Bağımsız Çeçenistan 1994 (foto) »     Uyanış Konseyi lideri Kerbuli ve 6 polis öldürüldü »     Özgür Gazze teknesi kuşatmayı delecek... »     Guantanamo sorguları kayıt altındaymış! »     Hamas boyun eğmeyecek kadar izzetli ve güçlü »     İsrail'den Bir Büyük Suikast Daha »     çeçen Mücahidlerin Yeni Görüntüleri »     El Kaide:Bir Grup Kahramanın Şehadeti »     Somali ordusundan 37 asker cihada katıldı! »     Afganistan'da işgalci ve işbirlikçilere darbeler »        

   
  İLİM PAYLASTIKCA COGALIR
  Resmi nihakın hükmü
 

RESMİ NİKAH KAVRAMININ TARİHİ GELİŞİM SÜRECİ

 

EVLİLİK AKDİNİN DÎNÎ TARAFI:[1]

Evlilik akdine resmî veya dînî bir uzvun iştirakinin şart olup olmamasına göre tarih boyunca üç nevi evlilik görülmüştür: Hususi, dini ve medeni

 

1- Husûsi evlilik:

Etnolojik, etnografik ve sosyolojik tetkikler en yaygın ve en eski evlenmenin husûsî evlenme şeklinde olduğunu göstermektedir. Bu önceleri kız kaçırma ve bilahere kızın ailesiyle bir meblağ üzerinde anlaşma şeklinde vuku buluyordu. Daha sonra, kızın ailesiyle önceden anlaşarak kızı satın alma şekline inkilab etti. Son tekamülde evlilik beyi aktine müstenid vasfını da kaybederek husûsî mahiyette (borçlar hukukuna dahil olmayan) ailevî bir akit karakterine bürünmüştür. İşte bilhassa Roma hukukunda "karşılıklı rızalar evlenmeyi vücuda getirir" cümlesi evlenme aktinin kaidesi olmuş, önceleri kilise hukukunda da bu esas aynen benimsenmiştir.

2- Dini evlenme:

Bunda evlilik kudsî bir muamele telakkî olunarak dine bağlanmış, rûhânî uzuvların iştirakiyle yapılacak merasim ve rûhanilerce evliliğin takdisi şart koşulmuştur.

Mesela Roma'da bilhassa asîl Patrisyen ailelerine mahsus "conferrat-ti" ismi verilen bir nevi dînî evlenme vardı. Buna en yüksek ruhban katılır, on şahid huzurunda Jüpiter'e kurban verilir ve karı-koca ilahî ve beşerî hukuka uygun olarak tam bir hayat birliği için birbirine bağlanırdı.

Hristiyanlık başlangıçta, Roma hukukundaki "karşılıklı rızanın evlilik için kafi olacağı" prensibini benimsemişti. Ancak zamanla, hassaten katolik kilisesinde evlenme akdinin rahip tarafından takdisi şartı buna eklendi Gerçi akit yine karşılıklı rıza ile vücuda geliyordu, fakat rahibin takdisi de gerekli bulunuyordu. 10. asırdan 1563 tarihine kadar durum böylece devam ederken mezkûr tarihte toplanan Trento rûhânî meclisi "nişanlılardan birinin rahibi ile iki şahid huzurunda karşılıklı rızanın beyanını" şart koştu. 190" tarihli papazlık emirnamesi ile 1917 tarihli kilise kanunu bir ıslah dahi getirerek "rahibin tehdid altında kalmadan tarafların irade beyanlarını kabu. etmesi" esasını tanzim etmiştir. Modern devletlerin laik evlenme hukukunda evlenme akdi, katolik kilise hukukundaki şekle göre tanzim edilmiştir.

 Protestanlık, evlenmeyi mukaddesattan sayan inancı reddederek bunt devletin teşrii faaliyetine tabî saymakla beraber dînî nikah ve rahibıi evlenme akdini takdisi esası terkedilmemiştir.

Musevîlerde, rûhânî reisin evlenme akdinde hazır bulunması nikah'ın in'ikadımn şartı değildir.20

3- Medeni evlenme:

Buna göre evlenme medenî bir akitten ibarettir. Devlet onu, dînî akidelerden tamamen müstakil olarak kendisi tanzim edecektir. Bu görüş Batı'da bilhassa Fransız ihtilalinde ve on dokuzuncu asırda inkişaf etmiştir. Bunun üzerine de devlet ile kilise; dînî ve rûhânî evlenme ile devletin vazettiği laik evlenme hukuku arasında bir mücadele başlamıştır. Devletçi cereyanın gayesi evlilik muamelesini rûhâni uzvun iştirakinden kurtarmak ve onu sadece resmi bir memurun iştirakine bağlamak idi. Bu vadideki mücadele muhtelif devletlerde başka başka neticeler verdi:

a- Mecburi medeni evlenme:

Burada devletin uzvu muameleye iştirak edecektir. Onsuz yapılan evlilik akitleri muteber değildir. Hollanda, Belçika, Almanya, Macaristan, Romanya, Güney Amerika'nın bazı eyaletleri ve İsviçre'de21 mecburi medeni nikah esası vardır.

b- İhtiyari medeni evlenme:

Bunda dînî ve medenî evlenme eşit kabul edilmiş, evleneceklerin bunlardan birisini tercih etmeleri serbest bırakılmıştır. 1836 dan beri İngiltere'de, Amerika Birleşik Devletleri'nin ekserisinde, İskandinavya devletlerinde, 1929 dan beri İtalya'da bu sistem tatbik edilmektedir.

c- İstisnai medeni evlenme:

Bu sistemi kabul eden yerlerde asıl evlenme dînîdir. Ancak devletin hukukunda kabul edilmemiş bir mani sebebiyle dînî evlenme akdine imkan bulunmayan bazı istisnaî hallerde medenî evlenmeye başvurulur. Eskiden Avusturya'da, şimdi Yunan-Ortodoks kilisesine mensup bazı Balkan devletlerinde (Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya) ve 1929dan beri Vatikan devletinde evlenmeyi yalnız kilise akdedebilir.

20. Ceride-i İlmiyye, 1336/34, s. 1008 (Hukuk-ı aile Kararnamesi esbab-ı mucibe layihası).

21. T.M.K na göre "Evlendirme memuru merasimin hitamı üzerine derhal karı ve kocaya bir evlenme kağıdı verir. Evlenme kağıdı ibraz edilmeden, evlenmenin dînî merasimi yapılamaz. Bununla beraber evlenmenin tamamiyeti dînî merasimin icrasına mütevakkıf değildir." (mad. 110)

Yaptığımız alıntıdan açıkça anlaşıldığı üzere günümüzdeki resmi nikah kavramı fransız ihtilalinden sonra  batıda gelişen dinden kopuş süreciyle ortaya çıkmış ve eskiden darul islam olan bölgelere de aynı laik mantığın devamı olarak girmiştir. Papazın huzurunda kıyılan nikah taklid edilerek medeni nikah merasimi ihdas edilmiştir. Bütün bunlar bile resmi nikahın tamamen dine alternatif olarak geliştirilmiş bir kavram olduğunu göstermeye yeter de artar bile...Yukarda türk medeni kanununda dini nikaha nasıl bakıldığını gördük. Resmi nikah kıyılmadan yapılan dini nikah geçersiz sayılmakta hatta türk ceza kanununda buna verilecek ceza dahi belirtilmiştir. Kısacası tagutun nezdinde dini nikah kıyan bir çift resmi nikah kıymadıktan sonra –haşa- zani ve dost hayatı yaşıyor sayılmaktadır. Şimdi dini nikahı kıydıktan sonra belediye nikahı için başvuranlar sistemin “siz zanisiniz” iddiaasını zımnen kabul etmiş sayılmaz mı. Değerlendirmeyi hakkın nuruyla bakan insaflı okuyucuya bırakıyorum...

Zaten şu hususu belirtmek istiyoruz ki medeni kanun tamamen, dini hukuk olarak görülen mecelle’ye alternatif olarak ihdas edilmiş ve bu kanunu İsviçreden getiren zihniyet bunu gizleme ihtiyacı duymadan açıkça belirtmiştir. Bakınız M. Kemalin yaveri Mahmud Esad Bozkurt neden böyle bir kanuna ihtiyaç duyulduğunu izah ettiği “esbabı mucibe layihası”nda neler söylüyor:

"Mecellenin temeli ve ana çizgileri dindir. Dinler değişmezler. Oysa insanhk hayatı her gün, hatta her an köklü değişimlerle karşı karşıya­dır. Bu değişim hiçbir zaman durdurulamaz. Yasaları dine dayalı dev­letler, dinler değişmediğinden hayat sistemi de devamlı değiştiğinden kısa bir zaman sonra yurdun ve milletin isteklerini karşılayamazlar. Din yasaları ilerleyen hayat karşısında şekilcilikten ve ölü sözcüklerden ile­ri bir değer, bir anlam taşıyamazlar. Dinler değişmediğinden onların yal­nız bir vicdan işi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden bi­ridir."

"Köklerini dinlerden alan yasalar, uygulandıkları toplumları gökten indikleri ilkel çağlara bağlar ve ilerlemeleri engelleyici belli başlı ne­den ve etkenler arasında bulunurlar. Türk ulusunun alın yazısını, bu-günkü çağda bile, ortaçağ düzen ve kurallarına bağlamada dinin değiş­mez kurallarından ilham alan ve Tanrı katıyla ilişkili durumda bulu­nan kanunlarımızın, en güçlü etken olduklarından kuşku duyulmamalıdır."

"Türk hakimleri, derme çatma fıkıh kitaplarından ve din ilkelerin­den kural bulup çıkarmak yoluyla yargı görevi yapmaktadır ve yargıç hükümlerinde belirli bir görüş, dini bir deyiş veya temel bir kaide ile bağ­lı değildir. Bu nedenle benzeri meseleler hakkında verilen kararlar ülkenin çeşitli yerlerinde çoğu kez farklı ve çelişkili olmaktadır. Sonuç­ta Türk halkı adalet dağılımında tutarsızlık ve devamlı bir karışıklık­la karşılaşmaktadır. Halkın alınyazısı belirli ve oturmuş bir adalete de­ğil, rastlantıya, şansa ve birbirleriyle çelişkili ortaçağ fıkıh kuralları­na bağlı bulunmaktadır. Cumhuriyet, Türk adaletinin bu karmaşıklık­tan, yokluktan ve pek ilkel durumdan kurtarılmasını, devrimin ve çağdaş uygarlığın gereklerine uygun yeni bir Türk medeni kanunun hız­la meydana getirilmesini ve Türk medeni kanunun , medeni kanunlar arasında en yeni, en kusursuz ve halkçı olan İsviçre medeni kanunun­dan alınmasını gerekli kılmıştır."[2]

“Prosedür icabı” evlilik cüzdanı çıkartanlar umarım bu yaptığımız alıntılar üzerinde iyi düşünürler. Ortada tamamen islam şeriatine alternatif olarak çıkartılmış bir medeni kanun ve bu kanuna dayalı olarak oluşturulmuş bir evlilik sistemi sözkonusudur.müslümanın bunlardan beri olması, kafirlere muhalefet etmesi mi gerekir, yoksa çeşitli zorlama teviller getirerek bu nikahı meşrulaştırması mı?

 



[1] Mukayeseli İslam Hukuku, Hayreddin Karaman, cilt 1, sf 291-294, İz yay. İstanbul 2001) Karaman, medeni nikahın laik zihniyetten kaynaklanan bir nikah çeşidi olduğunu itiraf ettikten sonra ilerleyen sayfalarda islami nikahın medeni nikah türünden olduğunu isbata çalışmaktadır. Kitapta başka bu tarz modernist fikirlere çokça raslanmaktadır. Dikkatli olunsun....

[2] Mahmud Esad Bozkurt’un bu küfür dolu hezeyanları hakkında geniş bilgi ve reddiyesini okumak isteyenler H. Karakaya’nın “Fıkıh usulu” adlı kitabının “HÂKİMİYET VE KANUN KOYMA” başlıklı bölümüne müracat edebilir.

RESMİ NİKAH HAKKINDA BAZI SORULAR

 

Soru: Darul harb’de Müslümanlar İslam nikahından sonra zorunluluk dan dolayı sistemin resmi nikahını yapa bilirlermi?

 

Cevap: Bir amelin zorunluluktan dolayı yapılıp yapılmayacağını tespit etmek için o amelin hükmünü belirlemek lazım. Eğer o haram veya küfürse, zorunluluktan dolayı yapılamaz. Küfürse ancak ikrah altında yapılır.
Ve bu amel küfürdür.
Bunun açıklaması kısaca şöyledir:

İki müslümanı evlendirme yetkisi ancak başka bir müslümana aittir. Bu yetki kafirlere verilemez. Zira evlendirmek bir tasarruftur ve üstünlük makamıdır. Yani velayettir. Kafir ise küfrüyle zelildir. Ona öyle bir yetki vermek demek, Allah onu alçalttıktan sonra, onu yükseltmek demektir; ona müslümanların üzerine tasarruf yetkisini vermektir ve onu veli edinmektir. Zira orada hüküm kafirin elinde olmaktadır; onun vereceği karara bağlıdır. Eğer evlendiriyorum derse; evlendirir. Yok bir şeyi beğenmeyip evlendirmiyorum dese evlendirmez. Yani nihayi kararı o veriyor.
Dolayısıyla bu amel kafirleri veli adinmektir. Bu amel yaptırmayıp sadece evlilik cüzdanını çıkartmak meselesine gelince: "beni kafir evlendirdi" sözü elfaz-ı küfürdür; zira bunun manası şundan başkası olamaz: "Ben kafiri veli edindim" Yani"beni kafir evlendirdi"="Ben kafiri veli edindim"
Evlilik cüzdanı bu manaya geliyor; içinde elfaz-ı küfür vardır. Çünkü orada ne yazıyor: evlenen taraflar; evlendirme memuru; evlendirme dairesi. Yani evlilik cüzdanını çıkartan "ben kafiri veli edindim" manasında bir kağıt çıkartıyor ve bu küfürdür. Dolayısı ile kişi müslüman olduktan sonra evlilik cüzdanını hiç bir şekilde çıkarıp kullanamaz. Hangi şekilde eline geçerse geçsin sonrasında onu kullanmak aynen kişinin kendisinin çıkarması gibidir ve kendi çıkarmış gibi hüküm alır. Allah korkusu içinde olan kişiler artık teslim olur ve başka sözlere dalıp sapıklığa düşmezler.

 

Soru: Kişi kafirken çıkarmış olduğu evlilik cüzdanının hükmü nedir?

 

Cevap: Resmi nikahın küfür olma sebebi tevhidi ihlal etmekten ziyade velayı ihlal etmekten kaynaklanır. (Tabi tevhidle de dolaylı olarak bağlantılıdır.) Resmi nikahı kişi kafirken kıymıştır. Kafirler ise birbirlerinin velisidir ve kendi aralarında kıydıkları nikahlar geçerlidir. Hatta bir karı-koca iddet süresi içinde müslüman olsalar tekrar nikah tazelemeleri gerekmez

Dolayısıyla evlilik cüzdanı diğer şirk belgeleri gibi değerlendirilemez kanaatindeyiz. Kullanmaya devam etmenin küfür veya haram olduğuna dair bir delil bilmiyoruz. Ancak şüpheli şeylerden kaçınmak açısından değerlendirilip imha edilmesi de artık kişilerin vicdanına kalmıştır.

 

İDDiA: Nikahın  şartlarını   buraya  yazamadığınız  sürece      heva  ve hevesten  fetva  uydurdugunuzu  bilin  ! Nikah  ilandır ,  Nikah  kıyma  duası     vs  bunlar  müstehab  olan  şeylerdir  .  Nikahın şartlarından  değildir.  Nikah  ilanını  kim   ederse  etsin  İlan  geçerlidir. Yeter ki  diğer  şeri  şartlar  (şahid , mehir , veli izni)  oluşmuş  olsun.

 

Cevap: Kimse zaten nikah me'murunun olmasını nikahın sıhhati için şart koşmuyor. Birileri şunu mu zannediyor: Biz çok cahiliz ve nikahın şartlarını bile bilmeyiz! Nikah me'muru olmadan da nikah sahihtir; dolayısıyla nikah me'muru kafir de olsa, zaten nikahın diğer olmazsa olmaz şartları yerine geldikleri için nikah sahihtir.(!) Böyle bir şeyin batıl olduğu ortadadır.

 
 
Anlamanız için namazdan örnek verelim. Vitir namazını ele alalım. Normalde vitrin yerine gelmesi için bir rekat kılmak yeterlidir (hanefilere göre 3 rekat, bu o kadar önemli değildir). Bir kişi 1 rekat kılsa vitri yerine getirmiş olur, ama iki rekat daha ekleyebilir (veya daha fazla). Nikahla şu benzerliği yapıyorum: nikah'ın şartı iki şahid, veli'nin izni v.b.; vitrin şartı da bir rekat. Ve nasıl ki nikah duası, nikah memuru şart değilse, vitir için iki rekat namaz daha kılmak da şart değil. Eklenebilir de eklenmeyebilir de; nikah duasının, veya nikah me'murunun eklenebilir veya eklenmeyebilir oluşları gibi.
Şimdi birisi size dese ki:
- Sen Allah için vitri bir rekat kıl; kalan iki rekat da şu put için kıl. Siz de dersiniz ki:
- Puta namaz kılmak küfürdür. O kişi de sana der ki:
- Ya vitrin sahih olması için bir rekat kılmak yeterlidir. Sen zaten bir rekat kıldın, vitrin şartı yerine geldi. Öteki iki rekat zaten şart değil; onları puta kıl. vitrin nasıl olsa sahihtir. Sen de aklın varsa dersin:
Vitrin şartı yerine gelip gelmemesi, veya iki rekat'ın vitrin şartı olmaması ayrı bir şey. Vitrim sahih olsa bile; o iki rekatı puta kılmaz ayrı bir küfürdür.
İnşaAllah örneği anlamışsınızdır. Birisi dese ki bize:
Zaten iki şahit var, nikah sahihtir, dolayısıyla kafir memur nikahına gidip nikah kılma olayını ekleyebilirsiniz, o zaten ek bir şey. Biz de diyoruz ki: nikah şartlarının yerine gelip, nikahın sahih olup olmaması, nikah me'murun nikahın şartı olmaması ayrı bir şey. Nikah kılma yetkisini kafire vermek ayrı bir küfürdür. Nikah sahih olsa da bir küfrü buna ziyade olarak yapmak küfürdür.

Veya başka bir örnek. Vitir cemaatle kılınabilir, veya kılınmayabilir. Şimdi şunu diyerek vitri kafirlerle kılabilir misin?:
- Cemaat vitir namazı için şart değildir. Dolayısıyla kafir biri bana vitir kıldırabilir. Ben zaten vitrin bütün rükünlerini, secdesini, rükusunu yerine getiriyorum, dolayısıyla vitrim sahihtir, imam da zaten vitrin şartından değil, ondan dolayı vitrim sahih olduğu için kafir biri bana kıldırabilir.

 

Bir de iki şartı birbirine karıştırmamak lazım:
Vitir için her ne kadar imam şart değilse, ama eğer ki imam varsa, onun illa ki müslüman olması lazım. Bunun gibi islama göre nikah memuru şart değil, ama madem ki eğer nikah kıyan varsa, onun müslüman olması lazım.
Bunun ispatı biraz sonra gelecek inşaAllah. Şimdi bu şartlara devam edelim:
Nikah memurun islama göre şart olmamasını bazıları kendisi için kolaylaştırıcı bir hüküm olarak algılıyor. Oysaki tam tersine bu işi daha da vahim leştirir. Zira kafirlere göre nikah memurun olması nikah için şarttır. O isterse evlendirir, isterse evlendirmez. Ve işte nikah memurunun şart olmadığı halde, sen ona giderek onu şart haline sokuyorsun, yani islama yeni bir hüküm sokuyorsun. Zira ona gitmekle şunu kabullendin; o isterse seni evlendirir, isterse evlendirmez, yanı onun varlığının şart olduğunu kabul etmiş oldun. Şimdi ise nikah memurunun şartlarına geçelim:
Zaten nikah için nikah kıyanın olması şart olmadığı için, onun şartları üzerine fazla durulmadı. Ama buna gerek de yok. Nikah kıyanın mahiyetini anlamak için velilerin mahiyetini görelim.
Evlilikte veli'nin anlamı şudur: Evlendirme tasarrufu velinindir, onun izni olmazsa evlilik sahih değildir. Yani aslında evlendiren velidir:
"İçinizden evli olmayanları köle ve cariyelerinizden de salih olan­ları evlendirin. Eğer onlar fakir İseler, Allah onları lütfü İle zen­gin kılar. Allah Vâsidir, herşeyi çok iyi bilendir." (Nur: 32)
Ayette evlendirin diyor. Mesela köleleri evlendirmemiz lazım. Ve bir kölelerin velileriyiz. İstersek evlendiririz. Uygun görmezsek evliliğe izin vermeyip evlendirmeyiz.
Kurtubi diyor ki:
" Bundan dolayı kölenin ancak efendisinin izniyle evlenebileceği ic-mâ' ile kabul edilmiştir. " - ( Kurtubi Tefsiri ilgili ayetin tefsirine bkz)
Bundan dolayı kafirlerin nikah memuru ile islamdaki veli aynı konumdadır. İlletleri birdir: Veli'nin illeti: evlilikte tasarrufu olması, evlendirme yetkisi olmasıdır. Kafirlerdeki nikah memurun illeti de aynı bunun gibidir: evlendirmede tasarruf ondadır. Ve ona bu tasarrufu vermek, sözkonusu illeti vermek demektir, yani onu veli yerine koymak demektir. Veli'nin şartları ise bellidir. İcmayla velilikte müslüman olma şartı vardır.

Bütün bunlar olmasa zaten genel olarak kafire müslümanların üzerine üstünlük makamı vermek yasaktır:
Bunun delili şu ayettir:
" Allah, mü­minlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir. " -  (nisa, 141)

Şimdi bir kafiri "nikah memuru" makamına getirmek; o ister evlendirir, ister evlendirmez konumuna getirmek, kafir için üstünlük makamı değilse nedir; müslüman için zillet değilse nedir; müslümanın üzerine kafire yol, yetki vermek değilse nedir? Zira memur dilerse yaşı tutmadığı, velisinin izni olmadığı, evrakın eksik olduğu vb gerekçelerle nikahı kıymayabilir.

Serahsi diyor ki:
123 - ... Rasulullah (s.a.v.) : "îslam daima üstündür ve ondan üstünü olamaz." buyurmuştur. Bu ha­disten kasıt, İslamın güzelliğini haber vermek değil, İslamın hükmünü belirt­mektir. Bu, mutlaka gerçekleşecektir. Rasulullah'm haber verdiğine muhalefet etmek caiz değildir.

Ayrıca kafirin, müslümanı zelil kılması, şer'an caiz değildir.
132- Ömer b. Abdülaziz, aynı genelgesinde yine şöyle yazdı: Ehli Kitabın eğerlere binmelerine müsaade olunmasın. Onlar, palana (semere) binsinler Ayrıca, tanınmaları için kuşak bağlasınlar.

Yani, elbiselerinin üzerine zünnar bağlasınlar ve semere benzeyen eğere binsinler. Bu önü yüksekçe olan bir eğerdir. Onlara bunun emredilmesinin se­bebi; izzet sahibi olma konusunda müslümanlarla yarışmalarının önlenme­sidir .Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır.

"Kitap Ehlini hakir ve zelil görünüz, ama onlara zulmetmeyiniz."

Hz. Ömer b. Hattab (r.a.), zimmîlerle, zünnar bağlamaları şartı üzere an­laşmıştı. Valilerine gönderdiği bir genelgede de: "Zimmîlere, boyunlarına kur­şundan kolye takmalarını, kemer bağlamalarını ve müslümanlara benzeme­melerini emretmelerini yazmıştır."



352- Müslümanların emriyle düşmana karşı savaşıyor olsa bile, zimminin verdiği eman geçersizdir.

Çünkü kendisi de aynı inançta olduğu için onlara bir meyli vardır. Normal olarak onlara eman verirken hedefi müslümanları gözetmek değildir. Ayrıca o, İslama yardım ehlinden de değildir. Savaşta ihtiyaç anında yardımlarını iste­mek, köpeklerin yardımını istemek gibidir. Yahut aynı inancı paylaştıkları kim­selere karşı onları savaştırmak, kendilerini son derece hakir düşürmek içindir. Onun için de verecekleri eman sahih olmaz.

378- Komutan, zimmîlerden birine, muhariplere eman ver­mesini emretse, yahut müslümanlardan biri zimmîye böyle bir şey emretse ve zımmî de yerine getirse, bu eman caizdir.

Çünkü komutan eman yetkisini bizzat kendisi elinde bulundurmaktadır. Emir verdikten sonra zimmi de bu yetkiye sahip olur. Zimmînin, inancı sebe­biyle düşman tarafa meyil duyacağı mülahazasiyle emanı sahih olmamakla be­raber müslümanın ona emretmesi halinde onun verdiği eman sahih olur. Müslü-manın ona emretmesi ve zimmînin de yerine getirmesiyle zimmînin müslüman­lar tarafına meyli açığa çıkmaktadır.

Ama çarpışmasını emrederse, durum değişir. Sadece bu emirle emanı muteber olmaz. Çünkü müslümanın zimmîye çarpışma emrini vermesiyle eman yetkisini de verdiği manası çıkmaz. Böyle bir şey olsa kafirin kendisi eman vermiş sayılır. Halbuki kafir bu konuda yetkili değildir.

Ancak müslüman kişi, ona eman vermeği emrederse bu emirde eman ver­me serbestisi manası da vardır. Çünkü bu eman müslümanın reyi ile çıkmıştır. Bunda töhmet de sözkonusu değildir.

Bu emir iki şekilde olmaktadır: Ya zimmînin doğrudan doğruya: "Size e-man verdim" yahut "Falan müslüman size eman verdi" demesiyle olur. Müs­lüman ona: "Şunlara eman ver" dediğinde zimmînin, "Size eman verdim, yahut falan size eman "verdi" demesi arasında fark yoktur. Onlar da eman altında olurlar. Çünkü bu emirle eman verme yetkisine sahip olur. Bu konuda herhangi bir müslüman hükmüne girer. Müslümanın onlara: "Size eman verdim yahut falanca size eman verdi" demesi müsavidir. Her iki şekilde de eman altında olurlar. Çünkü emanm yetkili kişi tarafından verildiğini belirtmektedir.

Müslüman kişi, zimmiye: "Falan size eman veriyor" demesni emretse ve zımmi de bu şekilde söylerse, onlar eman altında olurlar. Çünkü zımmiyi ken­dilerine elçi göndermiş gibidir. O da bu görevini yerine getirmiş olur. Bu da, kendilerine eman verdiğini bildiren bir mektup yazması ve zımmi ile gönder­mesi gibidir. Bu mektup kendilerine ulaşınca, eman altında olurlar.

Kendisi onlara: "Size eman verdim" derse, bu eman geçerli olmaz. Çünkü kendisine verilen emre muhalefet etmiş olur. Onun görevi mektubu kendilerine ulaştırmaktı. Bu da eman verme yetkisini içine almaz. Yine: "Size eman ver­dim" demesi mektubu ulaştırması demek değildir. Sadece kendi kendine ek ola­rak yaptığı bir akiddir. Akid yapmağa da yetkili olmadığından bu akdi geçersizdir.
Serahsi, Şerhu siyeril kebir

Şimdi naklettiğim şeylerde, daha basit meselelerde hüküm böyleyken, daha üst tam tasarruf makamları için hüküm ne olur.

 

Tabi çoğu bunu sıradan görür, önemsemez. Bu onların iman gözüyle bakmadıkları, her şeyi tevhid penceresinden değerlendirmedikleri için. Müslüman için ise bu büyük bir olaydır.
" Rahmân çocuk edindi" dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! " - (19/88-90)
Vela da bunun gibi:
Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.
Bu kişiler tevhide, imana sahip olmadıkları için gözleri kördür, kafirlere velayet verdiklerini görmezler anlamazlar, önemsemezler.
"Allah'a göre canlıların en kötüsü gerçeği dinlemeyen sağır ve dilsiz kimselerdir. Allah, onlarda bir hayır görseydi, elbette onlara bir anlayış verirdi, işittirirdi. Onlara anlayış verseydi bile, onlar yine de yüz çevirerek dönerlerdi." - ( Enfal, 22-23 )
O halde bunlar vela'nın ne olduğunu bilmiyorlar. Bunu biraz anlatmaya çalışalım:

 

Vela Nedir?


Vela tanımını yaparken bütün şer'i kavramların tariflerinde de yaptığımız gibi, özellikle seleften gelen tanımlara öncelik verilmesi lazımdır. Hele tanım konunun uzmanı ve ehlinden naklediliyorsa. Vela konusunda, el-hamdu lillah böyle bir nakil var ve bu öyle bir tanım ki, başka herhangi tanımlara hiç ihtiyaç bırakmayan, çok açıklayıcı, geniş, kapsamlı bir tanımdır ki bu muhteşem tanım incelendikçe, tanımın özüne indikçe hayret arttıran bir tanımdır.

Üstelik bu tanım, vela konusunun –tabiri caizse- uzmanı olan Ömer b. el-Hattab tarafından verilmiştir. Ömer b. el-Hattab ki hak ve batıl farkını ortaya koymadaki ileri görüşlülükten dolayı kendisine faruk/hakla batılı ayıran ismi verilmiş ve velanın bazı konularında kendi iman nuruyla başkalarının göremediği hususları görmüş ki bu konuda şöyle bir rivayetler naklediliyor:

Hz.Ömer'in şöyle dediği rivayet olunur: Yüce Allah müşrikleri mağlup etmesi ve onlardan yetmiş kişinin öldürülüp yetmiş inin de esir edilmesi üzerine Resulullah (s.a.v) Ebubekir, Ömer ve Ali (radıyalâhu anhüm) ile istişare etti. Ebubekir şöyle dedi: "Ya Rasulullah! bunlar amca oğulları ve akrabalardır. Bana göre bunlardan fidye alıp serbest bırakman uygundur. Onlardan alacağımız fidye kafirlere karşı bizim için bir kuvvet olur. Umulur ki Allah bunlara hidâyet nasip eder de bize yardımcı olurlar. Resulullah (s.a.v), "Senin görüşün nedir? Ey Hattapoğlu!" diye buyurdu. Ben dedim ki: "Vallahi ben Ebubekir'in görüşünde değilim: Benim görüşüm şudur: Bana müsaade et falancanın Hz. Ömer'in bir akrabası - boynunu vu­rayım, Ali'ye müsaade et Akîl'in boynunu vursun, Hamza'ya müsaade et. O da kardeşinin boynunu vursun tâ ki Allah bizim kalbimizde o müşriklere o küfrün önderleri ve liderlerine karşı herhangi bir sevgi olmadığını görsün." Resulullah fs.a.v) benim söylediğime değil, Ebubekir'in söylediğine mey­letti ve esirlerden fidye aldı. Ertesi gün olunca sabahleyin Resullah (s.a.v)'in yanma gittim. Bîr de ne göreyim Resûlallah (s.a.v) Ebubekir ile birlikte oturmuş ikisi de ağlıyorlar. Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasulü! seni ve arkadaşım ağlatan sebep ne?" Bunu bana söyle! Eğer ağlayabilirsem ben de ağlarım, ağlayamazsam ağlar gibi görünürüm." Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Arkadaşlarının bana teklif ettiği fidyeden dolayı ağlıyorum, (ve yakındaki bir ağacı göstererek) Azabınız, bana şu ağaçtan daha yakın olarak gösterildi. Allah şu ayetleri indirdi. "Hiçbir peygam­bere, yeryüzünde ağır basıp zaferler kazanıncaya kadar fidye alması yaraşmaz. Sizler geçici dünya malını arzu ediyorsunuz. Halbuki Allah sizler için ahireti ister. Allah azizdir, hüküm ve hikmet sahibidir." "Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınıza karşılık herhalde size büyük bir azab dokunurdu." Müslim, Cihad, 58. Ahmed b. Hanbel Müsned, 1/30-31

Tirmizî, Ebû Hureyre'nin şöyle dediğini rivayet eder: Peygamber (s.a.) şöy­le buyurdu: "Sizden önceki kimselere -ki onlar üstlerine gökten ateş inse onu yi­yecek durumdaydılar- ganimet helal kılınmamıştı." Bedir günü ise müslüman-lar, henüz kendilerine ganimet helâl kalınmadığı halde ganimetlere daldılar. Bunun üzerine Allah: "Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınıza karşılık herhalde size büyük bir azab dokunurdu" ayetini indirdi.

İbni Münzir ise, Nafi' vasıtasıyla İbni Ömer'in şöyle dediğini nakleder: Be­dir esirleri konusunda ashab ihtilaf etti. Peygamber (s.a.) Ebû Bekir ve Ömer ile istişarede bulundu. Ebû bekir: "Onlardan fidye al", Ömer: "Onları öldür" de­di. Bir sahabi: "Resulullah (s.a.)'i öldürmek ve İslâm'ı yıkmak istediler. Ebû Be­kir de kalkmış peygambere fidye almasını söylüyor" dedi. Bir başka sahabi de: "Onların içinde Ömer'in babası, ya da kardeşi olsaydı, onların öldürülmesini is­temezdi" dedi

Resulullah (s.a.), Ebû Bekir'in görüşünü benimsedi ve onlardan fidye aldı. Bunun üzerine: "Eğer Allah'ın geçmiş bir yazısı olmasaydı, aldığınıza karşılık herhalde size büyük bir azab dokunurdu" ayeti nazil oldu. Resulullah (s.a.): "Neredeyse, Ömer'e muhalefet yüzünden, bize büyük bir azap dokunacaktı. Azap gelseydi, ondan ancak Ömer kurtulurdu" buyurdu.

Şimdi ise sözkonusu tanımı nakledip onu inceleyelim. İmam Ahmed sahih isnadla rivayet ediyor:

Ebu Musa (r.a.) diyor ki:

"Ömer'e (r.a.): "Benim hristiyan bir katibim var" dedim. O da bana dedi ki:

"Ne yaptın? Allah cezanı versin! Sen Allah'ın (c.c.):

"Ey iman edenler! Yahudi ve hrıstiyanları dost edinmeyin; onlar birbirlerinin velileridir. İçinizden kim onlaro veli edinirse, o da onlardandır" (Maide: 5/51) buyurduğunu işitmedin mi?

Tevhid ehlinden birini katip edinemez miydin?"

Ben de: "Ey mü'minlerin emiri! O benim için sadece yazıyor, dini de kendisine aittir (ben dininden sorumlu değilim)." dedim.

Ömer (r.a.):

    *
      Allah onları alçaltmışken, onları kerim/saygın kılma;
    *
      Allah onları zelil kılmışken, onları aziz/üstün kılma;
    *
      Allah onları uzaklaştırmışken, onları yaklaştırma."

dedi."

Beyhaki'nin rivayetinde Ömer ayeti okuduktan sonra Ebu Musa:

- Vallahi ben onu veli edinmedim, o sadece benim için yazıyordu. Ömer dedi:

- Sana yazması için islam ehlinden birini bulamaz mıydın?

    *
      Allah onları uzaklaştırmışken, onları yaklaştırma;
    *
      Onlar Allah'a ihanet etmişken, onlara güvenme;
    *
      Allah onları zelil kılmışken, onları aziz/üstün kılma.

(Beyhaki Sünenü'l-Kübra: 9/204, Ahmed)

Görüldüğü gibi Ebu Musa yaptığı işin velayla ne bağlantısı olduğunu başta anlamamış. Ömer ise vela meselelerindeki yüce anlayışıyla ona anlatmış ve velanın mahiyetini ortaya koyan bir tanım vermiş. Vela'nın hangi türünü ele alırsak alalım, bu tanımın içine giriyor. Örnek olması açısından velanın bazı çeşitlerini ele alalım:

Kafirleri emir edinmek - Allah kafirleri alçaltmışken, seviye ve makamlarını aşağı etmişken, onlara müslümanların üzerine üstünlük makamlarını vermek, müslümanları üzerine üstün pozisyonlar vermek.

Kafirleri sevmek - Allah bütün alanlarda kafirleri uzaklaştırmışken, duygu alanında onları yaklaştırmak, sevmekle onları yükseltmek.

Sır paylaşmak - Onları yaklaştırmak, zira sırlar yakınlarla paylaşılır; onlara güvenmek.
Şimdi ise bu tanımı sağlamlaştırmak ve ispatlamak için bazı deliller getirlem. Delilleri şöyle plana göre sıralayalım:

   1. Allah şirki ve müşrikleri aşağılamış, pis olduklarını bildirmiş, onları uzaklaştırmış, onlara buğzetmiş ve lanet etmiştir.
   2. Allah islamı ve müminleri yükseltmiş.
   3. Vela-Bera'nın Genel Tanımı:
   4. Müslümanların müşrikleri alçaltıp yükseltmemeleri gerekiyor, onları müslümanlarla eşit tutmamaları gerekiyor
   5. Kafirleri yükseltmek; onlara izzet, şeref, kudret atfetmek nifaktır, kafirlere vela ve küfürdür.

1 - Allah şirki ve müşrikleri aşağılamış, pis olduklarını bildirmiş, onları uzaklaştırmış, onlara buğzetmiş ve lanet etmiştir.

Evet şirk en büyük zulüm, düşünülebilecek en kötülüktür. Şöyle ki zulüm ve kötülük hakk sahibine hakkını vermemek, hakkını çiğnemektir. Kişi bize söverse, yakınlarımızı öldürürse, biz onu kötü sayarız ve buğzederiz; fakat bizim hakkımız büyük olmadığı için, hakkımızın çiğnenmesi de büyük zulüm değildir. Allah ekberdir; mahlükatla kıyaslanmayacak kadar büyüktür; ondan dolayı onun hakkı en büyüktür. Ve onun hakkına yapılan cinayet Allah'ın azametine nispeten en büyük cinayettir. Ondan dolayı kınananlar arasında, aşağılananlar arasında en fazla kınanmayı, aşağılanmayı, buğzedilmeyi hakkedenler müşriklerdir. Kişi Allah'ın azameti ne kadar iyi kavrasa, Allah'ın hakkına yapılan zulmü o kadar daha büyük görür:

" Rahmân çocuk edindi" dediler. Hakikaten siz, pek çirkin bir şey ortaya attınız. Bundan dolayı, neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp düşecektir! " - (19/88-90)

Allah'ın azametini idrak eden kişi en fazla şirkten iğrenir, ürperir, buğzeder; şirke dönmekten ateşe atılmaktan gibi korkar; şirk koşarak Allah'a sövenlere kendisine sövenlere buğzettiğinden daha fazla buğzeder ve kin duyar. Bunu zikretmemizin sebebi müşriklerin alçak olanlar arasında en alçak olduklarını anlatmaktır. Bundan sonra bunu ispatlayan delillere geçelim:

Alçaltma:

Allah'a ve Peygamberine karşı gelenler, işte onlar en aşağıların arasındadırlar. - ( Mücadele, 58/20 )

"Doğrusu Biz; insanı en güzel biçimde yarattık, Sonra onu, aşağıların aşağısına döndürdük. Yalnız iman edip salih amel işleyenler müstesna. Onlara kesintisiz mükafat vardır." - (95/4-6)

"Kitap ehlinden ve müşriklerden küfredenler, şüphesiz içinde temelli kalacakları cehennem ateşindedirler. İşte bunlar, yaratıkların en kötüsüdürler." - (98/6)

Buğz ve lanet:

"Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Müslümanlar için bekledikleri kötülük çemberi başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!" - (48/4-6)

"Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak!" - (67/7-8)

De ki: Allah'a ve peygambere itaat edin! Eğer aksine giderlerse, şüphe yok ki Allah kafirleri sevmez. - ( Al-i İmran, 3/32 )

"Muhakkak o kimseler ki, kâfir olmuşlardır. Onlara nidâ olunacaktır ki: «Muhakkak Allah'ın buğzu sizin kendi nefslerinize olan buğzunuzdan daha büyüktür. Çünkü siz imâna dâvet olunduğunuz zaman küfre devam ediyordunuz ... Bu şundan dolayıdır: tek Allah'a ibadet etmeye çağrıldınızda, kabul etmiyordunuz, ama (ibadete) şirk eklenirse iman ediyordunuz. Artık hüküm, pek yüce, pek büyük olan Allah'a aitir." - (40/10-12)

Uzaklaştırma:

"Artık uzak olsun, o alevli cehennemin ashabı!" - 67/11

" Allah müşriklerden uzaktır, rasulü de " - (9/3)

Allah azze ve celle kafirlerin misali olarak en kötü misal vermiş:

"Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca daha da sapıktırlar." - (25/44)

"Andolsun ki, cin ve insanlardan bir çoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, onunla gerçeği anlamazlar, gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır ama onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvan gibidirler, hatta daha şaşkındırlar. İşte o gafiller ancak bunlardır." - (7/179)

" Onun hali tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da yine dilini salar solur! İşte bu, tıpkı âyetlerimizi yalan sayan kimselerin misalidir. Sen olayı onlara anlat, olur ki düşünüp kendilerine çekidüzen verirler. " - ( 7/176 )

"O halde bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Ürkek yaban eşekleri gibi arslandan kaçmaktalar." - (74/49-51)

"Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu taşımayanların durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin haline benzer. Allah'ın ayetlerini yalanlayan topluluğun durumu ne çirkin!" - (62/5)

Kafirler pis ve murdardırlar:

"Ey iman edenler, müşrikler bir pislikten ibarettirler." - (9/28)

" Allah; murdarı (kafirleri) temizden ayırdetsin ve murdarı (kafirleri) birbiri üstüne koyup topunu birden yığsın da, cehenneme atsın diye. İşte onlar; hüsrana uğrayanların kendileridir. " - 8/37

"Müşrikler, kendilerinin kâfirliğine bizzat kendileri şahitlik ederlerken, Allah'ın mescitlerini imar etme selâhiyetleri yoktur. Onların bütün işleri boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedî kalacaklardır." - (9/17)

2 - Allah islamı ve müminleri yükseltmiş.

"Müşrikler istemeseler de; dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberlerini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur." - 61/9

"Eğer müminseniz, muhakkak üstün olan sizsiniz." - (3/139)

"Siz, insanlar(ın iyiliği) için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah'a iman edersiniz." - (3/110)

"Allah da müminlerin dostudur." - (3/68)

"Allah sakınanları şüphesiz sever." - (3/76)

" İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O'dur. Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.

(Bütün bu lütuflar) mümin erkeklerle mümin kadınları, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyması, onların günahlarını örtmesi içindir. İşte bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.

(Bir de bunlar) Allah hakkında kötü zanda bulunan münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir. Müslümanlar için bekledikleri kötülük çemberi başlarına gelsin! Allah onlara gazap etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir! " - (48/4-6)

3 - Vela-Bera'nın Genel Tanımı:

Evet Allah bir yandan kafirleri aşağılamış, onların makamlarını indirmiş; öte yandan Allah müminleri övmüş ve onları yükseltmiştir. Böylece Allah bir FARK ortaya koymuş. Öyle bir fark ki üst tarafta müslümanlar var ve alt tarafta kafirler; ve bu iki taraf üst yukarıya ve alt aşağıya olmak üzere birbirinden uzaklaşıyor ve büyüyor:

 
Allah mümin ile kafir arasında bu farkı koymuşken bu farkı azaltıcı herhangi hareket yapmak vela-beradır (kafirlere vela, müslümanlara beradır). Amel ne kadar önemsiz görünürse görünsün bu farkı azaltma mahiyetinde olursa bu amel kafirlere vela olur. Bu tanım velanın bütün çeşitlerini kapsayacak genişliktedir ki ilerde velanın bütün çeşitlerini inşaAllah bu tanım çerçevesinde tasnif etmeye çalışacağız.

Bu tanım çok kapsayıcı ve geniş olduğu için sadece kafirlerle değil müslümanlarla ilişkileri de içine almaktadır. Şöyleki: Üst tarafı yükseltici bir hareket yapmak, Allahın müminlere verdiği izzet, hak ve değeri, müminlere vermek müslümanlara yapılan veladır. Onları küçültmek, uzaklaştırmak, kafirlere tercih yapmak ise müslümanlara beradır. Ve tam tersine alt tarafı yükseltici bir hareket yapmak kafirlerle veladır. Alt tarafını alçaltmak ise kafirlerle beradır. Ve bunlar bir bütündür. Bizim yapmamız gereken üst tarafı yükseltmeye ve alt tarafı alçaltmaya çalışarak üst ve alt taraf arasındaki farkı yükseltmeye çalışmaktır. Bu farkı azaltıcı harhangi hareketten de sakınmaktır.

Vela'nın böyle bir tanımı aynı anda vela kelimesinin lügat manasıyla da örtüşüyor. Zira vela demek yakınlıktır, iç içe olmaktır.

4 - Müslümanların müşrikleri alçaltıp yükseltmemeleri gerekiyor, onları müslümanlarla eşit tutmamaları gerekiyor

"Muhammed, Allah'ın peygamberidir. Onun beraberindekiler ise, kafirlere karşı çok çetin, kendi aralarında son derece merhametlidirler." - 48/29

Ey peygamber; kafirler ve münafıklarla savaş, onlara karşı çetin ol. Onların varacağı yer cehennemdir. O, ne kötü dönüş yeridir. - 66/9

"Onlar isterler ki; sen yumuşak davranasın da kendileri de yumuşaklık göstersinler." - 68/9

"Allah, kâfirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez." - (4/141)

Allah'ın rızasına uyan kimse, Allah'ın hışmına uğrayan ve varacağı yer cehennem olan kimse gibi midir? Varış yeri olarak ne kötüdür orası! - 3/162

5 - Kafirleri yükselten; onlara izzet, şeref, kudret atfeden kafirlere vela yapmıştır.

"Derler ki: «Eğer Medine'ye döner gider isek elbette azîz olanlar, zelil olanları oradan çıkaracaklardır.» Halbuki izzet/üstünlük Allah'a mahsustur ve onun Rasulü ile mü'minlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler." - (63/8)

" Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı zelil, kâfirlere karşı da aziz/üstündürler " - 5/54

" Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele. Ki onlar müminlerin dışında kâfirleri veli ediniyorlar, onların yanında izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir. " - 4/139

" Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah'ındır " - 35/10

"İbrâhim ve onunla beraber olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kendi kavimlerine demişlerdi ki: 'Biz sizlerden ve Allah'ın dışında tapmakta olduklarınızdan berîyiz (gerçekten uzağız). Sizi (artık) tanımayıp inkâr ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedî bir düşmanlık ve bir kin başgöstermiştir..." - 60/4

"Size ne oldu da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı etmiştir (küfürlerine döndürmüştür). Allah'ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz?" - (4/88)

Normalde Ebu Musa, yaptığı işi velayetle bağlantılandıramamaktadır: diyor ki:

"Ben onu veli edinmiyorumki - (beyhaki); Onun yazı işlerinde çalışması benim içindir, dini de kendisine aittir." Fakat Ömer vela konusundaki yüce anlayışıyla Ebu Musa'ya yaptığı işin velayla bağlantısını açıklıyor. Madem ki vela - Allah kafirleri küçültmüşken, onları daha yüksek seviyelere getirmekse, katip olmak da bir nevi üstünlüktür, o zaman hristiyanları katip yapmak onların alçak seviyelerinden alıp, az da olsa biraz üste çıkarma olup veladır.

Bu dinden çıkarmayan küçük veladır; zira burada müslümanların üzerine üstünlük ve tasarruf verilmiyor. ama sonuçta müslümanlar ile kafir arasındaki fark azaltıldığı için sonuçta veladır. Şimdi ise nikah memurun durumunu düşünün: Orada memura verilen müslümanların üzerine tam bir tasarruftur, zira müslümanların üzerine nihai kararı o veriyor; aynen evlilikteki veli gibi, isterse evlendirir, isterse evlendirmez.

 

İDDİA: Nikahın  şartlarında     nikah  kıyanın    (memurunun)   müslüman   olması  diye  bir  delil var mı?

 

Geçtik muteber kitapları en basit mızraklı ilmihal tarzındaki kitaplarda bile nikahı kıyan kişinin müslüman olması gerekmez diye bir ibare getirebilir mi kimse? Bırakın mızraklı ilmihali belam deyip geçtiğimiz cami hocaları hatta müşrik avam tabakasındaki bir kişiye bile bunu söylense güler. eğer bu kişiler hala ısrar ediyorsa o zaman bunlara bu müşriklerin huzurunda nikah kıyacağına git kiliseye papaz nikahı kıy. en azından ehli kitaptır, desek kabul ederler mi acaba?

 

İDDİA: Nüfus  müdürünün  verdiği  kimliği  taşıyarak   vatandaşınım  demenin  bir  sakıncası  yoksa  ,  evlilik  cüzdanının da  yoktur  !!!!

 

Bu iki ayrı konu nasıl kıyaslanabilir? Vatandaşlık kavramında-vatandaşa sonradan yüklenen görevlerde değil- eğer küfür içeren bir şey varsa o kelimeyide kullanmak kimliğini de taşımak caiz olmaz böyle bir şey olduğu isbat edilsin kimliğimizi yırtarız. ancak şu var ki bu getirilen şey şeri delil değil sadece polemik.

 

İDDİA: Nikah  (belediye)  memuru  evlenmek  için  şart  değildir.  Hatta    dısarda   dini  nikah  kıyıp   giden  biri    sırf  resmi  olarak  kayıtlara  geçsin  diye   gider.   Yani  evlenip  evlenmemek   umurunda  değildir  ,  müslümana  göre  zaten  evlidir  o .  Resmiyette   de  evli  geçsin  ,  başım  belaya  girmesin    diye   belediye  nikahına  gider.  Nikah  memuru    da  resmiyette  ister  evli  diye geçsin  ister  evli  diye  geçirmesin    önemli  değildir  ,  o  zaten  önceden  nikah  kıymışsa  evlidir

 

Burada önemli olan senin daha önce evlenip evlenmediğin değil. Önemli olan senin şu pozisiyona girmendir: "Nikah memuru beni evlendirdi". Nikah memuruna göre sen evli değilsin, zinakarsın. Sen ne niyetle gidersen git bu işlemin adı "sıfırdan evlendirmedir". Resmi kayıtlara da bu şekilde geçer. Resmi kayıtlara şu geçmiyor: "Şu şahıs daha önce evliydi, nikah memuru da onları evlendirmedi, sadece var olan evliliği kaydetti.". Tersine senin oradaki pozisyonun: "sen evlenmedin, ve nikah memuru seni sıfırdan evlendiriyor, ki tasarruf ondadır, isterse evlendirir, isterse evlendirmez, yani ancak onun izniyle evlenebilirsin". Yani gerçek durum neydi daha önce evlendin mi önemli değil, önemli olan sen orada hangi pozisyona girdin. Ve bu pozisyonun anlamı: seni nikah memuruna veli yerine koydun, evlendirme yetkisini verdin" manasına geldiği için küfürdür. Sırf bu küfür pozisyonuna girmek küfürdür; daha önce ne yaptın (evlendin mi;) niyetim o değildi demen önemli değil. Mesela düşün ki kafirler seni puta saygı törenine çağırıyorlar. Puta saygı vaziyeti küfürdür, yani bu pozisyona girmek küfürdür. Ve niyet de seni kurtarmaz. Daha da anlaman için Muhammed bin Abdul-Vehhab'tan bir bölüm naklediyorum:

 

 

Tarık b. Şihab (r.a.)'dan Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Bir sinek yüzünden, adamın biri cennete, diğeri de cehenneme girdi." Sahabeler:

"Bu nasıl oldu, ey Allah'ın Rasulü?" dediler. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"İkisi beraber bir şehre uğradılar. Bu şehir halkının, oradan her geçenin mutlaka kurban takdim etmesi gereken bir putları vardı. Birine:

"Bir kurban takdim et!" dediler. O da:

"Takdim edecek hiçbir şeyim yok ki" dedi. Onlar:

"Hiç değilse bir sinek takdim et!" dediler. O da bir sinek takdim etti, yolunu açıp serbest bıraktılar. Bundan dolayı cehenneme girdi. Diğerine:

"Sen de takdim et!" dediler. O:

"Allah'tan başka hiçbir şeye sinek dahi takdim etmem." dedi. Boynunu vurdular, bu yüzden o da cennete girdi." (Ahmed b. Hanbel Kitabuz-zühd s: 15.)
İstifadeler:
9 - Sırf başkalarının kötülüklerinden korunmak için, Allah'tan başkasına, istemeyerek ve kıymetsiz bir hayvanı dahi olsa kurban etmek kişinin Cehenneme girmesine sebep olur. Bu da bize, insanlar tarafından hiç önemsenmeyecek bir varlıkla dahi olsa, Allah'a şirk koşmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu gösterir.
11- Cehenneme giren kişi bu olaydan önce müslümandı; çünkü, Rasulullah (s.a.v.) onun için,  "bir sinek yüzünden cehenneme girdi" buyurmuştur.

 

Kaynak: Muhammed bin abdul-Vehhab, Kitabut-tevhid

 


Muhammed bin Abdul-Vehhab'ın dediği gibi o kişi müslümandı, ve hiçbir şeyi Allah'tan başkasna kurban etmek istemiyordu, niyeti o değildi. Ama sırf onların kötülüklerinden korunmak için bu pozisyona girmiş. Sırf küfür pozisyonuna girdiği için cehennemi hakketmiş, ve niyeti onu kurtarmamıştır.

 

İDDİA :Nikah  memuru   yasal    kurallardan    dolayı   evlendirmiyorum dese de    o  müslümanlar   yasal  olmadan  evlenirler  ,  sadece    resmiyete  geçiremezler .   Sırf  bana  cüzdan  ver  dediği  için   veya    başvurusu  kabul  edilmediği   için  onu  otorite    sayarak  velayet  vermiş  değillerdir.  Bu  aynı   pasaport  almak  için  başvuran  bir şahsın  teklifinin kabul  edilmemesi  gibidir.    ister   verir  ister  vermez.  Veli  edinmiş  olunmaz . 
      Sırf  bu  sebebten  dolayı (resmen  evlendiler  diye )    kafir    olunmaz.  Zina  yapıyorlar  diye   suçlanıp    atılmaları  ve  toplum  önünde de  zinakarlıkla    suçlanmaları da  ayrı  bir  problem .  (kınayıcının  kınamasından    korkun  ,  tağutu  meşrulaştırın diyen  yok )

 

Yine meseleler birbirine karıştırılıyor: Bir işlemde iki kısım var:
1) İşlem için başvurmak
2) O işlemin kendisi, yani amelin kendisi.
Bunlar birbirinden farklı şeyler ve farklı platformlarda tartışılması gereken şeyler.
Ben evlendirme amelinin mahiyeti üzerine duruyorum. Başvurular ayrı olarak tartışılır. Eğer amelin kendisi küfür değilse onun için başvurmak küfür olmaz. Mesela diyelim devlet faizsiz borç veriyor veya bir hizmet. Bu hizmet için başvurmak sakıncasızdır, zira amelin kendisi, yani borç almak veya hizmet almak sakıncasızdır. Ve bu konuda başvurmak velayet değildir; onlar ister başvuruyu reddetsin, ister kabul etsin. Bunun sebebi şudur: kafirlerin tasarruf alanına giren şeyler vardır; girmeyen şeyler vardır. Kafirlerin tasarrufuna izin verilen şeylerde, onlara başvurulabilir, izin istenebilir. Kafirlerin tasarrufuna girmesi caiz olmayan şeyler içinse başvuruda bulunulamaz, zira bu alanlar kafirlerin yetkisi dahilinde değil. Mesela kafirlerin kendi malları, mülkleri onların tasarruf alanındadır, yani onların orada söz sahibi olmalarına rıza gösterilebilir. Fakat müslümanların kendi işleri, yani sırf müslümanları ilgilendiren meselelerdeki tasarruf yetkisi ancak başka müslümanlara aittir. Mesela namaz kıldırmak, emir olmak muslümanların tasarruf alanındadır, kafirler oraya kesinlikle giremez. Kim ki onlara bu tasarrufu verirse, sadece müslümanlara verilmesi gereken yetkiyi verirse onları veli edinmiş olur. Mesela iki müslüman arasında ihtilaf, veya bir müslüman ile bir kafir ihtilaf olduğunda hüküm vermek, hakemlik ve hakimlik yapmak ancak müslümanların yetkisidir. Her kim kafire bu yetkiyi verirse, onu veli edinmiş olur. Ama mesela kafirden borç almak için ona başvurmak veya onun himayesine sığınmak için başvurmak meselelerinde: para veya himaye verme kafirin mülkü olduğu için, onun tasarruf alanındadır, ve paranın nasıl kullanılacağına o hüküm verir. Biz başvurduğumuzda o isterse bize para verir, isterse vermez, para onun. Bize para verecek diye hüküm verdiğinde, müslümanların özel işleri, alanları hakkında hüküm vermiş olmaz, kendi para hakkında hüküm vermiş olur. Dolayısıyla bu velayet olmaz. Fakat evlendirme alanına gelince bu alan sırf müslümanları ilgilendiren bir alandır, ve müslümanların tasarrufu altındadır, kafirlerin orada bir işi yok, onların tasarrufuna izin verilemez. Fakat iki kafir evlenmek isterlerse, o alan kafirlerin alanı, orada onların tasarrufuna izin verilebilir.
Evlendirme yetkisinin ancak müslümanlara has bir şey olduğunu anladıysan bil ki artık ne bu amel kafire yaptırılabilir, ne de bu konuda ona başvurulabilir.
Hatta eğer ki yüzde yüz bilinse ki nikah memuru reddetmeyecek (hani dedik ya ister evlendirir, ister evlendirmez) yine hüküm değişmez. Zira amelin kendisi kafire yaptırılamaz. Yani bu yetki verilemez.

Anlaman için demokratik şekilde kanun çıkarma örneğini vereyim. Biz diyoruz ki islamın kanunları çıkarmamak küfürdür. Fakat eğer demokratik bir şekilde kanun çıkarıldığında bilnse ki yüzde yüz islami bir kanun çıkacak, yine bu şekilde kanun çıkarmak küfürdür. Çünkü kanun çıkarma yetkisi milletvekillerin (veya onların çoğunluğunun) değil; Allah'ındır. Onlar islami kanun çıkardıklarında islamın şeriati bunu gerektirdi, biz de zorunlu olarak bu kanunu çıkarttık demiyorlar. Onlar diyorlar ki bizim demokratik sistem buna karar verdi, dolayısıyla bu kanun çıkması zorunludur. Fakat buna karar veren şeriat değil, demokratik yöntemdi. İslami kanun çıktıysa da o demokrasinin tasarrufuyla, onun izniyle çıkmıştır.
Nikah memurunun durumu da aynen bunun gibidir: o ancak kendi kararıyla sizi evlendirir, islam şeriati bunu sahih saysın saymasın, onu ilgilendirmez. İslama göre belki zaten evliydiniz, ama o sizi sıfırdan evlendiriyor, kendi tasarrufuyla, kendi yetkiyle evlendiriyor. İşte böyle bir yetkiyi kafire vermek, onu veli edinmektir.

 

İDDİA: Evlilik cüzdanında küfür sözleri olduğunu ve bu haliyle nikah defteri almanın küfür olduğunu kabul ediyoruz. Fakat aynı senet ve diğer sözleşmelerde olduğu gibi oradaki kafirlerin velayetini ifade eden küfür sözlerini –mesela evlendiren memur, şahitler vb- tahrif etsek veya bir yolunu bulup imzalamadan alsak neden küfür olsun? Veyahutta kendimiz hiçbir işleme karışmadan bir yakınımız bize defter çıkartsa veya nikah memuru bir tanıdığımız hediye etse bunun neresi küfürdür?

 

Bu iddiayı ortaya atanların resmi nikah meselesinin aslını kavramadıkları anlaşılıyor. Zira burada müslümanların takılması gereken konu bir defter veya kağıt parçası değildir. Bizatihi yapılan işlemin kendisinde küfür sözkonusudur. Çünkü siz nikah defterini ne şekilde alırsanız alın; ister memurun huzurunda nikah kıyın, ister evrakları verip belediyedeki tanıdığınızdan çıkartın, isterse de bir akrabanız işlemleri halledip alsın veyahutta evraktaki ifadeleri tahrif edin; netice aynıdır. Siz kanunlar nezdinde artık evli sayılırsınız. Bunun taguti sistemin evlilik anlayışını kabul etme anlamına geleceği bir tarafa siz aldığınız cüzdandaki ibareleri tahrif etseniz dahi bilgisayarda, nüfus dairesindeki dosyada o belgenin aslı durmaktadır. Siz sonradan cüzdanı yırtsanız bile o asıl yerinde durur. Ve orada sizi evlendiren memurun ismi, şahitlerin isimleri vs olduğu yerde durmaktadır. 50 sene sonra da gitseniz sizi hangi kafir memurun evlendirdiğini (!) bulup çıkartmanız mümkündür.

 

Bu meseleyi senet vb mevzulara kıyas etmek yanlış olur. Çünkü senet veya sözleşme aslen küfür veya haram olan bir şey değildir. Sadece sözleşmedeki belki onlarca maddenin içinde bir veya iki tane küfür maddesi vardır. Onları kaldırdıktan sonra imzalamanın itikadi açıdan bir sakıncası olmaz. Fakat mesela mahkemeye başvurmak böyle değildir. Siz diyelim ki savcılığa başvuru yaptığınız dilekçedeki küfür ibarelerini silseniz veya değiştirseniz dahi yaptığınız işlem küfür olmaktan çıkmaz. Çünkü tağutun mahkemesine başvurmak bizatihi küfür olan bir ameldir. Resmi nikah da aynı şekildedir.

 

 

İDDİA: Nikah ibadet olursa o zaman evlilik cüzdanı çıkarmak küfür olur aksi halde olmaz. Eğer evlilik cüzdanına küfür diyenler olursa onlara deriz ki mademki nikah ibadet o zaman anne ve babası kafir olan müslümanlar veledi zina mıdır?Veya kafirlerin evlilikleri ibadetmi olur Oysa biz biliyoruzki onların ibadetleri gecersizdir.

 

Cevap: Bu görüşü ortaya atan kimseler gerçekten şüphe içinde bocalayan ve daha bir çok meseleyide kendi dünyasında cözemeyen kimselerdir. Bu kimselerden asla ilim alınmaz ve onların görüşlerinede itibar edilmez çünkü meseleye yaklaşım tarzının ilimle uzaktan yakından alakası yoktur.  Bu kişilere nikah dairesindeki törene katılmak neden küfür diye sorsan anlamlı ilmi bir açıklama getiremezler. Törende bulunan memurla diğer yerlerde bulunan memur arasında hüküm olarak hiçbir fark yoktur. Hatta köylerde bu işi muhtar yapar. İçinde bulunduğumuz toplum ne hikmetse kafir deyince köylerindeki muhtarın kafir olduğunu hiç düşünmezler sanki onda bir özellik varmış ve diğer kafirlerden farkı varmış gibi algılanır. Oysa kafir kafirdir kim olursa olsun. Mesela muhtar aslında asıl yetkili olan devlet başkanının temsilcisidir,o ne yaparsa emirle yapar aldığı yetkiyle yapar bir nevi en üst makamdaki kişinin vekilidir. Mesala kişilerin cüzdanını en yüksek yönetici verse hemen buna küfür derler fakat vekil olan muhtar verse küfür olup olmadığı konusunda şüpheye düşerler. Bu duruma düşülmesinin sebebi işte bazı kafirleri diğer kafirlerden farklı değerlendirmekten kaynaklanır. Eğer kişiler velayı çok iyi kavramış olsalar işte bazı konularda küfre düşmekten kurtulmuş olurlar. Müslüman yukardada anlattığımız gibi hiçbir zaman kafir birisini Müslümanların seviyesine çıkarmaz veya eşit tutmaz yada üste çıkarmaz. Bu cüzdanı çıkarmada ise memur üste yani nikahı kıyan konumda olmuş oluyor. Bu kafir memur imza atmadan veya tasdik etmeden evrak üzerinde Müslüman evlenmiş olmuyor. Bunu kabul etmek rıza göstermek işte kafirleri veli edinmektir.

 

Şimdi ibadet meselesine geleçek olursak aşağıda ibadetin tanımına bakarsanız orda bir çok amelin ibadet olarak tanımlandığını göreceksiniz. Öyle ameller vardırki onlar asla Allah’dan başkasına yapılamaz ve başkasıda senin yerine yapamaz ama öyle amellerde vardırki ibadet olmasına rağmen başkasıda senin yerine yapabilir.  Mesala kelimeyi tevhidin en alt mertebesi olduğu gibi en üst mertebeside vardır.  Yoldan insanlara eziyet veren şeyleri kaldırmak kelimeyi tevhidin gerekleridir ama kelimeyi tevhidin kendisidir denilemez.  Demekki ibadetin de çeşitleri var ve her ibadet aynı derecede değerlendirilemez dolayısı ile de kafirlerin evliliklerini ibadet olup olmadığını düşünmekten ziyade İslam hukukunda evliliklerinin geçerli sayıldığını bilmek yeterli olur.  Müslümanın evliliği bir nevi ibadettir ama bu ibadetin asla nikaha direk bir tesiri yoktur bu işte yoldan eziyet veren şeyleri kaldırmak veya müslümana tebessüm etmek gibi ibadettir.  Dolayısı ile Müslümanların kendi aralarında evliliği ister ibadet görelim isterse görmeyelim sonuç olarak bunun evlilik cüzdanı çıkarmaya direk bir tesiri olamaz. Burada bahsi geçen konu sadece müslümanların kendi haklarında kafire tasarruf hakkını verme meselesidir. Hiçbir zaman kafir birisi müslümanın nikahını kıyamaz ve müslümanların velisi olamaz. Kafirler birbirlerinin velisidir müslümanlarda birbirlerinin velisidir o yüzden kafirlerin velisi olan bir kafiri müslüman kendi evlilik akdinde yetkili kılaçak bir davranış sergileyemeyiz.

 

İbadet: Kelime anlamı itaat etmek, boyun eğmek, tapmak, kulluk etmek, küçüklüğünü kabul etmek demektir. Şer’i anlamı ise, Allah’ın sevdiği, emrettiği, kabul ettiği ve razı olduğu bütün gizli-açık amel ve sözler ibadettir. Bunlardan bazıları; iman, islam, ihsan, dua, korkmak, umut etmek, tevekkül etmek, ummak, gönülden saygı duymak, yönelmek, yardım istemek, sığınmak, yardımına çağırmak, kurban kesmek, adak adamak, ilah olarak yalnızca Allah’ı tanımak, Allah’ın hükmüne teslimiyet göstermek, Allah için sevip Allah için buğzetmek, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, tavaf etmek, tevbe-istiğfar etmek vs. dir.( muhammed b abdulvehhab=Tevhid kitabı)

 

Evlilik Bir İbadet midir?[1]

Şafiîlere göre evlilik alışveriş vb. gibi dünyevî amellerdendir, ibadet değildir. Kâfirin yaptığı evliliğin sahih olması buna delildir. Eğer ibadet olsaydı, kâfirin yaptığı evlilik sahih olmazdı. Evlilikten maksat nefsin şehvetini gidermektir. Oysa ibadet ile amel etmek ise Allah teâlâ için amel elmek demektir. Allah için amel etmek ise nefis için amel etmekten daha faziletlidir.

Bu görüş şu şekilde reddedilmiştir: İbadet olsa da kâfirin yaptığı evlilik dünyada hayatın devamına yaradığı için sahihtir. Zira mescit ve camilerin inşası bir Müslüman tarafından yapılırsa bu onun için bir ibadet sayılır. Kâfirin yapması ise ibadet sayılmaz. Ayrıca evliliğin ibadet oluşuna Rcsulullah (a.s.)'ın emri de delâlet etmektedir. İbadetin mahiyetine ilişkin bilgileri şeriat göstermektedir. İyi bir nesil yetiştirmek ve nefsi korumak gibi bir çok maslahatı kapsayıcı olması sebebiyle evlilik de ibadet kabilindendir. Evlilikle ilgili olarak Rcsulullah (a.s.) şöyle demiştir: "Birinizin hanımından yararlanmasında sadaka vardır."[2]

Şafiî'nin zikredilen bu delillerinin zayıflığından dolayı -kendisi de Şafii olmasına rağmen-İmam Nevevî şöyle demiştir: Nikâha ihtiyaç duymayan, mehir, giyim ve günlük nafaka gibi evlilik ihtiyaçlarına sahip bir kişi bu ibadeti yerine getirmiyorsa en sahih olan görüşe göre boş durmanın ve tembelliğin onu fuhuş yapmaya yöneltmemesi için evlenmesi, terket-mesinden daha faziletlidir. Nikâhın gereklerini yerine getirebilen ve ona ihtiyaç duyan kişiye nikâh müstehaptır. Eğer gereklerini yerine geliremiyorsa terketmesi müstehap olur. Bu vasıftaki kimse oruç tutarak şehvetini kırar. İhtiyaç duymuyor ve gereklerini de yerine getiremiyorsa ona mekruh olur. Aksi halde nikâha gücü yettiği için ona mekruh olmaz.

Zahirîler de şöyle demişlerdir: İtidal halinde ve evliliğin gereklerini yerine getirmeye muktedir olması durumunda evlenmek farzdır. Daha önce zikredilen ayetlerin zahiri buna delildir. "Hoşunuza giden -başka- kadınlardan nikahlayınız", "İçinizden bekârları evlendirin." Daha önce geçen hadîsler de bu durumda evliliğin farz olduğuna delâlet etmektedir. "Kim içinizden evlenmeye muktedir ise evlensin." Bu hadîste geçen "evlensin" emri vücup ifade eder, böylelikle evlilik vacip olur. Bu görüşe buradaki vücub'un mendup ve müstehap anlamında kullanıldığı şeklinde karşılık verilmiştir. "İkişer, üçer, dörder" ve "veya sahip olduğunuzla... ayetleri de buna delildir. Çünkü Rcsulullah (a.s.) da, evliliği herkese mecburî kıl-mamıştır.

Ahmed, İbni Ebî Şeybe ve İbni Abdîlbirr'in Akkâf b. Veda'a'dan rivayet ettiği hadîs de bu görüşü teyid etmektedir: "Hz. Rasul-i Ekrem (a.s.)'e geldiğinde Rasu-lullah ona sordu: -Ey Akkâf, karın var mı? Akkâf: Hayır, dedi. Hz. Peygamber: Cariyen de mi yok? dediğinde yine "Hayır" cevabını verdi. Rasulullah: -Peki sağlam ve varlıklı mısın? sorusuna: -Evet, Allah'a hamdolsun, cevabını alınca şöyle buyurdu: Öyleyse sen şeytanların kardeşlerindensin... Eğer Hristiyan rahiplerinden isen onlara git, eğer bizden isen yaptığımızı yap, çünkü sünnetlerimizden biri de nikâhtır. En şerli olanlarınız bekâr olanlarınızdır ve ölülerinizin en rezili bekâr olanlarınızdır."[3] Aynca evliliğin bir kişiye vacip olması halinde bütün insanlara vacip olmasının gerekmediği şeklinde karşı görüşler ileri sürülmüştür. Çünkü vacip olmasının sebebi o kişi hakkında söz konusudur. Diğer insanlar bunun dışındadır.

DİNÎ NİKÂH ve BELEDİYE NİKÂHI[4]

Belediye nikâhı bugünkü haliyle dinî nikâh yerine geçemez. Resmî muamelenin dışında dinî şartlan haiz bir nikâha behemehal ihtiyaç vardır. Ve İslâm'a inananlar için zarurîdir. Çünkü evvelâ bütün beşerî nizamlar, evlenme akdini dinî vasıftan tecrid etmektedir. İslâm şeriati nazarında ise, nikâh akti. dinî meselelerdendir. Yani bu akide cevaz veren, ona şartlar ve esaslar getiren ve aynı zamanda onu teşvik eden dindir.

Âyet ve hadisler bu hususun cerhedilmez şa-hidleridir. Sûrei Nisâ'nın üçüncü âyet-i celile-sinde;

"Sizin için helal olan kadınlardan evlenin"

buyurulur.

Buharî ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de:

"Ey gençler hanginizin gücü yetiyorsa evlensin..." buyurulur.

Hatta bu akit, İmamı Şafiî Hazretleri nezdinde ibadet manasını taşıyan bir akittir.

 

Velhasıl nikâhın dini bir akit olmasında ittifak vardır. Oysa ki, laik evlendirme müessesesinde hakim olan beşerî nizam, diğer beşerî nizamlar gibi nikâhı dinî atmosferden tamamen sıyırmaktadır.

İlgililer de bunun farkına varmalıdırlar ki, resmî nikâhtan sonra dinî nikâhınicra edilmesini de yasaklamamışlardır.

Bir düşünelim; bu müessese laik bir müessesedir, elbette laik müessese~kendi tasarruflarını din namına ve dinî bir hava içersinde yapmaz. Aksi halde laiklik vasfını kaybeder. Hatta anayasanın 19. maddesine de aykırı hareket etmiş olur. Buraya kadar bir...

İkincisi; aktin sıhhati için dinen muteber olan şartlar, bizdeki belediye nikahında dikkate alınmamıştır. Meselâ İslâm dininde süt kardeşleri birbirleriyle evlenemezler. Sûrei Nisâ'nın 23. âyet-i celilesinde:

"Sizi emziren süt anneleriniz, süt hemşireleriniz size haram edildi" buyurulur.

Buharî ve Müslim'deki bir hadis-i şerif ise şöyledir:

"Nesep cihetinden haram olan süt cihetin* den de haram olur"

Müslüman bir kadın, gayr-i müslim bir erkekle evlenemez. Bakara sûresinin 221. âyet-i kerimesinde şöyle buyurulur:

“Müşrik erkeklere Mü'min kadınları evlendirmeyin.”

"Mü'min kadınlar, kâfir erkeklere helâl değildir. Onlar da bunlara helâl olmazlar"

(Mümtehine-10).

Durum, dinî hukukta böyle iken, belediye evlendirme dairesi, hiç bir beis görmeden süt kardeşlerini birbiriyle ve Müslüman bir kadını da kendi rızasıyla gayr-i müslim bir erkekle evlendi-rebilir. Çünkü medenî kanun aksi görüşü benimsemektedir... Belediye evlendirme dairesi de medenî kanunun tatbikçisidir.

Dört büyük müctehidin dinden edindikleri kanaate göre, erkek olmadan sadece kadınlar nikâh şahidi olamazlar. Bin tane kadın olsa bile İslâm'da hüküm böyledir. Evlendirme memuru da bu şartı arar mı? Şüphesiz ki aramaz, salondakiler sadece kadınlar da olsa yine nikâhı kıyar.

Ayrıca İslâm şeriatince nikâhın diğer bir şartı olan "mazi sigası"da dikkate alınmamıştır.

Evet, ya "icap" ve "kabul" her ikisi de mazi olacak veyahut da bunlardan birisi... Oysa ki evlendirme memuru "Ben sizi karı-koca ilan ediyorum. Kabul ediyor musunuz?" diye sorunca eşler, "Kabul ediyoruz" diye cevap verirler.

Halbuki "Kabul ediyoruz" ile akit kesinleşmiyor

Ve noktalanmıyor. (Bak, Fethu'l Kadir, İhtiyar, Mülteka ve saire...)

Şimdi yukarda yaptığımız alıntılarda nikah ibadet değildir, diyen görüşün zayıf bir görüş olduğu belli olmaktadır. Hatta bu görüşün İmam şafiye veya başka bir imama ait olup olmadığı dahi tartışmalıdır. Zira Zuhayli bu görüşü İmam Şafiye nisbet ederken herhangi bir kaynak vermemektedir ve ayrıca Şafiilerden İmam Nevevi’den bunun tam zıttı bir nakil yapmaktadır. Sadreddin Yüksel ise yine kaynak vermeden İmam Şafii’den nikahın dini bir akit olduğunu rivayet etmektedir. Hatta bu konuda ittifak olduğunu ileri sürmektedir. Kendisi her ne kadar sofi itikadına sahip olsa da fıkhen Şafii mezhebiyle amel etmektedir ve tedrisatını Şafii fıkhına göre tamamlamıştır. Dolayısıyla Şafii fıkhını iyi bildiği kanaatindeyiz.

Netice itibariyle nikahın ibadet değil de muamelat nevinden bir akit olduğu görüşü azınlıkta kalan bir görüştür ve cumhurun görüşü tam aksini ifade etmektedir. Şimdi resmi nikahın küfür olmadığı görüşünü nikahın ibadet olmadığı kanaatine dayandıran kimseler aynı zamanda “Resmi nikah İmam Şafi dışındaki cumhura göre küfürdür” demiş olmuyorlar mı? Yani bunlar kendi teorileri çerçevesinde cumhura göre küfür olan bir şeyi yapmakta veya yapılabileceğini iddia etmektedirler. Ayrıca bu arkadaşlar başka konularda da yaptıkları gibi sanki nikah ibadettir görüşü çok şazz bir görüşmüş hatta aslolan nikah ibadet değildir görüşüymüş onun haricindeki görüşler batıl hatta hiç yokmuş gibi davranmakta ve taraftarlarına olayı bu şekilde lanse etmektedirler. Bu tavrın ne ilmi ne ahlaki bir izahının olmadığı ortadadır. Bütün bunları anlatmamızın gayesi bu iddia sahiplerinin kendi içindeki tutarsızlığını ortaya sermektir. Yoksa yukarda da söylediğimiz gibi biz resmi nikah küfürdür görüşünü kesinlikle nikah ibadettir hükmüne dayandırıyor değiliz. Bunlar Müslüman, kafire ibadet konusunda yetki veremez fakat başka konularda yetki verebilir, diye mi iddia etmektedir? Eğer böyle iddia ediyorlarsa kendi şeri nikahlarını neden kafirlere kıydırmıyorlar hatta o konuda kafirleri şahit edinmiyorlar?

Bütün bunlar gösteriyor ki belediye nikahı konusundaki bazılarında görülen gevşeklik başka konulardaki hastalıklardan kaynaklanmaktadır.  Bu hastalıklardan birine yukarda temas edildi ki bu vela-bera meselesini tam olarak anlayamamaktan kaynaklanan bir hastalıktır. Fakat onun da ötesinde anladığımız kadarıyla bu resmi nikah muamelesi sadece prosedür gereği yapılan bir iş olarak görülmekte ve dolayısıyla nikah defterinde bazı küfür sözleri olsa bile bunlara prosedür gereği rıza gösterildiği için fazla önemsenmemektedir. Bu da geçmişteki ve günümüzdeki aşırı mürcie’nin savunduğu ve günümüzde en yaygın görüş olan “kalben iman ettikten sonra dille ve amelle yapılan küfür fiillerinin imanı bozmayacağı” kanaatinin kendisini tevhide nisbet eden topluluklarda halen etkisini sürdürdüğünü gösterir. Her ne kadar bu kişiler bu gulatı mürcie fikriyatını reddettiklerini söyleseler de bu vb konularda gevşeklik göstermelerinin başka bir izahını biz bulamıyoruz. Halbuki her muvahhid mümin bilir ki bir amel küfürse ister prosedür icabı yapılsın ister şaka ister ciddi yapılsın isterse de sırf tiyatro, mizansen olarak yapılsın hükmü aynıdır değişmez.

Sonuç olarak evlilik cüzdanı çıkarma olayı tamamen kafirleri veli edinme ile alakalı bir ameldir ve hükmü küfürdür.

 



[1] İslam fıkhı ansiklopedisi, Vehbe Zuhayli, cilt 9,30-33, Risale yay., 1994

[2] Müslim'de bulunan Ebu Zerr'in hadîsinden alınmıştır.

 

[3] Heysemî, içinde ismi söylenmeyen bir ravi bulunduğunu, diğer ravilerin ise güvenilir olduğunu söylemiştir.

[4] (Sadreddin yüksel, İslami Araştırmalar, sf. 273-275, Madve yay. Nisan 1992)

 
  Toplam 94467 ziyaretçi (188370 klik) kişi burdaydı!  
 
Onların Allah'ı bırakıp da tapdıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefâat edebilir. Zuhruf 86 Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol