür, yüce Allah’ın ve peygamberinin -salât ve selâm üzerine olsun- sözlerine değil.

İşte en büyük zorluk budur. Bu her nesilden Allah davasının taraftarlarının aşması zorunlu olan bir engeldir.

İnsanları Allah’ın yoluna davet edenler, gerçek. kesin sözü söyleme konusunda uzlaşmaya, yağcılığa yeltenmemelidirler. İçlerinde bir korku ve endişe duymamalıdırlar. Kınayanın kınamasından ya da “Bakın, müslümanları tekfir ediyorlar” diye bağıran çığırtkanlardan etkilenmemelidirler.” (Fizilal’den kısaltılarak…)

Seyyid Kutup sorunu çok güzel anlamıştır. Davetin net olması, insanların tekfirci vb. lakaplarına aldırmamak gerektiğine dair anlamlı tavsiyelerde bulunmuştur. Allah kendisine rahmet etsin.

Ayrıca fıkıhla uzaktan yakında ilgisi olan herkes bilir ki; insanın kâfir olması mirasa, namaza, cenazeye, velayete, biat’e, giyim kuşam ahkâmına ve daha birçok hükme etki eder. Buna rağmen hala ‘‘tağutları tekfir etmek size ne kazandırır’’ diyenlere şaşmamak mümkün değildir. Hele bunların içerisinde ilme intisap eden insanların olması ve Allah’ın bunca açık ve net ayetine karşı böyle lakayt bir tavır takınmaları daha da şaşırtıcıdır. Aslında bunların böyle konuşmasını ve bu tür şüphelerle gençlerin kafasını bulandırmalarını isteyen tağutlardır. Bu İslamdaki cihat ruhunu öldürmek ve muvahhid nesli pasifleştirmek için kurulmuş bir tuzaktır. Tağut, küfre girenlerin tekfir edilmesi vb. cihatla yakından alakalı olan kavramlara yabancı olan bir neslin cihat ruhuna sahip olması düşünülemez. Fakat Tağutlar ve onların hizmetçileri istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır. Tekrar ayete dönecek olursak;

 

Ebedi bir kin ve düşmanlık;

Daha sonra tevhid ehli bunlara karşı sonsuz kin ve düşmanlık besleyecektir. Ayetin orijinalinde “beda” kelimesi kullanılmıştır. Yani açığa çıkmak ve belirmek. Yine ayet kin ve düşmanlığı ayırmıştır. Çünkü kin kalpte olan, düşmanlık ise dışardan olan eylemdir. Yani muvahhid olan insan bunlara kalbiyle kin beslemek, buğz etmekle yetinmeyecek aynı zamanda bunlara açıktan düşmanlık da edecektir. Bu kin ve düşmanlığın sebebi dünyalık veya şahsi sorunlar olmayacaktır. Bu eylem sadece iman ve küfür çizgisinde olacaktır. Ta ki, o müşrikler, tek olan Allah’a iman edip, ona şirk koşmayıncaya dek. Mümin Allah’a iman ettiği anda kendini hayata bağlayan tüm bağları koparıp sadece iman ve küfür bağlarına göre hareket edendir. Onun sevgisi iman ilkesi üzerine, kini ve düşmanlığı da küfür ve şirk üzeredir.

 

2.ŞART:  İLİM ÜZERE BU KELİMEYİ SÖYLEMEK

 

Kelime-i tevhid sadece ağızda tekrarlanan boş bir lakırdı olursa sahibine hiçbir fayda sağlamaz. O ilim ve basiret üzerine söylenilip, şartları yerine getirilirse sahibine fayda verecektir. Allah (cc)’da kullardan bu kelimeyi bu şekilde söylemelerini istemiştir.

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنبِكَ

“Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve günahlarının bağışlanmasını dile.” (Muhammed 19)

Ayette Allah (cc) Resulullah (sav)’den kelime-i tevhidi ilim üzere söylemesini ve idrak etmesini ister. Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur diye ferman buyurur. Bu ayetten anlaşılan şudur: İlim üzere bu kelimeyi söylemek LAİLAHEİLLAH’ın şartlarındandır.

Toplum içerisinde dinle hiçbir şekilde bağlantısı olmayan insanlar dahi şu hadisi ezberden bilirler: “KİM LAİLAHE-İLLAH DERSE CENNETE GİRECEKTİR.” Daha öncede belitliğimiz gibi bu insanların durumu sadece namazı kılın ayetini alıp, bunun dışında namazla ilgili hiçbir nassa bakmayıp, abdestsiz, avreti örtmeksizin, kıbleye yönelmeden kılacakları namazın kabul olacağına inanan kimse gibidir. Bir hadisi şerifte hangi LAİLAHEİLLAH’ın insanı kurtaracağını Resulullah (sav) şöyle açıklar: 

مَنْ مَاتَ وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ

            “Kim ölürse ve Allah’tan başka ilah olmadığını bilirse cennete girecektir.” [36]

            İşte insana fayda verecek olan kelime-i tevhit bu şekliyle ilim üzere söylenirse sahibine fayda verir, cehennem azabından kurtarır. Dünya hükmünde de insan manasını bilmediği bir kelimeyi söylerse bu kelimenin şeriat nazarında bir önemi yoktur.

            Mesela; adamın biri dilini bilmediği yabancı uyruklu bir bayanla evlense ve çevresindekilerden biri ona “seni boşadım” sözünü öğretse ve dese ki bunu eşine söyle bu güzel bir anlam ifade eder. Oda eşine “seni boşadım” diye defalarca söylese, kadın şeriat kadısının yanına gelip eşim beni boşadı dese?

            Hepimiz biliriz ki kadı onları boşamaz. Çünkü adam ne söylediğinin farkında değildir. Manasını bilmediğinden ne dünyada ne ahirette bu söz ona bir şey kazandırmaz. Kelime-i tevhid de böyledir. Sahibi ilk söylediğinde Müslüman muamelesi görür. Fakat zaman geçtikçe adamın bu kelimenin ne manaya geldiğini bilmediği anlaşılırsa işte o zaman bu kelime ona bizim nazarımızda fayda vermez. Zaten Allah’ın yanında baştan faydasızdır. Çünkü ne manayı geldiğini bilmediği bir kelimeyi nutketmiştir.

            Asrımızda yaşadığımız en büyük sorunlardan biri de budur, tevhid davetinde. İnsanlar bu kelimeyi söylerken neyi kabul edip, neyi reddettiklerini bilmeden söylediklerinden, bu tip insanlarda bu kelimeyle zıtlık ifade eden her türlü ameli görmek mümkündür. Mekke toplumu ise çok farklıydı. Onlar bu kelimeyi söylerken veya reddederken ne ile karşı karşıya olduklarını çok iyi biliyorlardı. Ondan dolayı Müslümanı tam Müslüman, kafiri de tam kafirdi. Bugün ise durum çok farklıdır. Çoğu insan bu kelimeyi ya babasından duymuştur, ya Cuma günü hutbe esnasında hocayla beraber tekrarlamıştır. İnsanın manasını bilmediği bir kelimeyi din olarak benimsemesi tarihte görülen en ilginç vakıalardan olsa gerek.

            Tevhidle amel edebilmek için ilmin olması şarttır. İnsanın bilmediği bir şeyle amel etmesi mümkün değildir. Sahabenin ilk yaptığı iş önce imanı öğrenmek daha sonra da onunla amel edilecek şeyleri öğrenmekti. Cündeb ibni Abdullah şöyle der:

            “Biz Resulullah (sav)’le beraber gençlerdik. Önce imanı(tevhidi) öğrendik, sonra kuranı. Ne zaman ki Kur’anı öğrendik onunla imanımız arttı.” (İ.Mace)

            Kelime-i şahadetin içerisindeki “Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur” kısmı; ilim şartına delalet eder. İnsanın bilmediği şeye şehadet etmesi mümkün değildir. Allah (cc) ayeti kerimede;

            “Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar, şefâat edemezler. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.”(Zuhruf 86)

            Dikkat edilirse bilerek hakka şahitlik edenler istisna kılınmışlardır. Yoksa bilmeden hakka şahitlik etmek kişiye fayda vermez.

            İ.Kesir bu ayetin tefsirinde: İlim ve basiret üzere hakka şahitlik edenler diye açıklamıştır.

            İmam Taberi ayetin manasında ki tefsir ehlinin ihtilafını zikrettikten sonra şunları kaydeder: “Hak şahitlikle şehadet edip Allah (cc) birleyenler, vahdaniyeti sadece ona has kılanlar, bunu ilim ve yakin üzere yapanlar” der.

            Evet, şehadet ediyorum demek insanın bilerek yakinen, şehadet etmesi demektir. Yoksa manasını bilmediği bir tevhide şahitlik etmek kişiyi Allah katında Müslüman yapmaz.

            Gördüğü veya yaşadığı bir olaya şahitlik yapması için kadının huzuruna çağırılan bir insan;

            Eğer şahitlik edeceği meseleyi, görmemiş veya duymamışsa, konu hakkında bilgisizse bunun şahitliği geçersizidir. Allah (cc)’ın uluhuyyitene şehadet eden yani şahitlik yapan bir insanın da tevhidi, uluhuyyiti, tevhidin girişi olan Tağutu bilmesi gerekirki Allah katında bu şahitliği kabul olsun. Yüce Allah’tan hepimizi şu ayette olduğu gibi onun uluhuyyitine şahitlik edenlerden kılmasını niyaz ediyoruz:

            “De ki: “Hangi şey şahadetçe en büyüktür?” De ki: “(Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur’an bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: “Ben buna şahitlik etmem.” “O ancak bir tek Allah’tır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle uzağım.” de.” (Enam 19)

 

 

            Faide:

            İlim şartı zikredildiği zaman cehalet meselesi de gündeme gelir. Tevhid noktasında cehalet özür müdür, değil midir?

            Bu konuda genel olarak üç görüş vardır:

            - Cehalet mutlak olarak özürdür. Kişi bilmediği şeyle hesaba çekilmez.

            - Tevhidi meselelerde cehalet mazeret değildir. Kişi küfür ameli işliyorsa küfre girer.

            - Tevhidi meselelerde cehalet kimi için özür kimi için değildir. Araştırma ve ulaşma imkânı olan veya kendisine Kur’an ulaşan adam mazur olmaz. Fakat yeni İslama girmiş veya İslamdan uzak beldelerde yaşayanlar için cehalet mazerettir.

            Birinci görüşün hiç tutarlı yönü yoktur. Ve genel olarak zikrettikleri deliller konuyla bağlantısızdır. Özellikle arap dünyasında Tağutlar bu görüşü desteklemiş, bu görüşün savunulduğu kitaplara resmi araçları hizmetkâr kılmışlardır.

            İkinci ve üçüncü görüşün kendine göre tutarlı delilleri vardır. Bunların delillerini zikretmek ve tartışmanın yeri burası olmadığından, bu iki görüşü genel olarak temsil eden iki kitap ismi vereceğim. Cehalet tevhidde mazeret değildir diyenlerin delilleri için “İSLAM HUKUKUNDA CEHALET” kitabına bakılabilir. Kitap Kayıhan Yayınları tarafından basılmıştır. Yazarı aslen Mısırlı olup Suud’da yaşayan zahiren muvahhid olan bir âlimdir. Tağutlar onun cihad ve tevhidle ilgili iki kitabını yasaklamışlardır. Bulundurmanın cezası vardır.

            Cehaleti bazıları için özür görüp, bazıları için görmeyen görüş için “CEHALET ÖZRÜ” kitabına bakılabilir. Bu kitap Şeyh Abdulkadir bin Abdülaziz eseridir. Kitap Internet ortamında vardır. Kendisi Mısırlı olup, yıllarca cihad etmiş ve şu anda Mısır hapishanelerinin birinde yatmaktadır. Bu yazarın da kitapları Mısır’da yasaklanmış, bulundurmanın da cezası vardır.

            Biz kendi toplumumuzu ele alırken farklı bir açıdan da olaya bakabiliriz. Kur’anı Kerim’de bir küfür çeşidi vardır. İlgisizlik ve yüz çevirme küfrü. Allah’ın dinine karşı lakayt kalma ve duyarsızlık küfrü. Allah’ın ayetlerini öğrenmemek için kitaptan yüz çevirme ve kaçma küfrü. Bizim toplumumuzun sıkıntısı budur. Bunlar Allah’ın dinine karşı duyarsız ve ilgisizdirler. Kendilerine iman ve küfür meseleleri hatırlatıldığı zaman şiddetle kaçarlar, aldırmazlar. Din hatırlatılıp, Allah’la, cehennemle korkutulduklarında büyüklenirler. İşte bakın Allah bu tip insanlar hakkında ne buyuruyor?

            “Böyle iken onlara ne oluyor ki, öğütten yüz çeviriyorlar?.. Aslandan ürkmüş kaçan yaban eşekleri gibi…” (Müddesir 49-51)

            “Kim de benim zikrimden yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Taha 124)

            “Kendisine Rabbinin ayetleri hatırlatılıp da ona yüz çevirenden, kendi elleriyle yaptığını unutandan daha zalim kim vardır! Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına engel olan bir ağırlık, kulaklarına da sağırlık verdik. Sen onları hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayete eremeyeceklerdir.” (Kehf 57)

            “Gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları biz, şüphesiz yerli yerince ve belli bir süre için yarattık. O kafirler, uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler.’’(Ahkaf 3)

            Yüce Allah uyarıldıkları şeyden yüz çevirenleri, ilgisiz kalanları kâfirler diye isimlendirmiştir. Bugün birçok insan cehaletten ziyade bu ayetlerin kapsamındadır. Duyarsızlık, ilgisizlik ve yüz çevirme küfrü!!!!

 

3.ŞART: ŞEK VE ŞÜPHEYE KAPILMADAN YAKİN ÜZERE BU KELİMEYİ SÖYLEMEK

 

Kelime-i tevhidin insana fayda sağlaması için, şek ve şüphelerden uzak, yakin ile söylenmesi lazımdır.

اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ آمَنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ لَمْ يَرْتَابُوا وَجَاهَدُوا بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ     فِي سَبِيلِ اللَّهِ أُوْلَئِكَ هُمُ الصَّادِقُونَ

            “Müminler ancak Allah’a ve Resûlü’ne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.” (Hucurat 15)

Allah ayette fayda verecek olan imanın ve sadıkların imanı, şüphesiz iman olduğunu beyan eder. Aynı mana Resul-ullah (sav)’in hadislerinde de vardır. O insanlara fayda verecek ve insanları kurtaracak olan kelime-i tevhidi şöyle açıklar.

أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ وَأَنِّي رَسُولُ اللَّهِ لَا يَلْقَى اللَّهَ بِهِمَا عَبْدٌ غَيْرَ شَاكٍّ فِيهِمَا إِلَّا دَخَلَ الْجَنَّةَ

“Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ve benim onun resulü olduğum; kim Allah’la bu kelimede şüphe duymadan söyleyip karşılaşırsa cennete girecektir.”

Yine Ebu Hureyre-ra- şöyle rivayet eder: Resulullah (sav) bana şöyle dedi: “Bu duvarın arkasında LAİLAHE-İLLALLAH’ı kalbiyle yakinen söyleyenleri cennetle müjdele.”[37]

Bu ayet ve hadislerden anlaşılan; insanı cennete sokacak olan kuru kuruya söylenen kelime-i tevhid değil, şüpheye kapılmadan, insanın yakin derecesinde iman ederek söylediği kelime-i tevhiddir. Ama asrımızın ayet ve hadis hırsızları bu nasları göz ardı ederek insanları sadece kuru kuruya, manasını bilmeden, Tağutu inkâr etmeden ve şüphesiz yakinen söyleme şartını zikretmeden bu kelimeden bahsederler. Oysa verdiğimiz ayet ve hadisler açıkça göstermiştir ki Allah’ın ve Resulullah (sav)’ın insanı cennete sokar dediği kelime bizim halkımızın tamamen cahil olduğu ve tanışık olmadığı bir kelimedir.

Bir zamanlar Anadolu Lisesi öğrencisi bir gençle şöyle bir konuşma geçmişti aramda; “Hocam benim arkadaşlarım ahiretin olmadığını iddia ediyorlar. Ramazan ayında namaza başlayıp, oruç tuttuğum içinde benimle alay ediyorlar. Ben de cevaben onlara diyorum ki; eğer ahiret varsa ve tekrar diriltilirsek ben senenin bir ayında yaptığım bu az amellerden zarar etmem, Allah (cc) bana bunların karşılığını verecektir. Yok ahiret olmasa da bişey olmaz. Çünkü bu kadar basit amellerle zarar etmem. İki türlü de karlı olan benim. Tağutun okullarında beslenen bu zihniyet kendince ahireti garantilemiştir. Eğer dirilme olsa Allah ona amellerinin karşılığını verecek, olmasa da senenin bir ayında yaptığı spor ve sıhhate faydası tıbben kanıtlanmış oruç ona zarar vermeyecektir. Ve bu şek ve şüphesiyle arkadaş müslümandır (!)

“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Allah onların yapmakta olduklarını pekiyi bilendir.” (Yunus 36)

“Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim olabilir? Onlar (kıyamet gününde) Rablerine arz edilecekler, şahitler de: “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir,” diyecekler. Bilin ki, Allah’ın lâneti zalimlerin üzerinedir.” (Hud 18)

 

 

 

4.ŞART: BU KELİMEYİ AĞIZLA İKRAR ETMEK

 

Buhari ve Müslim’de geçen hadiste Resulullah (sav) şöyle buyurur;

“İnsanlar “Lailaheillallah, Muhammedun Resulullah” diyene kadar onlarla savaşmakla emrolundum.”

İmam Nevevi, Sahih-i Müslim’e yazdığı şerhte; “Kelime-i tevhidi ikrar (ağızla) imanın şartıdır.” der.

İbn-i Teymiye; “Kelime-i şehadeti söyleme imkânı olduğu halde söylemeyen kişi Müslümanların ittifakıyla kâfirdir.”[38]

Dikkat edilirse tüm kelime-i tevhid ile alakalı hadislerde genelde “kim derse” veya “kim söylerse” gibi, ağızla söylemeye işaret vardır. Tabi bu söyleme imkânı olan insanlar için geçerlidir. Dilsiz vb. özürlü olanlar bu şartın kapsamında değildir.

Kelime-i tevhidi söylemek, ağızla ikrar etmek kişiye başlangıç olarak zahiren Müslüman hükmü verir. Tabi bu başlangıç için geçerlidir. Eğer kelime-i tevhidi nutkettikten sonra kişiden herhangi küfür veya şirk fiili sadır olursa veya üzerinde olduğu şirk fillerine devam ettiği anlaşılırsa dinden çıkmış olur.

Sahiheyn’de geçen Usame bin Zeyd hadisinde; Usame kelime-i tevhidi nutkeden adamı ölüm korkusuyla söyledi zannederek öldürmüş, peygamberimiz ise “Yoksa kelime-i tevhidi söyledikten sonra onu öldürdün mü?” diyerek ona itiraz etmiştir. Bu da kelime-i tevhidi nutk eden adama başlangıç olarak yani küfür ameli işlemediği müddetçe islam muamelesi yapılacağına delildir.

İmam Kurtubi tefsirinde İ.Münzir’den şu nakli yapar: “Kendisinden ilim alınan ehli ilmin hepsi şu noktada icma etmişlerdir: Kâfir Allah’ın bir ilah olduğuna, Muhammed (sav)’in onun kulu ve resulü olduğuna, onun getirdiklerinin hak olduğuna şehadet eder, islam dinine muhalif tüm dinlerden de beri olursa (buluğ ve akıllı olmak kaydıyla) o müslümandır. Eğer bundan sonra döner ve küfür izhar ederse mürtet olur ve mürtede yapılması gereken ona yapılır.” [39]

Hafız ibni Hacer, İman kitabını şerh ederken imanın tarifini yaptıktan sonra şöyle der:

“Kelime-i tevhidi dünyada nutkedene islam hükümleri icra edilir.” [40]

Yalnız âlimlerden yapılan bu nakiller kişinin şirk ameli işlememesi ve şirkten beri olması kaydıyladır. İ.Münzir’den yapılan nakilde bu iki şarta işaret etmiştik. Tevbe süresinde müşrikleri öldürme emrinden sonra Allah (cc) şöyle buyurur:

“Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün; onları yakalayın, onları hapsedin ve onları her gözetleme yerinde oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan, esirgeyendir.” (Tevbe 5)

Bu ayeti kerimede geçen “eğer tevbe ederlerse” ibaresini müfessirler şöyle açıklarlar: “Üzerinde bulundukları şirkten tevbe ederlerse” (Taberi ve Kurtubi tefsirleri). Yani kişiye ikrarıyla beraber uygulanan islam hükmünün devam edebilmesi için kişi üzerinde bulunduğu şirkten tevbe edip uzaklaşmalıdır. Aynı zamanda şirk ameli işlememelidir.

“İşte bu, Allah’ın hidayetidir, kullarından dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah’a ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.” (Enam 88)

Aynı şekil tehdit ayette Resulullah (sav)’a yapılmıştır. Şirk koşan insanın amelleri boşa gidecektir. Bir ayette, genel peygamberler için bu tehdit vurgulanmış, bir başka ayette de Resulullah (sav) için bu tehdit yapılmıştır. Aslında resullerin şirk koşmayacağını hepimiz biliriz. Burdaki gaye -Allah-u alem-onlara tabi olan bizlerin korkutulmasıdır. Eğer Allah (cc)’ın nebilerine dahi şirk konusunda toleransı yoksa bizlerin hali ne olacaktır?

Bunun yanında tevhid ehli olan bazı kardeşlerimizin; bu topraklarda genelde insanların şirkten teberri etmediği, şirk halinde kelime-i tevhidi söylediği vb. nedenlerden dolayı olaya farklı yaklaşımları vardır. Akidesini bilmeden kimseye Müslüman muamelesi yapılmamalıdır. Ta ki varolan okul, askerlik, oy kullanma, müşrikleri ve tağutları tekfir etmeme gibi yaygın şirk türlerinden beri olduğu anlaşılıncaya kadar. Aslında iki grup arasında ihtilaf sadece lafızlardadır. Bazıları bir takım hadis ve ulema sözüne yapışmış, diğerleri de vakıayı göz önüne alarak hareket etmişlerdir. Oysa uygulama noktasında pek de fark yoktur aralarında. Çünkü tekfire bina edilen namaz, et, evlilik, dostluk, düşmanlık noktasında uygulamaları birdir. Akidesini bilmedikleri insanlarla bu uygulamalar noktasında ortak hareket ederler.

 

 

 

 

 

 

 

5.ŞART: İHLÂS VE DOĞRULUK ÜZERE BU KELİMEYİ SÖYLEMEK

 

Yani bu kelimeyi söyleyen şahıs, sadece Allah (cc)’ın rızasını gözeterek, gösteriş ve dünyevi sebeplerden uzak, doğruluk vasfıyla bu kelimeyi söyleyecektir.

 

İHLÂS:

وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ

Hâlbuki onlar ancak, dini yalnız O’na has kılarak ibadet etmekle emrolunmuşlardı.” (Beyine 5)

Başka bir ayette;

“Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah’a sımsıkı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) müminlerle beraberdirler ve Allah müminlere yakında büyük mükâfat verecektir.” (Nisa 145-146)

Hadis-i şerifte;

أَسْعَدُ النَّاسِ بِشَفَاعَتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ مَنْ قَالَ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ خَالِصًا مِنْ قَلْبِهِ أَوْ نَفْسِهِ

“Kıyamet gününde benim şefaatimle En çok mutlu olacak olan; kelime-i tevhidi kalbinden veya nefsinden ihlâsla söyleyendir.” [41]

 

DOĞRULUK:

“İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler. Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değiller.” (Bakara 8-10)

Yine insanı kurtaracak olan kelime-i tevhitten bahsederken Resulullah (sav); bazı rivayetlerde kalpten sıdk ile söylenen kelimenin insanı kurtaracağını söylemiştir.

Bu rivayetlerden anlaşılan insanı kurtaracak olan kelime-i tevhidin yalan ve gösteriş olmadan, dünyevi amaçlardan uzak, sadece Allah’ın rızasını elde etmek için söylenen kelime olduğudur. İhlâs ve sadakat kalbi ameller olduğundan bunları anlamak zordur. Fakat insanın bu kelimeyi söyledikten sonra sergileyeceği tutum ve davranışlar bunu gösterecektir. Mesela asrımızın kâfir ve azgın yöneticileri bu kelimeyi nutkederler. Bunların bu kelimeyi sadece insanları aldatmak, onlara Müslüman görünmek için söyleyip, ihlâs ve sadakatten uzak olduklarının kanıtı; bu kelimenin taraftarları olan, bu kelimenin manasını Allah ve resulünün istediği şekilde açıklamak isteyen Müslümanlara karşı takındıkları tavırdır. Eğer bu azgınların amaçları gerçekten Allah (cc)’ın rızasını kazanmak olsaydı, tevhid ehline ve bu kelimenin anlaşılmasına engel olmazlardı. Bu kelimeye sadakatle söyleyip, ihlâsla bağlanan, bu kelimenin gereklerini yerine getirmeli, onun öngördüğü hükümlerle hükmetmelidir. Oysa bu tağutlar, bu kelimenin anayasası olan Kuran’a tamamen zıt olan kanunları tercih edip yürürlükte tutarlar.

“Hayır, Rabbine Andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)

“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’u inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa 60)

 

6.ŞART: BU KELİMENİN EHLİNİ SEVİP, DÜŞMALARINA BUĞZ ETMEK

 

Bu sevginin başında Allah (cc)’ı sevmek gelir. Onun sevgisi tevhidin aslıdır. İman edenler onu her şeyden çok severler.

وَمِنَ النَّاسِ مَن يَتَّخِذُ مِن دُونِ اللّهِ أَندَاداً يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّهِ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَشَدُّ حُبّاً لِّلّهِ

“İnsanlardan bazısı Allah’ın dışında ortaklar edinirler de onları Allah’ sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgisi onlarınkinden çok daha fazladır.” (Bakara 165)

İman edenler tevhidlerinin gereği her şeyden çok severler Allah’ı. Ubudiyetin aslı ve gereği budur. Müşrikler ise Allah (cc) ile birlikte başka varlıkları sevgide eşit gördükleri için cehennemde çekişirler.

“Orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler: Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.” (Şuara 96-98)

İ.Kayyım (ra) bu ayeti açıklarken şöyle der; malumdur ki onlar Allah ile diğer varlıkları yaratma ve rızk vermede eşit görmemişlerdi. Onların eşit görmesi sevgideydi. Diğer varlıkları Allah’ı sever gibi sevmişlerdi.

Daha sonra Resulullah (S.A.V.) sevgisi gelir. Onun sevgisi Allah’a olan imanın gereği ve kelime-i tevhidin ikinci kısmı olan ‘‘Muhammed Allah’ın elçisidir’’ buyruğunun gereğidir.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe 24)

Resulullah (sav) bir hadiste şöyle buyurur:

“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah Zül-Celâl’e kasem ederim ki, hiç biriniz ben ona babasından, evladından ve tüm insanlardan daha sevimli olmadıkça iman etmiş olmaz.” [42]

Evet, Allah ve Resulü’nün sevgisi imanın esasıdır. Allah’ı sevmek, onu seviyorum demekle elde edilmez. Allah (cc) onu sevdiğini iddia eden insanlardan ameli olarak ispat istemiştir.

“(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Ali İmran 31)

Allah’ı sevdiğini iddia eden her insanın ameli olarak Resulullah (sav)’e itaat etmesi şarttır. Bu şart Allah (cc)’ın belirlediği ve kimsenin kaçamak yapma lüksü olmayan bir şarttır. Günümüzde iman ettiğini, Allah’ı sevdiğini iddia edip de Resul-ullah (sav) sünnetine karşı duyarsız kalanlar bu ayetin nassıyla yalanlanmışlardır.

Bu kelimenin ehli olan müminleri sevmek, onlara iman bağıyla bağlanmakta bu şarta dahildir. Kendi için istediğini kardeşi için isteyecek, onun derdiyle dertlenecek, herhalukarda onun yardımına koşacak, annesi babası da olsa kardeşini müşriklere tercih edecektir.

“Hiç biriniz, kendiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz.” [43]

“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır, Resulü’dür, iman edenlerdir; onlar ki Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler. Kim Allah’ı, Resûlü’nü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.” (Maide 55-56)

“Yoksa Allah, sizden, cihad edip Allah, peygamber ve müminlerden başkasını kendilerine dost edinmeyenleri ortaya çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız? Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Tevbe 16)

Bu kelimeyi ve ehlini sevmek, bu kelimenin düşmanı olan başta tağutlara, müşriklere ve ehli kitap olan Hıristiyan ve Yahudilere buğz etmeyi, onları dost tutmamayı gerektirir. Onları dost edinip sevdiği halde hala iman ettiklerini zan eden ve gözyaşları akıtarak din tüccarlığı yapan Fethullah Gülen ve benzeri belamlara Allah (cc) şöyle cevap verir:

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur.” (Ali İmran 28)

“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Maide 51)

Biz rabbimizin ayetine yakinen iman etmişiz ki; Onları dost edinen din tüccarları onlardandır. Onlar eğer iman etmiş olsalardı Allah’ın dost dinmeyin dediği toplulukları dost edinmezlerdi.

“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı onları (müşrikleri) dost edinmezlerdi; fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Maide 81)

Kalpte imanla kâfirlerin sevgisi bir arada bulunamaz. Bu ikisinin bir arada toplanması mümkün değildir. Kalbe iman girdi mi kâfirlerin sevgisi gider, kalbe kâfirlerin sevgisi girdi mi iman çıkıp gider.

“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.” (Mücadele 22)

 

7.ŞART: BU KELİMENİN GEREKLERİYLE AMEL ETMEK

 

İslam dini teoriden ziyade pratiğe önem veren bir dindir. Kuran-ı Kerim baştan sona incelenecek olursa görülecektir ki; Allah (cc) imanı zikrettiği ayetlerde, müminlere seslendiği ayetlerde imanla beraber ameli de zikretmiştir. İtikat esaslarında vahyi esas alan Ehl-i sünnet, amelin imandan olduğunu vurgulamıştır. Kur’an; iman ettiğini iddia edip, amelden yüz çevirenleri münafıklar olarak vasfetmiş ve imanlarını yalanlamıştır.

Kuran-ı Kerimde iman lafzı her zaman fiil kalıbıyla kullanılmıştır. Fiil iş, oluş, eylem bildiren kelimelerdir. Teoride kabul edilen kelime-i tevhid pratik olarak eyleme dönüşürse sahibine fayda verecektir. Yoksa sahibi Kur’an nassıyla yalanlanmış olacaktır.

وَيَقُولُونَ

آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُم مِّن بَعْدِ

ذَلِكَ وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ

 

“(Bazı insanlar:) “Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” (Nur 47)

Dikkat edilirse Allah iman ve itaat ettik dedikten sonra itaatten yüz çevirenlerin imanını yalanlamıştır. Genel olarak Kuran’da imanın kabul edilmemesi yalanlama filiyle ifade edilir. İtaatten yüz çevirme ise yüz çevirme ile ifade edilir. Bu ayette Allah iman ve itaatten sonra sadece yüz çevirmeyi zikretmiştir. Bu da ayette imanları yalanlanan insanların itaatten yüz çevirdiklerinin göstergesidir. Ayeti kerimede Allah;

“O doğrulamadı ve namazı kılmadı, lakin yalanlayıp yüz çevirdi.” (Kıyame 31-32)

Ayet doğrulamamanın karşılığında yalanlamayı zikrederken, namaz kılmamanın karşılığında ise yüz çevirmeyi zikretmiştir. Bu yukarda bahsettiğimiz ayetin açıklanmasına delildir. Nur suresinde imanı yalanlanan insanlar imandan değil itaatten yüz çevirdiklerinden dolayı imanları yalanlanmıştır.

“De ki: Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”(Ali İmran 32)

Bu ayette de Allah (cc) itaati emrettikten sonra ondan yüz çevirenleri kâfirler diye isimlendirmiştir.

Buhari Sahihinde iman babında Resulullah (sav)’e gelen bir heyete şöyle dediğini kaydeder;

“Size imanı emrediyorum. İmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? İman; Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammedin Allah’ın Resulü olduğuna şehadet, namazı kılmak, zekâtı eda etmek, ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini vermektir.”[44]

Allah Resulü insanlara imanı öğretirken imanı amelle açıklamıştır. Bu da gösterir ki; iman kelime-i tevhidin sadece ağızla söylenmesi değil, bunun İslamın zahiri olan amellerle de desteklenmesidir.

Allah (cc) insanın yaratılışının sebepsiz olmadığını, bilakis Allah (cc)’a kulluk etmek olduğunu bildirir. İbadet insanın Allah’ın sevip razı olduğu filleri yapmasıdır. İnsanın yaratılış gayesi dahi eylem ve amel ifade eder. Ayeti kerimede yüce Allah şöyle buyurur;

“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” (Kıyamet 36)

Bu ayetin tefsirinde İmam Şafi ve Mücahid; emredilip nehyedilmeden bırakılacağını mı zannediyor, demişlerdir.[45] İnsan sadece bir kelimeyi söyleyip bununla başıboş kalmayacak, bir takım emir ve yasaklarla imtihan edilecektir. İman ettiğini iddia eden insan bu imanın gerekleriyle amel edecek ve imanını ispatlayacaktır.

Evet, kelime-i tevhidin gereği olan ameller yerine getirilirse o zaman kelime-i tevhid insana fayda sağlar. İmam Buhari ve Müslimin Sahihlerinde kaydettikleri şu hadiste bu söylediğimiz şarta delildir:

“Ben, insanlar kelime-i şahadeti söyleyip, namazı kılıp, zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum.”

Resulullah (sav) insanların kelime-i şahadeti söylemeleriyle yetinmemiş, kılıcın tepelerinden inmesi için namaz ve zekât gibi amellerin de varlığını şart koşmuştur.

 

8.ŞART: İNSANIN SON ANINDA BU KELİME ÜZERİNE ÖLMESİ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إِلاَّ وَأَنتُم

مُّسْلِمُونَ                                                                                   

''Ey iman edenler! Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve ancak müslümanlar olarak can verin(Aliimran 102)

Kişinin kelime-i tevhitten faydalanabilmesi için bu kelime üzere ölmesi şarttır. Eğer ölmeden bu kelime-i bozan bir unsur işler veya son anında bu kelimeden dönerse kendisine fayda sağlamayacaktır.

“Sizden kim, dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve orada devamlı kalırlar.” (Bakara 217)

İmam Müslim sahihinde ebu zerden şu hadisi kaydeder:

“Hiçbir kul yoktur ki kelime-i tevhidi söyler, sonra ölürse (bu kelime üzerine)mutlaka cennete girecektir.”

Resulullah (sav) kişinin bu kelimeden faydalanıp cennete girmesini, son anında bu kelime üzere ölmeye bağlamıştır…

Bu saymış olduğumuz şartlar ehli ilmin Kur’an ve Sünnet ışığında tespit ettikleri bazı şartlardır. Daha sayılacak olursa pek çok şart sayılabilir. Fakat çoğu ya bu şartların benzeri veya bu başlıklar altına girecek şartlardan ibarettir. Bu şartları ve delillerini zikrettikten sonra şöyle diyebiliriz:

Kelime-i tevhidin insana fayda verebilmesi için sadece ağızla ikrar etmek yetmez. İnsanı cennete sokacak olan, fayda verecek olan kelime-i tevhid; sayılan şartları kendinde barındıran ve bu şartların zıttı olan veya bu şartları bozacak mahiyette olan fiil, söz ve itikatlardan uzak durulduğu takdirde gerçekleşir.

“Namaza devam eden için namaz kıyamet gününde hem nurdur hem de kurtuluştur” gibi hadisleri ele alıp, tüm şartlarından uzak ve bozan unsurlarla beraber kılınan bir namazın insana fayda vereceğini söylemek nasıl akıllı bir insanın söyleyeceği söz değilse, “kelime-i tevhidi söyleyen cennete girer” hadisini alıp, şartları ve bozan unsurları zikredilmeden kişi cennete girebilir demek de en az o kadar akılsızlıktır.

Kişi kelime-i tevhidi ağzıyla söyler, tağutları inkâr eder, bu kelimeyi sadakat ve ihlâsla yapışır, bu kelimenin ehlini sevip düşmanlarına buğzederek, gerekleriyle amel edip son anında bu kelime üzerine ölürse işte o zaman cennete girer.

Yoksa bu şartları gözardı ederek sadece ağızla söylemenin insanı kurtaracağını söylemek, namazı abdestsiz, kıbleye dönmeden, avret yerlerini kapatmadan kılan insanın namazının ona fayda vereceğini söylemek gibi olur…

Davamızın sonu âlemlerin Rabb’ı olan Allah’a hamd etmektir.



[1] İsmi geçen tefsirlerden Nur süresi 63. ayetin tefsirine bakılabilir. Aynı şekilde İmam Ahmet’ten, Resule muhalefet edenlere isabet edecek olan fitnenin şirk olduğuna dair rivayetler vardır.

[2] Buhari Kitabu’l Cenaiz 1324 - Müslim Kitabu’l Mesacid 531.

[3] Yine Araf süresi 128 ayetin tefsirine bakınız. İlah; kendisine ibadet edilendir.

[4] Kıssayı imam Müslim Sahih’inde Suheybten rivayet eder. Ayrıca kıssayı, tefsir kitaplarında Buruc Suresi’nin tefsirinde bulabilirsiniz.

[5] Tabi burada bazı istisnaların olduğunu belirtmek üzerimize borçtur. Ümmetin namusunu savunan ve dünyanın dört bir yanında İslami cihadı yürütenler de unutulmamalıdır. Taifetü’l Mansura olma, kurtulan fırka olma vasfını hak edenler bu güzide mücahitlerdir. 

[6] Sait bin Cübeyr ve Dehhak sapasağlam kulp’un Kelime-i Tevhid olduğunu söylerler.

[7] Taberi, Tirmizi, imam Ahmet bu tefsiri Ubey bin Ka’b’dan rivayet ederler.

[8] Buhari Tefsir kitabında İbrahim süresi tefsirinde Bera bin Azib’ten sabitleştirici sözün kelime-i tevhid olduğunu rivayet eder.

[9] İbni Kesir ibni Abbastan rivayet eder.

[10]Müslim 382 Kitabu-s Salât.

[11] Müslim 29 Kitabul İman.

[12] Müsned İmam Ahmet (2/225)… Bu manada Musa (as) Allah’tan dua ve zikir için bir kelime istediği ve kendisine bu kelimenin zikredildiğine dair buna benzer bir rivayet vardır. Heysemi senedinde zayıflık olduğunu söyler.

[13]Tirmizi 2639- İbnu Mace 4300…

[14] Müslim Kitabu’l İman. Bab Emru bi Kıtalin Nas.

[15] Müslim 152 Kitabu’l İman.

[16] Bu bölüm kısa olarak Mevdudi’nin Kuran’a Göre Dört Terim kitabından alınmıştır.

[17] Kıssayı İbni Kesir ve Taberi Tevbe 31. ayetin tefsirinde nakletmişlerdir. Ayrıca Tirmizi Tevbe süresi tefsirinde 3095 nolu hadiste zikretmiştir.

[18] Bu konuda daha geniş bilgi almak için OY KULLANMANIN HÜKMÜ adlı risalemize bakılabilir. Bu risale Internet ortamında yayınlanmıştır.

[19] Tirmizi 3247- Ebu Davut 1479.Tirmizi tefsirde Ebu Davut ise Salât kitabında rivayet ederler.

[20] Tefsirlerde âlimler burdaki zulmü şirk olarak açıklar. Taberi tefsirine bakınız.

[21] Bu konuda Buhari tefsir kitabı Nuh suresi 23. Ayetin tefsirine bakınız. İşaret ettiğimiz konuyu ibni Abbas rivayet etmiştir.

[22] Vehbe Zuhayli Usul’ul Fıkhul İslami 1/104, Abdülkerim Zeydan el - Veciz 58..

[23]İbni Kesir tefsiri Bakara 256 ayetinin tefsirine bakınız. İmam Kurtubi den de bu ayetin tefsirine bakılabilir.

[24] Müslim 129 Kitab’ul İman

[25]Müslim 112 Kitab’ul İman.

[26] İlam’ül Muvakki’in 1/65…

[27] Tevbe suresi 31. ayete ve tefsirine bakınız.

[28] Şu günlerde imamlar devletten fazla mesai yaptıkları için ek ücret talebinde bulunuyorlar. Ek iş olarak para istedikleri de, mesai saatlerinin dışında kıldırmış oldukları sabah, akşam ve yatsı namazlarıdır. Buralar cami olmaktan çıkmış resmi devlet dairesi haline gelmiştir. Bir Müslümanın bu kurumda namaz kılması ile su işleri, gaz, elektrik işlerinin yapıldığı dairelerde namaz kılması arasında hiçbir fark yoktur.

r.

[29] Bu ayeti kerimede şu iki hususa dikkat etmek gerekir:

1- Bazıları bu ayette geçen ‘‘kuvvet hazırlayın’’ emrini yanlış anlar ve şirk içerikli metotlarına kullanırlar. Tağutla ve tağuti kurumlarla iç içe yaşayarak, Allah, Resülü ve müminlerin dışında kâfirleri dost edinerek kuvvet hazırladıklarını iddia ederler. Oysa kuranı açıklamakla gönderilen Resulullah (sav) ayeti şöyle açıklamıştır: İmam Müslim’in Sahihinde, Ahmet’in Müsnedi’nde ve Sünenlerde Ukbe bin Amir’den şöyle rivayet etmişlerdir: Resulullah (sav) bu ayeti okudu ve üç defa; Dikkat edin kuvvet, atıcılıktır. Evet, ayette Allah (cc) onlarla savaşabilmek için kuvvet hazırlığını emretmiştir. Yoksa onların küfür ve şirklerini okutan, yayan okullar açılmasını değil.

2- Ayeti kerime yapılacak hazırlığın ne için olmasını ayetin içinde bildirmiştir. “Müminlere ve Allah (cc)’a düşmanlık edenlerin korkutulması…” Allah, korkutma kelimesi için er-he-be fiilini kullanmıştır. İ.Kesir, Taberi ve farklı müfessirler filli korkutma diye açıklar. Arapçada terörist kelimesi için bugün ‘‘irhabi’’ kelimesi kullanılır. Korkutan, ürküten manasında… Dikkat edilirse Allah (cc)’ın korkutun dediği Allah düşmanları ve terörist kelimesinin bugünkü kullanımı aynı kökten türemiştir. Ayet bu kadar açık ve net olmasına rağmen bugün din kisvesi altında Tağutun savunuculuğunu yapan, asılda kendileri din düşmanıdır, belamlar dinde terörizm yoktur, İslam şiddeti kabul etmez gibi safsatalarla insanların beynini yıkayıp, İslamın

[30] İ.Kesir tefsiri, Nisa 97 tefsiri.

[31] Bu konu için kitabın ibadet kavramının açıklanması bölümüne bakınız. Deliller zikredilmiştir.

[32] Tefsirlerde ayette geçen ‘‘rüşd’’ kelimesi; peygamberlik, hidayet, doğruluk olarak açıklanmıştır

[33] Hadis imam Ahmedin müsnedindedir. Mecmeg Zevaid’de Heysemi şöyle der: “Ahmet rivayet eder. İbni İshak işittiğini açıkça ifade eder. Senedde kalan ravilerin hepsi sağlamdır. Yine hadisi Ebu Yegla ve Taberani rivayet eder. Senedinde Muhammed bin Amr bin Alkame vardır hadisi hasendir, kalan raviler ise sahihtir. Ahmet Şakır, İmam Ahmed’in Müsned’ine tahkikinde “senedi sahihtir” der.”

[34]Allah cc nasip ederse bu konuyu ileriki zamanlarda daha tafsilatlı bir şekilde konu ile ilgili tüm şüpheleride zikrederek bir risale kaleme alacağım.

[35] Mustasfa 2/390.Konu başlığı; halktan olan ammi sadece ilmini ve adaletini bildiğine fetva sorar.

[36] Müslim 43.Kitabul iman.

[37]İki hadisi de imam Müslim iman babında rivayet etmiştir.27-31.

[38]Mecmu Feteva 7/609.  

[39]Kurtubi 7/331.

[40]Feth iman kitabı 1/46

[41] Buhari kitabul ilim ve kitabu er-rikak.

[42] Buhari kitabul iman 14.

[43] Buhari kitabul iman 13.

[44] Buhari iman 53,İlim 87

[45] İ.Kesir tefsiri, Kıyamet 36.

 
  Toplam 94467 ziyaretçi (188356 klik) kişi burdaydı!  
 
Onların Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir. Zuhruf 86 Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol